23 Mayıs 2017 Salı

Fahrenheit 451; Ray Bradbury


Her şeyin mevsimi, göklerin altındaki her olayın zamanı vardır.” Ecclesiastes

Bir süredir istediğim kadar kitap okuyamamanın verdiği sıkıntının üzerine bir de İskenderiye kütüphanesinin yakılıp yıkıldığı, Hypatia'nın öldürüldüğü Agora'yı izledikten sonra ilk girdiğim kitapçıdan elimde Ray Bradbury'nin kült romanı Fahrenheit 451 ile çıktım. Ütopya ya da fantastik edebiyata pek de düşkün olmadığımdan yolumun bir türlü kesişmediği romanlardan biriydi Fahrenheit 451. Ama işte her şeyin olduğu gibi onun da bir zamanı varmış.

Ray Bradbury 1953'de yazdığı romanında aslında bugün bize hiç de ütopik gibi gelmeyen bir dünya çiziyor. Kahramanımız (her anlamda) Guy Montag, kitap yakmakla görevli bir itfaiyeci. İlk sayfalarda yaptığı işten oldukça hoşnut olan Montag, komşu eve taşınan genç bir kızla aralarında geçen sohbetler sayesinde bir tür aydınlanma yaşıyor. Mutsuz olduğunun dahası etrafında hiç kimsenin de mutlu olmadığının, yaşadığı sahte dünyanın farkına varmaya başlıyor. Kitap bulunduğu ihbar edilen bir eve gittiğindeyse ipler tamamen kopuyor. Ev sahibi yaşlı kadının kitaplarını terk etmemesi ve yanan evinden çıkmaması Montag'ın merakını evden bir kitap çalacak kadar tırmandırıyor. Bundan sonra sessiz kalmak, yaşadığı dünyanın kurallarını kabul edip hayatına devam etmek Montag için imkansız hale geliyor.

Özellikle ekranlardan gözlerimizi ayıramadığımız, içeriğin niteliğinden çok niceliğine önem verilen, eğlencenin her şeyin önüne geçtiği, gündüz kuşağı, yarışma programları ve reklam çılgınlığıyla dolu yaşantımızda bir de kitap okumanın yasak olduğunu ve bulundukları yerde yakılarak yok edildiğini ekleyin. Düşüncesi bile canımızı acıtıyor ama Fahrenheit 451 bana kalırsa ütopya olmanın ötesine çoktan geçti bile. Bugün çoğumuzun şikayet ettiği şeyin bir adım sonrasında neler olabileceği romanda itfaiye şefi Beatty'nin sözleriyle ortaya çıkıyor.

Devletten tepeden inme bir şekilde gelmedi bunlar. Ne baskı, ne uyarı ne sansür, başlangıçta hiçbiri yoktu, hayır. Bu oyunu, teknoloji, kitlelerin sömürüsü, azınlıkların baskısı devam ettirdi, Tanrıya şükür. Bugün, bunların sayesinde, her zaman mutlu kalabileceğin için, çizgi roman kitaplarını, eski iyi itirafları ve ticaret mecmualarını okuma özgürlüğün var.”

Neil Gaiman'ın kitabın sonuna eklenen nefis yazısında söylediği gibi “...bu kitap umursamakla ilgili. Kitaplar için yazılmış bir aşk mektubu...” umursamayı bıraktığımız anda başımıza gelecekler için bir uyarı. Ray Bradbury ise her şeye rağmen ümidini kaybetmiyor. Tarih boyunca insanlığın tıpkı bir Anka Kuşu gibi küllerinden yeniden ve yeniden doğduğunu söyleyen yazarın hepimizin çok ihtiyacı olduğunu düşündüğüm bir de tavsiyesi var;
Gözlerini merakla doldur ve sanki on saniye sonra ölecekmişsin gibi yaşa. Dünyayı gör. Fabrikalarda yapılan veya parası ödenen herhangi bir rüyadan daha muhteşemdir.”

12 Nisan 2017 Çarşamba

Arthur ve George; Julian Barnes


Bloguma şöyle göz ucuyla da olsa bakan herkes Julian Barnes konusunda biraz abarttığımı düşünebilir ki aslında bu sadece görünen kısmı. Her ne kadar buraya eklemesem de yazarın, roman ve hikayeleri kadar dilimizde çıkan diğer kitaplarının da üstüne uçarak atlayıp büyük bir iştahla okuyorum. Barnes, denemelerinde bahsettiği, müzik, resim, edebiyat, yazarlar, besteciler ve pek de aklımıza gelmeyecek şeyler hakkındaki ayrıntıları hikaye ve romanlarına da yansıtıyor. Hatta biyografi ile kurgu arasında gidip gelen Flaubert'in Papağanı, Hayat Düzeyleri, Zamanın Gürültüsü ve son olarak da Arthur ve George'da bu kişiler birer roman karakteri olarak karşımıza çıkabiliyor.

Arthur ve George, Sherlock Holmes'un yaratıcısı Sir Arthur Conan Doyle ve George Edalji'nin, İngiltere'de ceza temyiz yasasının yolunu açan gerçek olay ve belgelere dayalı hikayesini anlatıyor. Hint kökenli fakir bir rahibin oğlu olan George, tam da hayal ettiği gibi avukat olmayı başarmışken çocukluğundan beri onun ve ailesinin yakasını bırakmayan esrarengiz bir takım olaylar sonucunda suçlanarak hapse atılıyor. 7 yıl sonra yine nedensiz bir şekilde serbest bırakıldığında ünlü dedektif romanları yazarına bir mektup göndererek masum olduğunu kanıtlaması için yardımını istiyor. Zorluklarla geçen çocukluk yıllarından sonra ünlü bir yazar ve toplumun sevilen, saygı duyulan önderlerinden biri olan Arthur Doyle sürekli olarak bu tür mektuplar almasına ve gelen istekleri dedektif olmadığı gerekçesiyle reddetmesine rağmen ilk andan itibaren George'un haklı olduğuna inanmakla kalmıyor olayı çözmeye ve ona yapılanları ödetmeye de karar veriyor. İki karakterin çocukluklarından itibaren yaşadıklarına paralel bir kurguyla tanık olduğumuz roman, Arthur ve George'un buluşmasıyla yeni bir boyuta taşınıyor. Son sayfaya kadar adalet, ayrımcılık, önyargı, inanç, hukuk gibi kavramlar tartışmaya açılıyor.

Arthur Conan Doyle'un annesinden dinlediği şövalye masallarından, okul bahçesinde arkadaşlarına anlattığı hikayelere ve sonunda romanlara uzanan hayatında hayal gücü ve merak ön plana çıkıyor. Yaşayan, hayattan zevk alan, gezgin ve sporcu kişiliğinin yanı sıra, adaleti, mücadeleyi, koruyuculuğu, cömertliği ve nezaketi kısacası şövalye ruhunu yaşamının merkezine koyan yazar aynı zamanda onu spiritüalizme taşıyacak kadar güçlü inançlara da sahip. George ise çocukluğundan itibaren toplum tarafından bir şekilde cezalandırılan, sonunda kendisini hapse atan düzene karşı akla ve mantığa dayalı bir açıklama bulmaya çalışan bir karakter. George'un hayatını etkileyen olaylar Arthur'un çabasıyla yavaş yavaş aydınlanmaya başlarken Julian Barnes, bu çok katmanlı romanda, Sherlock Holmes maceralarına yakışan bir olay örgüsü ve dille merak duygusunu sonuna kadar canlı tutmayı başarıyor. Bir tarafta çözülmesi gereken esrarengiz olaylar, diğer tarafta ise insan, yazar ve roman karakteri olarak hayran kaldığım Arthur Conan Doyle, ve geriye kalan bir soru; Neyi biliyorum?


27 Aralık 2016 Salı

Mezbaha 5, Kurt Vonnegut

“Oğullarıma hiçbir şart altında katliamlara katılmamaları ve düşmanlarının katledildiğine dair haberlerin içlerini asla tatmin veya neşeyle doldurmaması gerektiğini söyledim. Bir de katliam makineleri üreten şirketlerde çalışmamaları ve o tür makinelere ihtiyaç duyduğumuzu düşünenlere tiksintilerini belirtmeleri gerektiğini söyledim.” 
İlk okuyuşum yaz aylarına rastlamıştı. Geçen zaman boyunca romanı tekrar, tekrar ve tekrar okudum. Kıyısına köşesine iyice daldım. Her seferinde farklı şeyler keşfettim. Ve galiba sonunda ezberledim. Ama şehirlerimizde bombalar patlarken, yanı başımızda bir savaş sürerken ve dünyanın neredeyse yarısında başka başka acılar yaşanırken bu romandan bahsetmek zor geldi. Savaş başlamadan kısa bir süre önce Suriye'ye gitme fırsatım olmuştu. Bir çok şehrini dolaşıp, Halep'de, kalenin hemen önündeki kafelerde çay içip, nefis yemeklerinden bol bol yemiş, Palmira'da, bin yılların arasında yürüyüp, sokaklarda oynayan güzel gözlü çocukların fotoğraflarını çekmiş, çölün ortasındaki Bağdat kafede keyif yapmıştım. Ama şimdi her şey çok farklı. Yıllardır Suriye'deki çocuklar için canımız yanarken, şimdi o topraklarda bizim de çocuklarımız ölüyor. Bir kez daha insanoğlunun nasıl canavarlaşabileceğine tanıklık ediyoruz. Bir kez daha tüm bu acıların sonucunda kazanan kimsenin olmayacağını biliyoruz. Ve sadece bir gün bitmesini umuyoruz. Belki de şimdi bu romandan bahsetmek iyi gelecek. Vonnegut, bir konuşmasında kötü zamanları yazarak aştığını söylemiş. Belki biz de, onun yazdıklarını okuyarak azıcık da olsa iyileşiriz.
Palmyra 2008

Kurt Vonnegut, 2. Dünya savaşında en büyük yıkımının yaşandığı, Dresden kentinin bombalanmasına tanık olan, mucize eseri hayatta kalmış ve eğer türümüz dünyaya bir amaç için geliyorsa, görevini yerine getirebilen güzel insanlardan birisi. “Hepsi yaşandı bunların. Aşağı yukarı. En azından savaş kısımları gerçek.” diye başlayan Mezbaha 5 ancak 25 yıllık bir uğraşıdan sonra bitmiş. Genellikle bilim kurgu türünde yazan Vonnegut, savaş hakkındaki “ünlü roman”ın da gerçek hayat hikayesiyle bilim kurguyu birleştirirken; 
 “...çocuklarının veya başkalarının çocuklarının savaşlarda öldürülmemesini” isteyen bir anneye verdiği sözü tutmuş. Romanında “John Wayne, Frank Sinatra ya da savaş meraklısı diğer kart zamparaların” canlandıracağı bir karakter kullanmamış. Tanık olduğu savaşı anlatmak için seçtiği kişi, komik görünüşlü bir çocuktan, vücudu “Koka-kola şişesine” benzeyen komik görünüşlü bir gence evrildiği sıralarda askere alınan Billy Pilgrim. Almanlara esir düştüğünde onun için; “Askere benzemiyordu hiç. Kirlenmiş bir flamingoya benziyordu.” diyen yazar, esir kampına geldiğinde ise Billy Pilgrim'i “Kırık bir uçurtma”ya benzetir. Dresden'de trenden inip, şehrin bombalandığı güne kadar kalacakları Mezbaha 5'e doğru yürürlerken, grubun en önündeki Billy için, mavi perdeden harmanisi, manşonu ve gümüş potinleriyle, “...İzleyenlerin soytarılık yaptığını sandığından bihaberdi. Kaderdi elbette kıyafetini seçen. Kader ve pek zayıf yaşama arzusu.” yorumunu yapar. Romandaki diğer karakterler de Billy'den pek farklı değil. Aslında yazar, romanında bir karakter de bulamayacağımızı söyler. Çünkü ona göre; 

“Anlatılan insanlar öylesine sıhhatsiz, muazzam güçlerin öylesine mecalsiz oyuncakları ki hikayemizde neredeyse hiç karakterden, kahramandan sayılacak biri ya da dramatik dikleşme yok. Savaşın ana etkilerinden biri, malum, insanları karakterliğe terfiden caydırmasıdır.”
Halep 2008

Vonnegut, savaşın yarattığı etkiyi, sanki içimize iyice işlesin ve bir daha aklımızdan hiç çıkmasın diye acı bir mizahla bileyerek kelimelere dökerken, insan parçamıza öyle bir dokunuyor ki unutmak zaten pek mümkün değil. Hayatının farklı anlarına kısa bakışlar attığımız Billy Pilgrim'le, bize yazmayanı, söylenmeyeni anlatmayı başarıyor. Canımızı yakıyor evet ama yaşama karşı neden hep bir umut beslediğimizi, neden eşşiz olduğumuzu da hatırlamamızı sağlıyor.
"Billy bir zaman özürlüsü; nereye gideceğini kontrol edemiyor ve seyahatlari eğlenceli falan geçmiyor. Hayatının hangi kısmında kendini oynayacağını önceden bilemediğinden, sürekli sahne korkusu çektiğini söylüyor."

Billy, bir an için, insanların üst üste yığıldığı bir trenle esir kampına giderken bir an sonra Optometrist arkadaşlarıyla golf oynayabiliyor. Akıl hastanesinde yatarken bir anda gözünü karısıyla balayına çıktığı günde açabiliyor. Evindeki titreşimli yatağında hıçkırarak ağlarken, kendisini, Tralfamador'daki hayvanat bahçesinde, porno film yıldızı Montana Wildhack'e, Dresden'in bombalarla yakılmasını anlatırken bulabiliyor. Böylece savaş sırasında neler yaşadığını, yangın bombalarıyla yıkılan bir şehirden nasıl kurtulduğunu, savaştan sonra nasıl delirip bir süre hastanede yattığını, Optometri okulunu bitirip, okul sahibinin kızıyla evlendikten sonra çok zengin bir adam olduğunu, bilim kurgu yazarı Kilgore Trout'u, dünyaya dört yüz seksen milyon kilometre uzaktan gelen, altmış santim boyunda ve hela pompası şeklindeki Tralfamador'lular tarafından kaçırılışını ve bir lazer tabancasıyla öldürüleceğini tıpkı Billy gibi biz de en başından itibaren biliyoruz.
"Yepyeni, harika yalanlar uydurmazsanız insanlar yaşamak istemeyecek. "

Billy'e göre “borunun ucundan görebildiğine “Hayat” demekten başka seçeneği olmayan bizlerin aksine, dört boyutlu görebilen Tralfamador'lulardan özellikle zaman konusunda öğrenecek çok şeyimiz var. Eğer onlar gibi bakmayı başarırsak, bir çok insanın yaşadıkları karşısında bir parça huzur bulabileceğini düşünüyor. Bu yüzden hayatını Tralfamador'luları dünya insanına tanıtmaya adıyor. Tıpkı Vonnegut'un kendisini savaş karşıtı harekete adadığı gibi.

“Tralfamador'da öğrendiğim en önemli husus, bir kişinin öldüğünde sadece ölmüş göründüğüdür. Ölen kişi geçmişte gayet yaşadığından cenazelerde ağlamak saçmadır. Tüm anlar, geçmiş, şimdi ve gelecek daima vardır ve daima var olacaktır...”

“Falan filan”





8 Eylül 2016 Perşembe

Zamanın Gürültüsü, Julian Barnes

İroni, kimi zaman bazı şeyleri anlatabilmenin, kimi zamansa hayatta kalabilmenin en makul, hatta tek yolu olabilir. Ahmet Hamdi Tanpınar, zamanın ruhunu ironiyle anlatırken, Julian Barnes, Rus besteci Dimitri Şostakoviç'in hayatını konu alan son romanı Zamanın Gürültüsü'nde, “ruhun ve benliğin savunması” olarak gördüğü ironiyi baş role taşıyor. Hayatının neredeyse tamamını Stalin rejiminin ağır baskısı altında geçiren besteci için ironi, akıl sağlığını koruyarak yaşayabilmenin yegane yolu gibi görünüyor.

26 Ocak 1936'da “Kendini ilk elde bütün sanatların koruyucusu ve uzmanı olarak hayal” eden Stalin ve ekibinin Bolşoy tiyatrosuna, pek çok defa sahnelenmiş Mtsenk'li Lady Macbeth operasının gösterimine gelmesi, Şostakoviç'in halihazırda zor olan hayatını kabusa çevirir. Daha önce opera hakkında övgüler yazan müzikologlar birden bire yanıldıklarını anlar ve fikir değiştirirler. Dönemin en önemli dergisi Pravda'da çıkan eleştiride, müziği “gürültü” olarak nitelenir. Mtsenk'li Lady Macbeth ve dolayısıyla Şostakoviç birdenbire yasaklılar listesine dahil olur.
“Yazgı. Hakkında hiçbir şey yapamadığınız bir şey için kullandığınız tumturaklı bir sözcüktü yalnızca. Hayat size “ve böyle” dediğinde, başınızla onaylıyor ve buna yazgı diyordunuz.”
Sanat kimin içindir? Halk için mi? Sanat için mi? Gecelerini, takım elbisesini giymiş, birkaç parça eşyasını ve sigarasını koyduğu küçük çantasıyla birlikte asansörün önünde dikilip kampa ya da ölüme götürülmeyi bekleyerek geçiren Şostakoviç için yanıtlaması hem çok zor hem de çok basit bir soru. O, her ne kadar müziğinin “duyabilen kulaklar için” olduğunu söylese de görünen o ki Sovyet Rusya'sında sanat iktidar içindir. İktidarın baskısıyla, operasının bir hata olduğunu itiraf etmesi, kendisini eleştirenleri alkışlaması, yazmadığı makalelerin altına imzasını atması, Amerika ve Avrupa gezilerinde kürsüye çıkıp başkaları tarafından kaleme alınan ve tek kelimesine inanmadığı konuşmalar yapması gerekir.
Şimdiden itibaren sadece iki tip besteci olacaktı: canlı olup korkutulanlar ve bir de ölü olanlar.”
Onun yaşamasına izin verilmiştir ama ödeyeceği bedel de çok ağır olacaktır. Üstelik baskı Stalin'in ölümüyle de son bulmaz. Yumuşama dönemi olarak tanımlanan Nikita Kruşçev iktidarında, bu kez ruhu için gelirler. Şostakoviç yıllardır kaçtığı partiye üye olup Besteciler Birliğinin başına geçmesi için yapılan baskılara daha fazla direnemez. Kruşçev'li yıllarda besteleri yeniden çalınmaya başlarken, o, vicdan muhasebesiyle geçen hayatında nefes almak için ironiye sarılır. Ama bu kez ironinin bile sınırları zorlanmıştır. Artık ölümünün bir gün müziğini özgür bırakmasını ummaktadır.
“Zamanın gürültüsüne karşı ne çıkarılabilir? Sadece içimizde olan o müzik, varlığımızın müziği, ki bu müzik bazıları tarafından gerçek müziğe dönüştürülür. Gerçek müzik, on yıllar boyunca, eğer zamanın gürültüsünü bastıracak kadar güçlü, gerçek ve safsa, tarihin fısıltısına dönüşür.”


Her kitabını büyük bir keyifle okuduğum Julian Barnes, başyapıt olmaya aday romanında, okuyucusunu pek çok soru ve karmaşık düşünce bulutlarıyla karşı karşıya bırakıyor. 2000'li yılları eskitmeye başlamışken, nota kağıdı almanın izne bağlı olduğu, sanatçıların bir gece evlerinden alınıp yok edildiği, kamplara gönderildiği ya da en iyi ihtimalle esaret altında tutulduğu, baskı gördüğü, eserlerinin yasaklandığı Stalin iktidarı benzeri düzenler artık gerilerde kaldı diye düşünürken, Barnes, Dimitri Şostakoviç'in hayatı üzerinden bugüne ayna tutuyor. Peki bundan sonrasında daha iyimser olmak için nedenimiz var mı? Zamanın gürültüsü kendi sesimizi bile duymamızı engellerken bizler gelecekten çok şey mi bekliyoruz?


16 Ağustos 2016 Salı

Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Ahmet Hamdi Tanpınar


                                                                         “İroni insanlığın edebidir.” Jules Renard

Hem edebiyat hem de düşünce tarihimizin en nadide yapıtlarından biri olan Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü romanı, memleketin sosyo-kültürel değişimini, Abdülhamit döneminden Cumhuriyetin ilk yıllarına uzanan bir tarih aralığı içinde, hiciv türünü kullanarak anlatıyor. 

Altmış yaşında anılarını yazmaya başlayan kahramanımız Hayri İrdal'ın, Abdülhamit döneminde geçen çocukluk ve ilk gençlik yılları oldukça hareketli ve bolca maceralıdır. Yanında çıraklık yaptığı saat ustası Muvakkit Nuri Efendi, başka dünyalarla ilgili işlerine yardım ettiği Seyit Lütfullah, define ararken ya da eczanede simya işleriyle uğraşırken peşlerine takıldığı Abdüsselam Bey, Avcı Naşit Bey, Aristidi Efendi, sonra halası ve tabi ki büyük büyük babasından kalan saat Mübarek, tüm hayatını etkileyecek önemli karakterlerdir. Birinci Dünya Savaşı'nın başlamasıyla gençliğin güzel günleri de biter. Savaştan dönünce evlenip Abdüsselam Bey'in konağında yaşamaya başlaması hayatındaki ikinci dönüm noktasıdır. Abdüsselam Bey'in ölümünden sonra mirası hakkında yaptığı küçük bir şakanın yarattığı kargaşa, Hayri'nin önce mahkemeye sonra da akıl hastanesine düşmesine neden olur. Viyana'da psikanaliz eğitimi alan Dr. Ramiz'le de burada tanışır. Daha doğrusu onun tarafından esir alınır. Ama hayatındaki önemli değişiklikler de yine doktor sayesinde olur. Farklı işlere girip çıkarken Dr. Ramiz'in kurduğu psikanaliz cemiyetinin müdürlüğünü yapar. Bir süre de ispritizmacılar kulübünde muhasib olarak çalışır. Halit Ayarcı ile tanışması da yine Dr. Ramiz sayesindedir. Hayri'nin hayat hikayesi ve saatler hakkında ustasından öğrenip aktardığı cümleler, Halit Ayarcı'nın aklına o zamana kadar kimsenin düşünmediği bir fikir getirir. Saatleri Ayarlama Enstitüsü kurmak. Maddi açıdan zor durumdaki Hayri İrdal, karısını kaybetmiştir. İki küçük çocuğu, yeni karısı ve baldızlarıyla birlikte yaşadığı evi zar zor geçindirmektedir. Zamanın ruhuna vakıf bir kişilik olan Halit Ayarcı'nın ileri görüşlülüğü, fırsatları hemen fark eden sezgileri sayesinde ortaya çıkardığı bu yeni teşebbüs, her ne kadar akıl dışı gelse de, görünürde başka bir çıkış yolu da olmayan Hayri İrdal için hayatını yeniden düzene koyabileceği tek fırsat gibi görünür. Kendisini Halit Ayarcı'nın ellerine bırakır ve hayal bile edemeyeceği bir servete ve üne sahip olur.

Tabi ki bu özet, böyle dolu dolu bir romanı anlatmak için yeterli olmaz. Mesela Tanpınar'ın kaleminin bizim için çizdiği resmin canlılığını, karakterlerinin her birine gösterdiği özeni, eski İstanbul'un büyülü atmosferini aktaramaz. Ve eminim ki içinde bol miktarda hayat dersi ve felsefe barındıran bir romanda, ironinin böylesine zarif kullanımı da her yazarın yapabileceği bir şey değildir ve sırf bu yüzden tekrar tekrar okunmalı ve ders alınmalıdır. Ayrıca romanın edebi güzelliğinin yanı sıra edebiyat tarihindeki yerini de unutmamak gerekir.

Türk Romanına Eleştirel Bakış Cilt1'de, Berna Moran'ın, “iki uygarlık arasında bocalayan toplumumuzun yanlış tutumlarını, davranışlarını, saçmalıklarını, alaya alan, eleştiren bir romandır.” dediği Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nün, bugün görece daha modern bir toplumda yaşayan bizler tarafından da büyük bir keyifle okunmasının sebebi bana kalırsa aslında romanda güldüğümüz bocalama durumlarıyla, kimi zaman kılık değiştirseler de bir biçimde tanışıklığımızın olması, belki de okuyucu olarak hali hazırda benzer bir komedinin içinde yaşadığımızı fark etmemiz olabilir. Tanpınar, bir çoğu zamanla normalleşip parçamız haline gelen bu durumları bugün çok özlediğimiz ince bir ironi ile ve tamamen yerli karakterler üzerinden bize anlatır. Ama sadece batı adetlerini benimsemeye çalışırken düşülen komik durumlar değil, her türlü dert için evliyalardan yardım bekleyenler, Mevlevi ayinleriyle Bektaşi adetlerini birbirine katanlar da onun eleştirilerinden nasibini alır. 

Toplum üzerindeki etkisini hicvettiği konulardan bazılarının -sinema, ispritizmacılık, psikanaliz, modernizm, kapitalizm vb. hemen hemen aynı tarihlerde, doğdukları ülkelerde de benzer şekilde karşılandıklarını ve tartışıldığını da düşünürsek, romanın farklı uygarlıklar arasında bir bocalama halinin ötesinde kitlesel bir kendinden geçiş durumunu resmettiğini, her ne kadar anlatıcımız daha romanın başında “Biz kendi alemimizde yaşayan insanlarız. Her şeyimiz kendimize göredir. (9) diyorsa da, romanın zamanının ötesinde ve evrensel bir değere sahip olduğunu söylemek sanırım yanlış olmaz. Mesela Nabokov'un, hemen her romanında o dönemin en yeni keşfi olan psikanaliz ve özellikle de yaratıcısı Freud hakkında küçük bir dokundurma yapmadan geçmemesi, sinemanın Avrupa ve Amerika'da da insanlar üzerinde benzer etkilerinin olması, hatta birkaç saat önce son sayfasını okuduğum Julian Barnes'ın romanı Arthur ve George' da görebileceğimiz gibi, Sherlock Holmes'un yazarı Arthur Conan Doyle gibi toplum önderleri ve bilim adamları da dahil, dönemin tanınmış kişiliklerini peşinden sürükleyen, hatta onların alay konusu olmalarına neden olan spiritizmacılığın batı toplumunda da hemen hemen aynı etkileri yarattığını görebiliriz.

Ahmet Hamdi Tanpınar müzesi, Gülhane Parkı
Burada tabi ki sadece amatör bir okuyucu olarak gözlemim olduğunu da belirtip küçük bir de not düşmek istiyorum. Roman hakkında araştırma yaparken Murat Gülsoy'un, Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nün Devamı başlıklı yazısına rastladım. Gülsoy yazısında, Turan Alptekin’in “Ahmet Hamdi Tanpınar Bir Kültür Bir İnsan” kitabında, Tanpınar'ın romana ek olarak yazdığı ama neyse ki ve yaşasın ki basımında romanın sonuna eklemediği mektubu alıntılamış. Bu mektup özetle, tüm anlatının akıl hastanesinde yatmakta olan Hayri İrdal'ın hayal gücünün eseri ve her şeyin koca bir yalandan ibaret olduğunu söylüyor. Öyle bir mektup ki, romanın o ana kadar okuyup sevdiğimiz her satırını, mantıksal bağlamını, içeriğinin ve eleştirilerinin değerini bir anda silip atıyor. Bu yüzden, mektubu romanın sonuna eklemeyen Tanpınar'a bir kez daha büyük bir yazar ve kuramcı olduğunu gösteren bu hareketi, sağduyusu ve edebiyat sevgisi için ne kadar teşekkür etsek az. Ne de olsa Flaubert'in dediği gibi “Her akla gelen yazılmaz.” Diğer taraftan Murat Gülsoy yazısında romanın aslında bu mektupla tamamlandığını söylüyor. Tabi ki bu zevk meselesi ve Murat Gülsoy'da bir edebiyat insanı ama ya da tam da bu nedenle “Bu sayede Dr. Ramiz’le temsil edilen psikanalize de kaybettiği itibarı iade edilmiş oluyor” dediği satırlar beni hayrete düşüren asıl kısım oldu. Tanpınar'ın romanında, psikanalizin, itibarını zedelemek gibi bir düşüncesi olduğunu sanmıyorum -tıpkı onun itibarını kurtarmak gibi bir görevi de olmadığı gibi- ama yazarın, o yıllarda bir çılgınlık haline gelen konuyu Dr. Ramiz'in kişiliğinde hicvetmesi de romanın gidişatına baktığımızda diğer konuları eleştirmesi kadar doğal ve yerinde görünüyor. Umarım romanın yeni baskılarında da bu mektup eklenmez ve tam da yazarının tercih ettiği gibi basılmaya devam eder. 
"İnsanlar saatlerini ceplerinde gezdirdikleri, onu güneşten ayırdıkları zaman medeniyet en büyük adımını attı. Tabiattan koptu. Müstakil bir zamanı saymağa başladı. Fakat bu kadarı kâfi değil. Saat zamandır, bunu düşünmemiz lazım."

12 Temmuz 2016 Salı

Çıplak ve Yalnız, Hamdi Koç


Son yazımın üstünden neredeyse bir yıl geçmiş. Şu hayatta, en azından tembellik konusunda iddialı biri olarak yavaş yavaş ve tabi ki başka bir mani de çıkmazsa kaldığım yerden yani rüyalardan devam ediyorum. Psikolojik, felsefi derken sırada diğer tarafla ilgili olanlar var. Hamdi Koç'un 2013 'de yayımlanan son romanı Çıplak ve Yalnız' da görünenle görünmeyen arasında sezgiler devreye giriyor. Düşüncenin alanından çıkıp, rüyaların ve hislerin peşine düşüyoruz. Peki hissediyorum o halde var diyebilir miyiz?

1960'lı yılların Ankara'sı. Garsoniyer olarak tuttuğu eve büyük hayallerle bağlattığı telefonun çalmasıyla kahramanımızın hayatı değişiyor ya da aslında kendisine ait bir hayatın varlığından haberdar oluyor demek daha doğru olacak. Sevgisiz bir çocukluk, yalnız ve parasız geçen gençlik yıllarından sonra nihayet hep beklediği şans yüzüne gülüyor. Tanımadığı amcasından kalan büyük bir miras, ona kucak açan yengesi, sonunda ait olacağı ve sevileceği bir ev. Bir de tüm bunların karşılığında, diğer taraftan gelen işaretler, huzursuz ruhların çözülmeyi bekleyen sırları, hesaplaşılması gereken bir geçmiş, savaşmaya hazır ve öldürmekten çekinmeyen düşmanlar var. Yani epeyce hareketli, temponun hiç düşmediği bir roman. 

Mesut, uzun zamandır rastladığım karakterler içinde en gerçekçilerinden biriydi. Korkuları, hayalleri, umutları ve zaafları olan, biraz saf, biraz uyanık, oldukça da komik, çok yönlü bir karakter. Hepimiz gibi kendisiyle çelişiyor, her şeyi bildiğini düşünüyor, kendine göre ahlaki yargıları var. Bazen olması gerektiği, bazen de işine geldiği gibi davranıyor. Diğer karakterler de oldukça renkliler. Belki kadınların bir parça flu olduğunu söyleyebilirim ama onlar zaten birinci tekil anlatıcının yani Mesut'un anlayabildiği kadar varlar.

Romanda beni çeken bir diğer şey de anlatıcının kullandığı dil oldu. Genellikle Latin edebiyatında rastladığımız, bence bizim topraklarımıza da gayet yakışabilecek büyülü gerçekçilik türüne benzeyen bölümleri inandırıcı hale getiren bir akıcılığı ve samimiyeti var. Ama, her ne kadar aşırı bir yorum olduğunu düşünsem de, son sayfanın, bu samimiyeti ve inandırıcılık hissini azıcık gölgelediğini söylemeden geçemeyeceğim. Tam da 599. sayfada, Mesut'un üniversitede edebiyat okuyup üstüne bir de profesör olduğunu öğrendiğimizde, hikayenin ne kadarının edebi kaygılarla yazıldığı, yazarın eğitiminin anlatıyı etkileyip etkilemediği ve tabi ki ilk satırdan itibaren hissettiğimiz samimiyetin gerçek olup olmadığı sorusu aklıma gelmedi değil. Ama bu kez dedektiflik yapmadığım ve gayet keyifle okuduğum için sonuna da takılmadım. Ayrıca bir de 139.sayfada İrfan olan çocuğun isminin 592. sayfaya geldiğimizde Irmak olması var, ki onu da 600 sayfalık romanda olur öyle şeyler diyerek geçtim. Yaşanan o kadar maceradan sonra Mesut'un da bazı şeyleri hatırlayamaması gayet normal. Yani anlaşılacağı üzere sevdiğim zaman kitaplara toz kondurmuyorum :)


Bu arada küçük bir uyarı; Çoğumuz Dexter gibi klasikleri gözümüzü kırpmadan izleyebiliyor, vampir ya da ne idüğü belirsiz yaratık dizilerinin çocuklar için yapıldığını sanıyorsak da romandaki bir iki, neyse abartmayıp bir bölüm diyeyim, biraz ürkütücü gelebilir. Aslında küçükken Stephan King okuyan biri için gayet utanç verici (Hayır korkmadım tabi ki de!) ama siz en iyisi romanı gün ışığında okuyun. Ben okurken o sahneler nedense hep geceye rastladı, merak ağır bastığı için de devam ettim ve aslında bir zararını da görmedim ama yine de benden söylemesi!