reklam 1

film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Nisan 2010 Pazartesi

Fidel’in Yüzünden, Julie Gavras


2006 yapımı “Fidel’in Yüzünden” Fransız-İtalyan ortak çalışması. Ünlü yönetmen Costa Gavras’ın kızı Julie Gavras, ilk filminde, arkadaşı Domitilla Calamai’nin aynı isimli romanını sinemaya aktarmış. Julie Depardieu ve Stefano Accorsi’nin de rol aldığı filmin başarısında, binlerce aday arasından seçilen ve sergiledikleri oyunculukla hayranlık uyandıran Nina Kervel-Bey (Anna) ve Benjamin Feuillet’in de(François) büyük payı var.

70’li yıllarda Fransa’da geçen hikâye, dönemin politik ve sosyal hareketlerin ortasında kalan, sekiz yaşındaki Anna’nın yaşadığı değişimi anlatıyor.

Katolik eğitimi alan ve burjuva standartlarıyla büyüyen Anna, anne ve babasının komünist olmasıyla başlayan yeni yaşantısını anlamaya çalışırken alışkanlıklarına veda etmek, doğru bildiklerini yeniden sorgulamak ve yeni yeni kavramlar öğrenmek zorunda kalıyor.

Mickey Mouse ve Pamuk Prenses faşist mi, din derslerine girmeli mi girmemeli mi, topluluk ruhuyla koyun davranışının farkı ne, kürtaj ne demek, komünistler kim, iyi olan Allende miydi, Franco mu, kim nükleer savaş istiyor, itaat mi özgürlük mü, bazı şeyler gizli mi kalmalı yoksa her şey konuşmalı mı, zenginlikler bölüşülmeli mi, bire alıp beşe satmak kötü müdür? Ve başka başka sorular Anna’nın aklını karıştırıyor, düzenli hayatını değiştirmek zorunda kalmak onu kızdırıyor.


Anna, tutunacak bir şeyler aramaktadır ama etrafındaki insanların farklı yorumları işini hiç de kolaylaştırmaz. Anneannesi ve dedesi, anne ve babasından farklı düşüncelere sahiptir. Ailedeki politik değişimi de yansıtan dadıları, birbirinden çok farklıdır; İlki, ülkesi, Küba’dan ayrılmak zorunda kalmasından dolayı Fidel’i ve komünistleri suçlarken, ikinci dadısı Yunanistan’dan ve üçüncüsü de Vietnam’dan, komünist oldukları için kaçmak zorunda kalan kadınlardır. Dünyanın oluşumu gibi temel bir konu hakkında bile okuldaki öğretmenleri de dahil herkesin farklı bir hikâyesi vardır. Kim haklıdır, doğruyu kim söylemektedir ?

Peki 68 hareketine katılmayan babası neden şimdi Şili'ye destek vermektedir? Daha önce yanılmış mıdır ya da bu kez yanılmadığını, değiştirilmesi gereken şeyler olduğunu nereden bilmekte ve bildiklerinin doğruluğundan nasıl emin olmaktadır?

Yetişkinler olarak, kendimize sıkça sormaya ihtiyaç duyduğumuz bir soru sayılmaz bu son cümle. Büyük ihtimalle bir çoğumuz, Anna gibi alışkanlıklar üzerine kurduğumuz dünyamız yıkılsa ve hatta işin acı tarafı, kocaman insanlar olarak, Anna’nın babasının yaşadığı gibi bizi etkileyen bir olay karşısında hayatımızı değiştirmeye karar versek dahi bu soruyu sorma gereği duymayacağız.

6 Nisan 2010 Salı

"Korkularımız Aklımızı Boğar"


Film izlemek böyle sıcak, pırıl pırıl bir günde yapılacak en kötü uğraş olsa da bu film, güzel havada evde oturmanın getirdiği suçluluk duygusunu kolayca sildi. Atmosferi ve oyuncuları çok etkileyiciydi, sadece Almanca çekilseydi-bu kadar çok insanı Almanca konuşturmak sanırım zor olurdu- daha vurucu olacağını düşündüğüm, 2003 yılı yapımı “Hitler, The Rise Of Evil”in yeniden hatırlanması gereken yılları ve karakterleri başarıyla yansıttığını, özellikle de bir türlü anlayamadığım "insanlar nasıl olmuş da böyle bir delinin peşinden  gitmişler" sorunun cevabını açıkça verdiğini söyleyebilirim.  

Film, Edmund Burke’ın “Şeytanın zaferi için gerekli olan tek şey iyi insanların hiçbir şey yapmamasıdır” sözleriyle başlıyor. Sahneler ilerledikçe cümlenin gerçekliğine her an daha fazla tanık oluyorsunuz.

Adolf Hitler’in çocukluk yılları, gelecek pek çok şeyin habercisi niteliğinde. Babası, ki aynı zamanda büyük amcasıdır, o daha çocukken ölür ve zaten nefret ettiği babasının ölümü etkilemez Adolf’u. Annesi hastalandığında, onu kariyerine engel olmaya çalışmakla suçlar. Ressam olmak istemektedir ama sanat okuluna yaptığı başvurular “çizdiği insanlar binalara benzediği, içlerinde yaşam olmadığı” için reddedilir. Babasından miras kalan parayı almak için biraz beklemesi gerekiyordur bu arada sokaklarda yatar, aç gezer, çalışmayı düşünmemesine rağmen içinde bulunduğu durumdan yahudileri sorumlu tutar. 1914’de Birinci Dünya savaşına katılır. Er olarak girdiği orduda onbaşılığa terfi eder, zorla bir madalya sahibi olur.

Savaş bittiğinde Adolf kendisine teklif edilen görevi kabul eder. Sayıları artmaya başlayan siyasi grupların arasına karışarak muhbirlik yapacaktır. Alman işçi partisinin toplantısına katılır ve onların söylemlerini yetersiz bulup yaptığı çıkışla dikkati çeker. İlk konuşmasını 1919’da yapar. Dinleyici kitlesi sürekli büyümektedir. Milliyetçi söylemleri, yahudi ve komünist düşmanlığıyla yeni taraftarlar kazanır.

İşlenmemiş bir elmas olarak tanımlanan Hitler, demokrasiye inanmayan ve Almanların liderlikle yönetilmesi gerektiğini düşünen, lider olacak kişinin de kendileri tarafından kolayca idare edilecek biri olmasını tercih eden para babaları tarafından desteklenir. Böylece askeri birlik kurar hemen ardından da parti liderliğini ele geçirir.

Daha sonra tehlikeyi görüp muhalif yazılar yazacak gazeteci Fritz Gerlich’in bile başlangıçta ilgisini çeker. Adof Hitler, insanlarda yeni bir umut yaratmıştır, iyi bir gelecek umudu ama kısa süre içinde kendini göstermeye başlayan şiddet geleceğin öyle sanıldığı gibi refah ve huzur vaadetmediğinin belirtisidir.

Başarısız darbe girişiminden sonra yüksek ihanetle suçlanan Hitler’in mahkeme salonundaki konuşması hakimi bile etkiler. Yargılanmasının ardından bir süre hapis hayatı yaşar ama rahatı yerinde olan Adolf bu süreyi kendi hayat hikâyesini yazmak için kullanır, tabiki oldukça değiştirerek. Beş yıllık hapis cezası dokuz ay sonra şartlı tahliye ile son bulur.

Filmin ikinci kısmında politikanın ne menem bir şey olduğu, çıkar ilişkileri, olmazsa tehditle kurulan düzenin nasıl işlediği gözler önüne seriliyor. Nazi gazetesi çıkararak halkı kendi saflarına çekmeye çalışan Hitler, muhalif gazeteleri de susturur. Gazeteci Fritz'e göre depresyona gireceği haberleri, gerçekleri, bir şey yapmalarını gerektirecek olayları duymak istemeyen halk, gazetelerde yayımlanan saçma sapan haberlerle oyalanmaktadır. Hitler, yayınları ve konuşmalarıyla insanlara boş umutlar dağıtmaya, onları uyutmaya devam ederken yahudilere ve muhaliflere yapılan baskı ve şiddet giderek artar. Nazi'ler 1930’ da seçimlere katılarak mecliste 107 sandalye kazanır. Kısa süre içinde, kuralları ve insanları kendi yararına kullanan Hitler, politik oyunlarla hem mecliste çoğunluğu hem de şansölyeliği elde eder.


Şiddeti haklı kılma niyetiyle meclis binasını yaktırmasından hemen sonra demokrasiye saldırı olduğu gerekçesiyle kişisel özgürlük haklarının, konuşma yapmak, toplantı, dernek ve basın özgürlüklerinin geçici süreyle askıya alındığını, telefon ve posta hizmetlerinde gizlilik haklarının kaldırıldığını, bundan sonra tüm yasamanın hükümet tarafından yapılacağını, anayasal değişiklik yapma hakkına hükümetin sahip olduğunu bildiren konuşmasını yapar.

Hitler artık durdurulamayacak bir noktaya ulaşmıştır. Hükmü altına alamadığı eski yandaşlarını birer birer öldürür, kendisi için tehdit oluşturanları, haklarında suçlama bile yapmadan hapishanede tutar, bunun tepki çekmesi üzerineyse toplama kamplarına gönderip onları yok eder ve 30 Nisan 1945’de Berlin’de intihar edinceye kadar milyonlarca insanın ölümüne neden olur.

Açlıkla yüz yüze gelmiş ya da getirilmiş umutsuz halkın ve sadece kazanacakları parayla, çıkarlarını düşünen zenginlerin, gerçeklere gözlerini böylesine kapatması; başlangıçta piyon olarak gördükleri bir adamın, hayata geçmesi imkansız sanıldığından ciddiye alınmayan fikirlerinin, elli milyondan fazla insanın ölümüne neden olması akıl alır gibi görünmese de olabiliyormuş demek ki. Gazeteci Fritz’in de söylediği gibi "hiçbir şey yapmayarak yapabileceklerinin en kötüsünü yapan" sade insanların omuzlarında göz göre göre yükselmiş yüzyılın en acımasız katili.

 “Hitler, Kötülüğün Yükselişi” tarih tekerrürden ibarettir uyarısı yapan başarılı, izlenmeye değer bir film olmuş.

31 Mart 2010 Çarşamba

BON APPÉTİT, Julia Child



Mutfağa girip pasta ve yemek denemelerime yeniden başlamak için sabahı beklemem gerek zira saat şu anda 00.48. Gerçi benim için fark etmez ama ev halkını isyan ettirmemem gerek, o yüzden geceyi, sessiz sedasız çilekli pasta hayalleri kurarak ve izlediğim filmden bahsederek geçirip, yemek yapma iştahımı sabaha bırakmak en iyisi.

Julie and Julia” iki gerçek hayatın hikâyesi. Meryl Streep (Julia Child) ve Amy Adams (Julie Powell) başrollerde, yönetmen Nora Ephron.

Amerikalıların yemek zevkine yeni bir anlayış getiren Julia Child, 1950’ lerde kadınlar için zor olan şeyi, kariyer sahibi olmayı başarıyor, Julie Powell’ sa onu izleyerek hem mecazi hem de gerçek anlamda kendi hayatını yazıyor. Film, 2003 yılında yolları bir anlamda kesişen bu iki kadının hikâyesini paralel bir kurguyla anlatıyor.



Julia Child, kocasının elçilikteki görevi nedeniyle 1949’ da Fransa’ya gidiyor. Daha önce çalıştığı memuriyete dönmek istemediğinden, şapka yapımı, briç dersleri gibi başarısız birkaç hobi bulma girişiminden sonra gerçekten sevdiği tek işle yani aşçılıkla uğraşmaya, Fransız yemeklerini öğrenmeye karar veriyor.

Julie Powell ise 11 Eylül saldırısından sonra mağdurlara yardım etmek için kurulan büroda çalışırken, arkadaşının yazdığı makalede kayıp neslin örneklerinden biri olarak lanse edildikten sonra en sevdiği iki işi, yazarlığı ve aşçılığı bir araya getirerek blog yazmaya karar veriyor, tabiki hayran olduğu Julia Child’ın, Amerikalı'lar için hazırladığı Fransız yemek tariflerinden oluşan kitabını izleyerek. Amacı 365 günde 542 yemek tarifini denemek ve Julia'nın iddia ettiği gibi Amerikalı sıradan ev kadınlarının da bu yemekleri yapabileceğini kanıtlamak.  

Aynı zevki paylaştığım kadın karakterlerin, yemek yapmak gibi basit görünen bir işe tutkuyla sarılarak kendi yollarını çizdiği filmde, özellikle ilgimi çeken Julie’nin arkadaşlarıyla yemeğe daha doğrusu salataya çıktığı, sahne oldu. Hala öyle midir bilmiyorum ama bir zamanlar ülkemizde de öğle yemeklerinde salata “atıştırırken” dedikodu yapmak plaza çalışanları arasında pek modaydı. Hatırladıkça hala ürperdiğim sahneye filmde rastladığımda yediklerimizle, kişiliğimiz arasındaki ilişkinin tahmin ettiğimden de yakın olabileceğini düşündüm. Mutlu, sakin, olumlu, Julia Child gibi hayattan zevk alan biri olabilmek sanırım yemek tercihimizle yakından ilgili ve muhtemelen şekeri, yağı, tuzu, unu kesmeden, onun gibi uzun ve sağlıklı bir yaşam sürmenin yolu da tatsız tuzsuz insanlarla yenen, tatsız tuzsuz salatalardan değil, lezzetli yemeklerden, zevk aldığın işi yapmaktan ve sevdiğin insanlarla birlikte olmaktan geçiyor.

Modernizme ve kapitalist yaşam biçimimize yemek üzerinden getirdiği eleştiri, "Julie ve Julia" nın artılarından sadece biri. Filmin başarılı oyuncularını, konusunu ve kurgusunu da çok sevdim. Tüm bunlar birleşince, yemek yapmanın iyileştirici gücünü, sıkıntılı zamanlarda zor tarifleri denemenin ya da yeni keşiflere girişmenin faydasını test edip onaylamış biri olarak filmle derin bağlar kurmam çok kolay oldu. Bende, insanlık denen kavramdan gittikçe uzaklaştığımı farkedip bir türlü sevemediğim işimden ayrıldığımdan beri ne istediğimi bulmaya çalışarak hayli vakit geçirdim ve hala geçiriyorum. Bunların arasında en tazesi blog yazmak olsa da yıllardır hayatımda hiç değişmeyen üç uğraş oldu: fotograf çekmek, okumak ve yemek yapmak. Belki gün gelir bende ikisini, üçünü birleştirmeyi beceririm kim bilir?

Not: Julie Powell’ın yazmaya devam ettiği bloguna
http://juliepowell.blogspot.com/
Julia Child’ın yemek tariflerine
ise http://www.pbs.org/juliachild/  adreslerinden ulaşılabiliyor.

27 Mart 2010 Cumartesi

“Seni Affetmemin Sebebi Kusursuz Olmayışın"

Öncelikle şunu söyleyeyim öyle her filmde ağlayan sulugöz biri değilimdir, en azından gözlerimden fışkırmaya hazırlanan suları tam vaktinde durdurma konusunda başarılı olduğuma inanırım. Ama bu kez hiç beklemediğim bir anda, ben ne olduğunu, niye olduğunu bile anlamadan şapır şapır akmaya başladılar. İzlediğim filmin adı “Mary ve Max”, Avustralya yapımı bir animasyon, yönetmeni ve senaristi Adam Elliot.

 Yıl 1976, Mary henüz sekiz yaşında. Biraz garip tipler olan anne-babasıyla Avustralya’da küçük bir kasabada yaşıyor. Çamur rengi gözleri ve alnında kaka renginde bir doğum lekesi var. En sevdiği çay Earl Grey, bir gün Earl Grey adında biriyle evlenip İskoçya’da, bir şatoda yaşamayı hayal ediyor.

Max ise kırk dört yaşında, New York’ da yaşıyor. “İsimsiz Obezler” toplantılarına katılıyor ama en sevdiği yiyecek çikolata olduğundan zayıflaması konusunda pek ümit yok gibi görünüyor.

Mary’nin telefon rehberinden seçtiği bir isme mektup yazarak Amerika’da bebeklerin nereden geldiğini sormaya karar vermesiyle başlayan mektup arkadaşlıkları çok uzun yıllar boyunca devam ediyor. Farklı kıtalarda yaşayan, aralarında epeyce yaş farkı bulunan Mary ve Max’in birçok ortak yanları olduğunu görüyoruz. Mesela, nedenleri farklı olsa da her ikiside çizgi film karakterleri olan Noblet’leri izlemeyi çok seviyor ve her ikiside çok yalnız.


Mary’nin masumca sorularla dolu mektupları Max’in hayatını biraz zorlaştırıyor, sekiz yaşındaki kızın sorduğu sorulara elinden geldiğince cevap vermeye çalışan Max, aldığı her mektuptan sonra kriz geçiriyor. Özellikle de aşkın ne olduğunu anlatması istendiğinde. Aşk gibi mantıksal açıklaması oldukça zor bir kavramla karşılaştığında, konu hakkında hiçbir tecrübesi olmayan Max uzun süre kendine gelemiyor.


Dünyayı fena halde karışık ve düzensiz bulan Max’in zihni mantıksal dizgelerle çalışıyor, insanları anlaşılmaz buluyor, yasakların neden sürekli çiğnendiğini anlayamıyor, düzenli hayatının akışını bozan olaylar karşısında panik atak geçiyor, duygularını ifade etmekte zorlanıyor, empati kuramıyor.

Kısacası, Max’de asperger sendromu var. Kendisini “rahatsız, hasarlı ve tedaviye muhtaç” görmese de “normal” insanların arasında yaşamak onun için hiç de kolay değil. Diğer tarafta ise Mary büyümenin zorluklarını aşmaya çalışırken, bilinmeyene doğru yaptığı yürüyüşte ailesinden çok Max’den destek görüyor.


 “Mary ve Max”  izlemeye değer, çok hoş, duygusal ve aynı zamanda eğlenceli, ironilerle dolu, gerçek bir dostluk ve yaşam hikâyesi.

19 Mart 2010 Cuma

“Fotoğraf Hiçbir Şeydir, Beni İlgilendiren Hayat....”

Efsanevi fotografçı Henri Cartier-Bresson’ın sarf ettiği bu sözleri günümüz pro-amatör fotografçılarından kaçının benimseyip arkasında duracağını düşünüyordum. Her gün istesek de istemesek de gözümüzün önünden geçen, zorunlu tanıklık ettiğimiz gürüntüleri akla getirince, Bresson’un cümlesinin üzerinden yüzyıllar geçmese de bizim hem fotografa hem de hayata bakışımızın o günden bugüne çok hızlı bir dönüşüm geçirdiğini fark etmemek, nereye gidiyoruz diye düşünmemek mümkün değil sanki. Dijital makinelerle birlikte, yaşlı teyzenin yüzündeki kırışıklıkların netliğinde ya da pencereden sarkan çocuğun teknik destekle dramatize edilmiş kocaman gözlerinde arıyoruz artık yakalanan anın birkaç milyon pikselin içine hapsedilmiş büyüsünü, anlamını ya da her ne diye adlandırıyorsak onu. Kapıdan çıkarken makineyi boynumuza asıp beyoğlu, eminönü, dere, tepe düz gidip sonra bilgisayarın başında yüz, iki yüz belki de binlerce görüntü arasından seçtiklerimizi photoshop’la yeniden yaratırken, bazen göz alıcı kırmızılar, içinde boğulmak isteyeceğimiz maviler bazen de nostaljik siyah-beyaz an’lar organize ederken hep ıskaladığımız, unuttuğumuz bir şey var gibi ...