19 Ağustos 2013 Pazartesi

#direnblog


Her gün aklımda olsa da buralara pek uğrayamadım. Sebeplerden biri memleketin haleti ruhiyesinin herkese olduğu gibi bana da sirayet etmesiydi. TV’ lerin pek bir işe yaramadığının anlaşılması yüzünden PC başında haber takibi yapmaktan okumaya ve yazmaya zaman ve heves bulamamaktı.

Diğer sebepse  yıllardır hatta yüzyıllardır süren birlikteliğime son vermiş olmamdı. Hayır ilişki olayı falan değil sadece sigarayı bıraktım! Aslında “sadece” kelimesi benim durumum için oldukça hafif kaçıyor. Kısa süre öncesine kadar kendimi sigaradan ayrı düşünemeyen fena halde bağımlı biri iken 10 aydır onsuz da yaşanacağını anlamış bulunuyorum. Yaşasın özgürlük! 

Ama tabi ki bu süre içinde sigarayı hatırlatan şeylerden bir miktar uzak durmam gerekti. Daha doğrusu o olmadan nasıl kitap okuyup bir şeyler yazabileceğim, nasıl dolmuş bekleyeceğim, yemekten sonra ne yapmam gerektiği, kahvenin tek başına nasıl içilebileceği, mutluyken, sinirliyken neye sarılacağım ve onsuz arkadaş sohbetleri vs.  gibi şeyler hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Bunlar ve daha yüzlerce şeye alışmak zaman aldı. Bir süre sonra kitaplara yavaş olsa da dönüş yapabildim ve haliyle bahsedeceğim epey bir şey birikti ama yazmak daha doğrusu pc başında sigarasız zaman geçirmek için bir süre daha geçmesi gerekti. Sonunda cesaretimi topladım ve işte geldim. Blog' a dönüş yapma çabama biraz eğlence katmak için facebook, twitter ve pinterest  hesabı da açtım. Bakalım onlar ne kadar direnecek?


Sigara demişken, blog' a verdiğim ara yüzünden bir türlü bahsedemediğim BBC yapımı belgeseli mutlaka izlemenizi öneririm. The Century Of The Self (Ben Çağı)  bugün yaşamakta olduğumuz saçmalıkların ortaya çıkışını anlatıyor. Meğersem her şeyin altında psikoloji varmış, iyi mi? Nabokov her romanında Freud’a çatmakta haklıymış. Nabokov'u sevmek için bir neden daha :)

Psikoloji ile ilgili olmasa da herkes Freud ismini duymuştur peki ya Edward Bernays ismini kaç kişi biliyor? Belgeseli izledikten sonra bu ismin bir daha aklınızdan çıkacağını sanmam ya da  en azından benim için öyle oldu. Bernays, Freud’un Amerika’da yaşayan yeğeni. Freud’un fikirlerinden yola çıkarak büyük kitlelerin manipülasyon yoluyla nasıl kullanılacağını keşfeden ya da belgeselden alıntıyla; (izlemek isteyenler için adresi)

“Seri üretim mallarını insanların bilinç dışları ile ilişkilendirerek ihtiyaçları olmayan şeyleri istemeleri için insanları nasıl ikna edeceklerini Amerikan şirketlerine ilk gösteren kişiydi. İnsanlar içlerindeki bencil arzular tatmin edildiğinde mutlu olurken aynı zamanda uslu çocuklar haline geliyorlardı. Bugün bütün dünyayı saran, tüketen insan modeli böyle başlamıştı.” 

Bernays’ın ilk başarılarından biri Almanya ve Avusturya’ ya karşı savaşa giren ABD hükümetinin ve dönemin başkanı Wilson’ın amaçlarının halka anlatılması olur. Wilson demokrasi ve barış getirmek için bu savaşa girmiştir, bilmem bu sebep size de tanıdık geliyor mu? 

Kitlelerin manipülasyon yoluyla sadece savaşta değil barışta da yönlendirilebileceği üstelik bu işten para da kazanılabileceği fikri Bernays’ı harekete geçirir. Almanlar yüzünden propaganda kelimesinin kötü çağrışımları olduğundan bunu “Halkla İlişkiler” olarak değiştirip ilk Halkla İlişkiler şirketini kurar. Dikkat çeken ilk başarılarından biri de sigara konusunda olur.  Şöyle ki;

Bir sigara şirketinin (sanırım Lucky Strike) başkanı Edward Bernays’ı çağırarak kadınların toplum içinde sigara içmesinin tabu haline gelmesi yüzünden pazar payının yarısını kaybettiğini söyler bu işe bir çare bulmasını ister. Bernays  ise sigaranın kadınlar için ne anlama geldiğini araştırmak için bir psikanalistle görüşür. A.A Brille, ABD’nin ilk psikanalistlerinden biridir, sigaranın, erkeğin cinsel gücünü hatırlattığını ve eğer sigarayı erkek iktidarına meydan okuma fikriyle bir araya getirilebilirse kadınların da sigara içeceğini söyler.  

Bernays, hazırladığı oyunu paskalya töreninde sahneye koyar. New York sosyetesinden genç kadınlara sigara paketleri verilir ve işaretle birlikte birer sigara yakmaları istenir. Basın da bir gösteri olacağı haberiyle çağrılmıştır. Ertesi gün bu haber gazetelerde,  Özgürlük Meşaleleri manşetiyle ve neredeyse tüm dünyada yayınlanır. Böylece eşitlik fikrine inanan herkes ki özgürlük ve eşitlik fikri bilindiği gibi ABD’nin mottosudur, kadınları desteklemek zorunda kalır. Tabi ki kadınlara sigara satışında büyük artış yaşanır. “Bernays’ın yarattığı düşünce şuydu; Eğer bir kadın sigara içiyorsa bu onun daha güçlü ve bağımsız olduğunu gösteriyordu. Bu düşünce hala etkinliğini sürdürüyor.” 

Benim sigaraya başlamamda etkili olan dürtüler böyle şeyler miydi? Sanırım birebir olmasa da benzerdi. Üniversiteye yeni başlamıştım. Sürekli özgür bir hayatın hayalini kuran ben ilk defa ailemden ayrılmıştım ve sanırım bir şeylerin yerini doldurmak için, kendimi dışarıya karşı güçlü göstermek için sigara bir çeşit araç olmuştu. Tabi ki bunlar şu anki düşüncelerim, o zaman ne düşündüğümü hatırlamıyorum. Belki de sadece özentiydi. Ama muhtemelen özendiğim şey yine de özgürlükle ilişkili bir durumdu.

“Sigara içmenin kadınları daha özgür kıldığı fikri tamamen irrasyoneldi ama buna rağmen kadınlar daha bağımsız hissettiler. Bu şu anlama geliyordu, çok alakasız nesneler sizin başkaları tarafından nasıl görünmek istediğinize dair duygusal simgeler taşıdığında çok güçlü hale geliyorlardı. Edward Bernays şunu gördü; Bir ürünü satmak için akla hitap etmek yanlıştı. Yani bir araba almanız gerekir demeyecektiniz. Eğer bu arabayı alırsanız daha iyi hissedersiniz demek gerekiyordu.

Bu dönemde toplum “eğitilerek” “ihtiyaç kültüründen arzu kültürüne” evrilmiş. Bu bana TV’de bir süre dönüp duran araba reklamını hatırlattı. Hani şu “ihtiyacım yok ama istiyorum”  diyen hoş adamın oynadığı reklamı. Sonuçta Bernays’ ın sigara konusunda başarılı olan fikirleri, birçoğumuza artık demode ve komik gelse de hala yaygın şekilde gizli ya da açık olarak kullanımda. 

Ama sanırım daha tehlikeli olanı bu bilginin politik araç olarak kullanılması ki bu yöntem de  en az diğeri kadar yaygınmış ve etrafımıza şöyle bir bakınca hala yaygın olduğunu da söyleyebiliriz. Bernays’ ın kızı bir röportajda; 

“Aydınlanmış despotizm insanların yanlış kişiye oy vermelerini engellemekti. İnsanların arzularına ve fark edilmemiş özlemlerine hitap ediyorsunuz. En derin arzularına, en derin korkularına dalıp onları kendi amaçlarınız uğruna kullanabiliyorsunuz.” diyor.

Belgeselin devamında Hitler’den, Muz Cumhuriyetine oradan Hollywood’a ve nihayet şurada ve burada takıntı yaptığım Ben Çağının zirveye çıkışının, kişiselleştirme furyasının ve mutluluk yanılsamasının piyasa güçlerinin amaçları için  nasıl yönlendirildiğini, her karşı hareketin ustaca manevralarla nasıl çıkarlara uygun hale getirildiğini hatta üzerinden para kazanıldığını  ve bizim özgür irade dediğimiz şeyin asla var olmadığını anlatıyor. Acaba verdiğimiz kararların ne kadarı gerçekten bize ait diye bir durup düşünmek gerekiyor.


“Kapitalizmin en zekice başarısı benim gibi insanların bile ilgi duyabileceği ürünleri yaratmaktı. Kapitalizm daha geniş anlamda bir benliğe işaret eden ürünler üretmek için büyük bir endüstri geliştirdi. Bizimle aynı fikirdeymiş gibi görünen insanların sonsuz olduğu hissini veren, istediğiniz şeyi yapabileceğinizi düşündüren ürünler. Bizim felsefemizi aldı ve onunla barıştı. Sonra da güya sizin bu sınırsız birey olmanıza yardım eden ürünler çıkardı. Size bir yaşam tarzı satan bir varoluş tarzı satan ürünler. Ürün size değer satmaya başladı. Bunu giyeceksiniz, böyle bir evde oturacaksınız, böyle mobilyalarınız olacak, bu bilgisayarı kullanacaksınız, şu restoranda yemek yiyeceksiniz, bunların hepsinde bir değer var. Çağdaşlık, soğukkanlılık. Yani bu hareketin asıl çıkış noktası olan kendimize özgürlük ve kimlik yaratma düşüncesi yerine bir kimliği satın alabilme düşüncesi geldi.” (Albert, Yippie Partisi. )