15 Ekim 2017 Pazar

Mutfaktaki Tarifbaz; Julian Barnes

Mutfaktaki Tarifbaz; Julian Barnes

Mutfaktan pek çıkmayan, çıktığı zamanlar da yemek programları izleyip yemek fotoğraflarına bakarak zaman geçiren birisi olduğumdan blogu açarken tarif yazmanın ne derece zor olabileceğini pek düşünmemiştim. Kendim için bir şeyler pişirirken - yazarın tersine- genellikle el alışkanlığı, göz kararı çalışırken tarifleri uygulama konusunda da pek titiz sayılmazdım. Ama blog için yazmaya başlayınca, bardak, kaşık ölçülerinden tartım olmadan asla moduna giriverdim. Yani Julian Barnes'ın deyimiyle, onun kadar değilse de bir tarifbaz olup çıktım. Bu arada evet evet yine o, ta kendisi :)

Romanlarıyla başlayıp denemeleriyle devam ettiğim Julian Barnes' dan bir kitap daha. Çoğumuzun az biraz tanıdık olduğu, bazılarımızınsa korktuğu ya da üşendiği için uzak durduğu, benim de çok sevdiğim bir konu hakkında; yemek pişirmek. Mutfağa geç girmesine rağmen hevesli bir aşçı olan yazar, Mutfaktaki Tarifbaz'da, aşçılık maceralarını, yemek kitapları ve yazarları hakkında yorumlarını, yeni başlayan, başlamak isteyen, yemek pişirmekten hoşlanan herkes için tecrübeyle sabit tavsiyelerini paylaşıyor.

Yemek tarifleri ne kadar güvenilir, yemek yazarları kendi tariflerine ne kadar sadık, yemek kitabı alırken göz önünde bulundurmanız gereken kriterler ne olmalı, mutfak raflarınızda biriken kitapları nasıl elersiniz, çekmece temizliği nasıl yapılmalı, her şeyi mahvettiğinizde nasıl teselli bulursunuz, hangi tür tarifler hiç denenmemeli ya da bir daha asla yapılmamalı, yenebilen ve yenemeyen şeyler, modası geçenler, üç tür misafire hazırlanabilecek pratik yemek fikirleri, alışverişin püf noktaları, mutfak tasarımı gibi hemen her yemek pişirme heveslisinin karşılaşabileceği daha pek çok sorunu ortaya koyup çözümler geliştiren yazar, yalnız olmadığımızı anlayıp yeni tarifler denemek için cesaretimizi toplamamıza yardım ediyor. Ve tabi ki işin en hoş tarafı da tüm bunların bir edebiyatçının kaleminden çıkarak leziz bir okuma keyfine dönüşüyor olması.



Barnes'ın yemek yaparken karşılaştığı güçlüklerin başında, tariflerde kullanılan ölçülerin muğlaklığı geliyor. Hangi boy soğanın orta boy sayılacağı, bir topağın büyüklüğü ve tabi ki tarifte genellikle boyutu verilmemiş o “kupa” nın evdeki hangi kupaya denk düştüğü gibi sorunlar yazarı da epey zorlamış gibi görünüyor. Yemek yazarlarının tarzları da Julian Barnes'ın eleştiri oklarını üzerine çekiyor. “Büyük bir aşçı olmak bir şeydir, doğru dürüst bir yemek tarifi kitabı yazarı olmak başka bir şey;- dahası -tıpkı roman yazmak gibi- yaratıcı bir duygudaşlık ile kesin bir tanımlama gücüne dayanır.” diyen yazara göre teknik konulardaki zorluklar bir yana, yemek pişirmenin duygusal tarafı, aldığımız keyif sanırım hem onun hem de bizim için çok daha önemli.


    “Yemek pişirmek işte bununla ilgilidir. Bir somun ekmek seçersiniz. Tereyağı konusunda cüretkar davranırsınız. Mutfağın altını üstüne getirirsiniz. Artıkları ziyan etmemeye özen gösterirsiniz. Dostlarınızı ve ailenizi doyurusunuz. Bir masanın çevresinde oturup indirgenemez toplumsal bir eylem olan yiyeceği başkalarıyla paylaşmayı sergilersiniz. Tüm kusurlarına ve itiraz edilecek fikirlerine karşın Conrad haklıydı. Bu ahlaki bir eylemdir. Bir akıl sağlığı meselesidir. Öyleyse son sözü bırakalım Conrad söylesin: “titiz yemek pişirmenin özel etkisi” diye yazmıştır, “ zihinsel huzuru, düşünsel zarafeti ve komşumuzun kusurlarına karşı hoşgörülü bakmamızı kolaylaştırır ki bu da iyimserliğin tek sahici biçimidir. Bunlar saygı duyduğumuz özellikleridir.” 

17 Eylül 2017 Pazar

Kabuk; Zeynep Kaçar


Zeynep Kaçar ilk romanı Kabuk'ta bir ailenin üç kuşaktan kadınlarının, Sabiha, Sezin ve Füsun'un, Saliha ve Efsun'un hikayesini anlatıyor. Edebiyatın “deli kadın” karakterleri arasına yenilerini ekleyen roman, aslında sıra dışı olanın şu dünyada aklı başında kalabilmek olduğunu hatırlatıyor. Yazarın samimi dili, çok yerinde tespitleriyle feminist damarımızı kabartırken, kabuğun içindekine ise büyük bir incelikle dokunuyor.

Romanın karakterleri, terk edip giden eşin, babanın, kardeşin, kaybedilen gençliğin, güzelliğin, evladın, annenin ve hayatın yokluğunu kaçarak, inkar edip bazen de unutarak, yerlerine bambaşka şeyler koyup, o kocaman boşlukları kapatmaya çalışırken, kendi kendileriyle, aile, birey, kadın olmayı ve hayatı sorguladıkları bir kavgaya girişiyor. Hikaye, Sabiha, Sezin ve Füsun'un birbirini tamamlayan anlatılarıyla ilerlerken her birini çevreleyen kabukların içinde, o kabuktan çok daha sert olan çekirdeklerin farkına varıyoruz.

Aile kavramı Kabuk'ta tartışılan temalar arasında ön plana çıkıyor. Reklamlarda gördüğümüz mutlu aile tablosu Sezin'in cümleleriyle sıkı bir eleştiriye uğrarken, “Reklamlar bize yalan söylüyor sattıkları şey yüzünden değil kurdukları aileler yüzünden.” diyor Sezin. Peki ya sıradan olmak, sıradan, “normal” bir ailede, “ortalama bir dünyada” büyümek? Tabi eğer öyle bir şey varsa? Hayatı daha kolay bir hale getirir miydi? -Bana kalırsa hiçbir aile sıradan değildir ve içindeki kadın nüfusu az çok delirtir ya neyse- o zaman tam olunabilir miydi? Erkek karakterlerin pek bir varlık gösteremediği romanda, birbirlerini yargılayan, yaralayan ama aynı zamanda besleyen, sarıp sarmalayan, iyileştiren kadınlardan, anneanneler, teyzeler, kuzenler, arkadaşlar,  hatta komşu teyzelerden oluşan aile ise gayet tanıdık ve sahip olduğumuz gerçek aile gibi görünüyor.

“Kadın olmak ölümcül” “...daha on beşinde anlamak ve bilmek ve çılgınca bilmek asla ve asla istediğin kişi olamayacağını, istediğinle öpüşemeyeceğini, istediğin işler, istediğin hayatlar ve istediğin koşular ormanda, hayvanlar gibi özgür ve hayvanlar gibi kendiliğinden olmayacak olmayacak hep susturulacak hep içe atılacak hep dibe gömülecek daha da dibe, sonsuz bir unutkanlığa teslim olacak kendin olmalar ve yavaş yavaş ve ama korkunç bir şiddetle dönüşülecek başka bir bene, başka birine, herkesin öyle olmanı istediği, herkesin belirlediği, zamanın, ülkenin, komşu ülkelerin, kendi konu komşunun, annenin, babanın, masalların, ders kitaplarının ve senden önce doğup büyümüş kendi olamamış tüm kadınların, onlarla şekillenmek, onlarla yeni bir ben yaratmak...”  

23 Mayıs 2017 Salı

Fahrenheit 451; Ray Bradbury


Her şeyin mevsimi, göklerin altındaki her olayın zamanı vardır.” Ecclesiastes

Bir süredir istediğim kadar kitap okuyamamanın verdiği sıkıntının üzerine bir de İskenderiye kütüphanesinin yakılıp yıkıldığı, Hypatia'nın öldürüldüğü Agora'yı izledikten sonra ilk girdiğim kitapçıdan elimde Ray Bradbury'nin kült romanı Fahrenheit 451 ile çıktım. Ütopya ya da fantastik edebiyata pek de düşkün olmadığımdan yolumun bir türlü kesişmediği romanlardan biriydi Fahrenheit 451. Ama işte her şeyin olduğu gibi onun da bir zamanı varmış.

Ray Bradbury 1953'de yazdığı romanında aslında bugün bize hiç de ütopik gibi gelmeyen bir dünya çiziyor. Kahramanımız (her anlamda) Guy Montag, kitap yakmakla görevli bir itfaiyeci. İlk sayfalarda yaptığı işten oldukça hoşnut olan Montag, komşu eve taşınan genç bir kızla aralarında geçen sohbetler sayesinde bir tür aydınlanma yaşıyor. Mutsuz olduğunun dahası etrafında hiç kimsenin de mutlu olmadığının, yaşadığı sahte dünyanın farkına varmaya başlıyor. Kitap bulunduğu ihbar edilen bir eve gittiğindeyse ipler tamamen kopuyor. Ev sahibi yaşlı kadının kitaplarını terk etmemesi ve yanan evinden çıkmaması Montag'ın merakını evden bir kitap çalacak kadar tırmandırıyor. Bundan sonra sessiz kalmak, yaşadığı dünyanın kurallarını kabul edip hayatına devam etmek Montag için imkansız hale geliyor.

Özellikle ekranlardan gözlerimizi ayıramadığımız, içeriğin niteliğinden çok niceliğine önem verilen, eğlencenin her şeyin önüne geçtiği, gündüz kuşağı, yarışma programları ve reklam çılgınlığıyla dolu yaşantımızda bir de kitap okumanın yasak olduğunu ve bulundukları yerde yakılarak yok edildiğini ekleyin. Düşüncesi bile canımızı acıtıyor ama Fahrenheit 451 bana kalırsa ütopya olmanın ötesine çoktan geçti bile. Bugün çoğumuzun şikayet ettiği şeyin bir adım sonrasında neler olabileceği romanda itfaiye şefi Beatty'nin sözleriyle ortaya çıkıyor.

Devletten tepeden inme bir şekilde gelmedi bunlar. Ne baskı, ne uyarı ne sansür, başlangıçta hiçbiri yoktu, hayır. Bu oyunu, teknoloji, kitlelerin sömürüsü, azınlıkların baskısı devam ettirdi, Tanrıya şükür. Bugün, bunların sayesinde, her zaman mutlu kalabileceğin için, çizgi roman kitaplarını, eski iyi itirafları ve ticaret mecmualarını okuma özgürlüğün var.”

Neil Gaiman'ın kitabın sonuna eklenen nefis yazısında söylediği gibi “...bu kitap umursamakla ilgili. Kitaplar için yazılmış bir aşk mektubu...” umursamayı bıraktığımız anda başımıza gelecekler için bir uyarı. Ray Bradbury ise her şeye rağmen ümidini kaybetmiyor. Tarih boyunca insanlığın tıpkı bir Anka Kuşu gibi küllerinden yeniden ve yeniden doğduğunu söyleyen yazarın hepimizin çok ihtiyacı olduğunu düşündüğüm bir de tavsiyesi var;
Gözlerini merakla doldur ve sanki on saniye sonra ölecekmişsin gibi yaşa. Dünyayı gör. Fabrikalarda yapılan veya parası ödenen herhangi bir rüyadan daha muhteşemdir.”

12 Nisan 2017 Çarşamba

Arthur ve George; Julian Barnes


Bloguma şöyle göz ucuyla da olsa bakan herkes Julian Barnes konusunda biraz abarttığımı düşünebilir ki aslında bu sadece görünen kısmı. Her ne kadar buraya eklemesem de yazarın, roman ve hikayeleri kadar dilimizde çıkan diğer kitaplarının da üstüne uçarak atlayıp büyük bir iştahla okuyorum. Barnes, denemelerinde bahsettiği, müzik, resim, edebiyat, yazarlar, besteciler ve pek de aklımıza gelmeyecek şeyler hakkındaki ayrıntıları hikaye ve romanlarına da yansıtıyor. Hatta biyografi ile kurgu arasında gidip gelen Flaubert'in Papağanı, Hayat Düzeyleri, Zamanın Gürültüsü ve son olarak da Arthur ve George'da bu kişiler birer roman karakteri olarak karşımıza çıkabiliyor.

Arthur ve George, Sherlock Holmes'un yaratıcısı Sir Arthur Conan Doyle ve George Edalji'nin, İngiltere'de ceza temyiz yasasının yolunu açan gerçek olay ve belgelere dayalı hikayesini anlatıyor. Hint kökenli fakir bir rahibin oğlu olan George, tam da hayal ettiği gibi avukat olmayı başarmışken çocukluğundan beri onun ve ailesinin yakasını bırakmayan esrarengiz bir takım olaylar sonucunda suçlanarak hapse atılıyor. 7 yıl sonra yine nedensiz bir şekilde serbest bırakıldığında ünlü dedektif romanları yazarına bir mektup göndererek masum olduğunu kanıtlaması için yardımını istiyor. Zorluklarla geçen çocukluk yıllarından sonra ünlü bir yazar ve toplumun sevilen, saygı duyulan önderlerinden biri olan Arthur Doyle sürekli olarak bu tür mektuplar almasına ve gelen istekleri dedektif olmadığı gerekçesiyle reddetmesine rağmen ilk andan itibaren George'un haklı olduğuna inanmakla kalmıyor olayı çözmeye ve ona yapılanları ödetmeye de karar veriyor. İki karakterin çocukluklarından itibaren yaşadıklarına paralel bir kurguyla tanık olduğumuz roman, Arthur ve George'un buluşmasıyla yeni bir boyuta taşınıyor. Son sayfaya kadar adalet, ayrımcılık, önyargı, inanç, hukuk gibi kavramlar tartışmaya açılıyor.

Arthur Conan Doyle'un annesinden dinlediği şövalye masallarından, okul bahçesinde arkadaşlarına anlattığı hikayelere ve sonunda romanlara uzanan hayatında hayal gücü ve merak ön plana çıkıyor. Yaşayan, hayattan zevk alan, gezgin ve sporcu kişiliğinin yanı sıra, adaleti, mücadeleyi, koruyuculuğu, cömertliği ve nezaketi kısacası şövalye ruhunu yaşamının merkezine koyan yazar aynı zamanda onu spiritüalizme taşıyacak kadar güçlü inançlara da sahip. George ise çocukluğundan itibaren toplum tarafından bir şekilde cezalandırılan, sonunda kendisini hapse atan düzene karşı akla ve mantığa dayalı bir açıklama bulmaya çalışan bir karakter. George'un hayatını etkileyen olaylar Arthur'un çabasıyla yavaş yavaş aydınlanmaya başlarken Julian Barnes, bu çok katmanlı romanda, Sherlock Holmes maceralarına yakışan bir olay örgüsü ve dille merak duygusunu sonuna kadar canlı tutmayı başarıyor. Bir tarafta çözülmesi gereken esrarengiz olaylar, diğer tarafta ise insan, yazar ve roman karakteri olarak hayran kaldığım Arthur Conan Doyle, ve geriye kalan bir soru; Neyi biliyorum?


27 Aralık 2016 Salı

Mezbaha 5, Kurt Vonnegut

“Oğullarıma hiçbir şart altında katliamlara katılmamaları ve düşmanlarının katledildiğine dair haberlerin içlerini asla tatmin veya neşeyle doldurmaması gerektiğini söyledim. Bir de katliam makineleri üreten şirketlerde çalışmamaları ve o tür makinelere ihtiyaç duyduğumuzu düşünenlere tiksintilerini belirtmeleri gerektiğini söyledim.” 
İlk okuyuşum yaz aylarına rastlamıştı. Geçen zaman boyunca romanı tekrar, tekrar ve tekrar okudum. Kıyısına köşesine iyice daldım. Her seferinde farklı şeyler keşfettim. Ve galiba sonunda ezberledim. Ama şehirlerimizde bombalar patlarken, yanı başımızda bir savaş sürerken ve dünyanın neredeyse yarısında başka başka acılar yaşanırken bu romandan bahsetmek zor geldi. Savaş başlamadan kısa bir süre önce Suriye'ye gitme fırsatım olmuştu. Bir çok şehrini dolaşıp, Halep'de, kalenin hemen önündeki kafelerde çay içip, nefis yemeklerinden bol bol yemiş, Palmira'da, bin yılların arasında yürüyüp, sokaklarda oynayan güzel gözlü çocukların fotoğraflarını çekmiş, çölün ortasındaki Bağdat kafede keyif yapmıştım. Ama şimdi her şey çok farklı. Yıllardır Suriye'deki çocuklar için canımız yanarken, şimdi o topraklarda bizim de çocuklarımız ölüyor. Bir kez daha insanoğlunun nasıl canavarlaşabileceğine tanıklık ediyoruz. Bir kez daha tüm bu acıların sonucunda kazanan kimsenin olmayacağını biliyoruz. Ve sadece bir gün bitmesini umuyoruz. Belki de şimdi bu romandan bahsetmek iyi gelecek. Vonnegut, bir konuşmasında kötü zamanları yazarak aştığını söylemiş. Belki biz de, onun yazdıklarını okuyarak azıcık da olsa iyileşiriz.
Palmyra 2008

Kurt Vonnegut, 2. Dünya savaşında en büyük yıkımının yaşandığı, Dresden kentinin bombalanmasına tanık olan, mucize eseri hayatta kalmış ve eğer türümüz dünyaya bir amaç için geliyorsa, görevini yerine getirebilen güzel insanlardan birisi. “Hepsi yaşandı bunların. Aşağı yukarı. En azından savaş kısımları gerçek.” diye başlayan Mezbaha 5 ancak 25 yıllık bir uğraşıdan sonra bitmiş. Genellikle bilim kurgu türünde yazan Vonnegut, savaş hakkındaki “ünlü roman”ın da gerçek hayat hikayesiyle bilim kurguyu birleştirirken; 
 “...çocuklarının veya başkalarının çocuklarının savaşlarda öldürülmemesini” isteyen bir anneye verdiği sözü tutmuş. Romanında “John Wayne, Frank Sinatra ya da savaş meraklısı diğer kart zamparaların” canlandıracağı bir karakter kullanmamış. Tanık olduğu savaşı anlatmak için seçtiği kişi, komik görünüşlü bir çocuktan, vücudu “Koka-kola şişesine” benzeyen komik görünüşlü bir gence evrildiği sıralarda askere alınan Billy Pilgrim. Almanlara esir düştüğünde onun için; “Askere benzemiyordu hiç. Kirlenmiş bir flamingoya benziyordu.” diyen yazar, esir kampına geldiğinde ise Billy Pilgrim'i “Kırık bir uçurtma”ya benzetir. Dresden'de trenden inip, şehrin bombalandığı güne kadar kalacakları Mezbaha 5'e doğru yürürlerken, grubun en önündeki Billy için, mavi perdeden harmanisi, manşonu ve gümüş potinleriyle, “...İzleyenlerin soytarılık yaptığını sandığından bihaberdi. Kaderdi elbette kıyafetini seçen. Kader ve pek zayıf yaşama arzusu.” yorumunu yapar. Romandaki diğer karakterler de Billy'den pek farklı değil. Aslında yazar, romanında bir karakter de bulamayacağımızı söyler. Çünkü ona göre; 

“Anlatılan insanlar öylesine sıhhatsiz, muazzam güçlerin öylesine mecalsiz oyuncakları ki hikayemizde neredeyse hiç karakterden, kahramandan sayılacak biri ya da dramatik dikleşme yok. Savaşın ana etkilerinden biri, malum, insanları karakterliğe terfiden caydırmasıdır.”
Halep 2008

Vonnegut, savaşın yarattığı etkiyi, sanki içimize iyice işlesin ve bir daha aklımızdan hiç çıkmasın diye acı bir mizahla bileyerek kelimelere dökerken, insan parçamıza öyle bir dokunuyor ki unutmak zaten pek mümkün değil. Hayatının farklı anlarına kısa bakışlar attığımız Billy Pilgrim'le, bize yazmayanı, söylenmeyeni anlatmayı başarıyor. Canımızı yakıyor evet ama yaşama karşı neden hep bir umut beslediğimizi, neden eşşiz olduğumuzu da hatırlamamızı sağlıyor.
"Billy bir zaman özürlüsü; nereye gideceğini kontrol edemiyor ve seyahatlari eğlenceli falan geçmiyor. Hayatının hangi kısmında kendini oynayacağını önceden bilemediğinden, sürekli sahne korkusu çektiğini söylüyor."

Billy, bir an için, insanların üst üste yığıldığı bir trenle esir kampına giderken bir an sonra Optometrist arkadaşlarıyla golf oynayabiliyor. Akıl hastanesinde yatarken bir anda gözünü karısıyla balayına çıktığı günde açabiliyor. Evindeki titreşimli yatağında hıçkırarak ağlarken, kendisini, Tralfamador'daki hayvanat bahçesinde, porno film yıldızı Montana Wildhack'e, Dresden'in bombalarla yakılmasını anlatırken bulabiliyor. Böylece savaş sırasında neler yaşadığını, yangın bombalarıyla yıkılan bir şehirden nasıl kurtulduğunu, savaştan sonra nasıl delirip bir süre hastanede yattığını, Optometri okulunu bitirip, okul sahibinin kızıyla evlendikten sonra çok zengin bir adam olduğunu, bilim kurgu yazarı Kilgore Trout'u, dünyaya dört yüz seksen milyon kilometre uzaktan gelen, altmış santim boyunda ve hela pompası şeklindeki Tralfamador'lular tarafından kaçırılışını ve bir lazer tabancasıyla öldürüleceğini tıpkı Billy gibi biz de en başından itibaren biliyoruz.
"Yepyeni, harika yalanlar uydurmazsanız insanlar yaşamak istemeyecek. "

Billy'e göre “borunun ucundan görebildiğine “Hayat” demekten başka seçeneği olmayan bizlerin aksine, dört boyutlu görebilen Tralfamador'lulardan özellikle zaman konusunda öğrenecek çok şeyimiz var. Eğer onlar gibi bakmayı başarırsak, bir çok insanın yaşadıkları karşısında bir parça huzur bulabileceğini düşünüyor. Bu yüzden hayatını Tralfamador'luları dünya insanına tanıtmaya adıyor. Tıpkı Vonnegut'un kendisini savaş karşıtı harekete adadığı gibi.

“Tralfamador'da öğrendiğim en önemli husus, bir kişinin öldüğünde sadece ölmüş göründüğüdür. Ölen kişi geçmişte gayet yaşadığından cenazelerde ağlamak saçmadır. Tüm anlar, geçmiş, şimdi ve gelecek daima vardır ve daima var olacaktır...”

“Falan filan”





8 Eylül 2016 Perşembe

Zamanın Gürültüsü, Julian Barnes

İroni, kimi zaman bazı şeyleri anlatabilmenin, kimi zamansa hayatta kalabilmenin en makul, hatta tek yolu olabilir. Ahmet Hamdi Tanpınar, zamanın ruhunu ironiyle anlatırken, Julian Barnes, Rus besteci Dimitri Şostakoviç'in hayatını konu alan son romanı Zamanın Gürültüsü'nde, “ruhun ve benliğin savunması” olarak gördüğü ironiyi baş role taşıyor. Hayatının neredeyse tamamını Stalin rejiminin ağır baskısı altında geçiren besteci için ironi, akıl sağlığını koruyarak yaşayabilmenin yegane yolu gibi görünüyor.

26 Ocak 1936'da “Kendini ilk elde bütün sanatların koruyucusu ve uzmanı olarak hayal” eden Stalin ve ekibinin Bolşoy tiyatrosuna, pek çok defa sahnelenmiş Mtsenk'li Lady Macbeth operasının gösterimine gelmesi, Şostakoviç'in halihazırda zor olan hayatını kabusa çevirir. Daha önce opera hakkında övgüler yazan müzikologlar birden bire yanıldıklarını anlar ve fikir değiştirirler. Dönemin en önemli dergisi Pravda'da çıkan eleştiride, müziği “gürültü” olarak nitelenir. Mtsenk'li Lady Macbeth ve dolayısıyla Şostakoviç birdenbire yasaklılar listesine dahil olur.
“Yazgı. Hakkında hiçbir şey yapamadığınız bir şey için kullandığınız tumturaklı bir sözcüktü yalnızca. Hayat size “ve böyle” dediğinde, başınızla onaylıyor ve buna yazgı diyordunuz.”
Sanat kimin içindir? Halk için mi? Sanat için mi? Gecelerini, takım elbisesini giymiş, birkaç parça eşyasını ve sigarasını koyduğu küçük çantasıyla birlikte asansörün önünde dikilip kampa ya da ölüme götürülmeyi bekleyerek geçiren Şostakoviç için yanıtlaması hem çok zor hem de çok basit bir soru. O, her ne kadar müziğinin “duyabilen kulaklar için” olduğunu söylese de görünen o ki Sovyet Rusya'sında sanat iktidar içindir. İktidarın baskısıyla, operasının bir hata olduğunu itiraf etmesi, kendisini eleştirenleri alkışlaması, yazmadığı makalelerin altına imzasını atması, Amerika ve Avrupa gezilerinde kürsüye çıkıp başkaları tarafından kaleme alınan ve tek kelimesine inanmadığı konuşmalar yapması gerekir.
Şimdiden itibaren sadece iki tip besteci olacaktı: canlı olup korkutulanlar ve bir de ölü olanlar.”
Onun yaşamasına izin verilmiştir ama ödeyeceği bedel de çok ağır olacaktır. Üstelik baskı Stalin'in ölümüyle de son bulmaz. Yumuşama dönemi olarak tanımlanan Nikita Kruşçev iktidarında, bu kez ruhu için gelirler. Şostakoviç yıllardır kaçtığı partiye üye olup Besteciler Birliğinin başına geçmesi için yapılan baskılara daha fazla direnemez. Kruşçev'li yıllarda besteleri yeniden çalınmaya başlarken, o, vicdan muhasebesiyle geçen hayatında nefes almak için ironiye sarılır. Ama bu kez ironinin bile sınırları zorlanmıştır. Artık ölümünün bir gün müziğini özgür bırakmasını ummaktadır.
“Zamanın gürültüsüne karşı ne çıkarılabilir? Sadece içimizde olan o müzik, varlığımızın müziği, ki bu müzik bazıları tarafından gerçek müziğe dönüştürülür. Gerçek müzik, on yıllar boyunca, eğer zamanın gürültüsünü bastıracak kadar güçlü, gerçek ve safsa, tarihin fısıltısına dönüşür.”


Her kitabını büyük bir keyifle okuduğum Julian Barnes, başyapıt olmaya aday romanında, okuyucusunu pek çok soru ve karmaşık düşünce bulutlarıyla karşı karşıya bırakıyor. 2000'li yılları eskitmeye başlamışken, nota kağıdı almanın izne bağlı olduğu, sanatçıların bir gece evlerinden alınıp yok edildiği, kamplara gönderildiği ya da en iyi ihtimalle esaret altında tutulduğu, baskı gördüğü, eserlerinin yasaklandığı Stalin iktidarı benzeri düzenler artık gerilerde kaldı diye düşünürken, Barnes, Dimitri Şostakoviç'in hayatı üzerinden bugüne ayna tutuyor. Peki bundan sonrasında daha iyimser olmak için nedenimiz var mı? Zamanın gürültüsü kendi sesimizi bile duymamızı engellerken bizler gelecekten çok şey mi bekliyoruz?