29 Ekim 2013 Salı

Üç Hikâye, Gustave Flaubert


Topladıktan sonra boşa gitmesinler diyerek üzümle yapılabilecek ne varsa yapmaya çalışıyoruz o yüzden epey yoğun geçiyor. Toprakla birazcık uğraşı bile hayatı boyunca bu işleri yapanlara borçlu olduğumuzu, marketten üç- beş liraya aldığımız her şeyin arkasındaki emeğin ve tabi ki toprağın değerini de anlamaya yetiyor. Kısacası çok yoruldum :) Ama işler henüz bitmedi.

Tabi ki kitaplarda bitmiyor. Julian Barnes'ın, Flaubert'in Papağanı romanına konu olan Saf Bir Kalp ya da İletişim yayınlarından çıkan Üç Hikâye içinde yer alan adıyla Basit Bir Yürek hikâyesini okumamak olmazdı. Kitaptaki diğer iki hikâye yani Konuksever Aziz Julien Efsanesi ve Herodias, Madam Bovary'den tanıdığımız Flaubert'den oldukça farklı bir çizgide. Dini temalar ön planda ve dil de masal-efsane tadında. Bu hikâyeler birçok eleştirmen tarafından yazarın en iyi eserleri sayılıyor.


Basit Bir Yürek, yine mistik bir hava taşısa da dil açısından diğerlerinden biraz farklı. Hayatını önce nişanlısına, sonrasında ise çalıştığı evin hanımına, bakımını üstlendiği çocuklara, yeğenine, hasta bir adama ve sonunda bir papağana adayan, oldukça saf, eğitimsiz ve fakir bir hizmetçi olan Felicite'yi anlatıyor. Sevdikleri birer birer hayatından çıkarken Felicite, ne kadar üzülse de her seferinde başka birine bağlanarak kendini avutur. Ta ki Papağan Loulou'nun ölümüne kadar. Ölen dostunu doldurtan Felicite, Kutsal Ruh tasvirinin yanına yerleştirdiği papağanda ilahi izler görmeye başlar.


Benzetmek ne kadar doğru bilemiyorum ama Flaubert'in hikâyesinin tarzı bana bir parça Nabokov'un romanlarını hatırlattı. (Bu arada Nabokov'un, Madam Bovary ve dolayısıyla Flaubert'den de bahsettiği edebiyat derslerini sahaflardan bulmuştum. Yeni baskısı yapılırsa kaçırmayın derim) Flaubert, Felicite'nin acıklı halini öyle sıradan bir şeymiş gibi anlatıyor ki hiçbir duygu uyandırmıyor. Hadi ben duygusuzum diyeceğim ama bu daha çok soğuk karakterler yarattığı söylenen Nabokov'un da kullandığı teknikle ilgili bir durum sanırım. Julian Barnes'da romanında Basit Bir Yürek hakkında şöyle söylüyor;
Anlatım tonundaki denetim temel bir önem taşıyor. Gülünç bir adı olan, beceriksizce doldurulmuş bir kuşun sonunda Teslis'deki üç unsurdan birinin yerine geçtiği ve yazarın ne hiciv, ne duygusallık ne de kutsal şeylere sövgü niyetiyle girişmiş olduğu bir öyküyü yazmanın teknik güçlüğünü bir düşünün. Ayrıca böyle bir öykünün aşağılayıcı ya da gözü yaşlı gösterilmeksizin, cahil bir yaşlı kadının görüş açısından anlatılabilmesini düşünün. Ama öte yandan, Saf Bir Kalp'in yazılmasındaki amaç tamamen başka noktadadır: Papağan Flaubert'e özgü grotesk unsurun yetkin ve denetimli bir anlatımla ortaya konmuş örneğidir.”

İletişim Yayınlarının baskısında Üç Hikâye'nin önsözünü yazan Michel Tournier'de ;
Flaubert'in önceki eserlerine hakim olan mutlak karamsarlığın aksine, Üç Hikaye'de okuyucunun karşısına çıkan umut kırıntıları kuşkusuz çok daha ilham vericidir. Ancak iyimserlikten bahsetmeye olanak tanımayan bir umuttur söz konusu olan; ve umut kavramının saf ve yüzeysel içeriğinden sıyrılması -ki bizim de vurgulayacağımız nokta budur-”mutlu son”lara daha az rastlanmasını beraberinde getirir.” diyor.
Yine Julian Barnes, Flaubert'in Papağanı romanında;
(...)Sartrecılar ikinci seçeneği yeğliyorlar. Onlar için Loulou'nun işittiği cümleleri yinelemekten başka bir şey yapamamasına sebep olan yeteneksizliği romancının kendi başarısızlığının dolaylı bir itirafıdır. Papağan/yazar dili çaresizce, alınan, taklit edilen ve devinimsiz bir şey olarak kabul etmektedir. Sartre'ın kendisi Flaubert'i edilgin olmakla, insanın konuşan değil de konuşulan biri olduğuna -on est parlé- inanmakla (ya da bu inançla gizli bir anlaşma kurmakla) suçlanmıştır.” der.

Gördüğünüz gibi, Üç Hikâye ve özellikle Basit Bir Yürek oldukça yoruma açık anlatılar. Bense, bir edebiyat insanı olmadığımdan sadece Flaubert'in yazın yaşamı boyunca aramaktan vazgeçmediği teknik mükemmelliği bu hikâyelerle yakaladığını düşündüğümü söyleyebilirim. O yüzden Julian Barnes'ın hayat ve edebiyat dersleri içeren romanı Flaubert'in Papağanı'nı okursanız Üç Hikâye'yi de unutmayın derim.



24 Ekim 2013 Perşembe

Yerleşik Düşünceler Sözlüğü, Gustave Flaubert


Döner dönmez soğuklarla karşılaşınca fark ettim ki sonbaharda tatil yapmanın en kötü tarafı bütün bronzlaşma çabalarınızın boşa gitmesiymiş. Gerçi çok renk değiştirebilen biri değilim ama yine de bir etek olsun, şort olsun, hadi hepsinden geçtim kısa kollu tshirt olsun giyebilseydim bari. Ama ne gezer, hava olmuş 10 derece. Herkes kabanla, montla dolaşıyor. Ben de üstümde incecik bir yağmurlukla kalakaldığımdan etekten falan geçtim, valizde ne bulursam üst üste giyip ısınmaya çalışıyorum. İstanbul'a dönene kadar bronzluk falan da kalmaz zaten. Bu arada söylemeyi unuttum. Artık size iç anadolu bölgemizin şirin bir ilçesinden sesleniyorum. Klasik bir laf edeyim. Havası soğuk falan ama insanın memleketi gibisi de yok.


Bu yıl tembellik edip tatili uzattığımız için bağ bozumu olayı epey gecikti. Aslında üzüm bulacağımızdan da pek emin değildik ama bir kısmı arıların işgaline uğramış, birazı yağmurdan işe yaramaz hale gelmiş olsa da kalanı bize fazlasıyla yetti. Hatta üç gündür üzüm toplamaktan helak oldum desem yeridir.


Kendimi üzümlere adamışken blogumu da ihmal etmemeye çalışıyorum. Sırada Flaubert'in Yerleşik Düşünceler Sözlüğü var. Aslında uzun bir sürede oluşturduğu sözlüğü Bouvard ile Pécuchet isimli son romanına ek olarak düşüyormuş ama roman ölümüyle yarım kalmış. Bizde İş Bankası Kültür Yayınlarından çıkan Yerleşik Düşünceler Sözlüğü'ne, Flaubert merakıyla bilinen Julian Barnes tarafından yazılmış önsöz de eklenmiş, gayet de hoş olmuş. Ben de Barnes'ın Flaubert'in Papağanı romanını okuduktan sonra almıştım sözlüğü. Romanda, anlatıcı Geoffrey Braithwaith sözlük için;


Flaubert'in sözlüğü, ironi konusunda bir kurs niteliği taşır: Flaubert'in ironiyi, bir maddeden ötekine, tıpkı Manş'ın resmini yapan ve gökyüzünü yeni boya katmanlarıyla koyulaştıran bir ressam gibi farklı yoğunluklarda uyguladığını görürsünüz.” diyordu.

Klişelerden ve basmakalıp düşüncelerden nefret eden Flaubert'in 1850'lerde tasarladığı sözlükten birkaç madde: 
Şaraplar; Erkekler arasında sohbet konusu-Doktorlar önerdiğine göre, en iyisi Bordeaux [Bordo] şarabı. Şarap ne kadar kötüyse o kadar doğaldır.”

Gotik:İnsanı öbür üsluplara göre dine daha çok yönlendiren mimarlık üslubu.

Gazeteler:İnsan gazetelerden vazgeçmemeli.- Ama şiddetle de karşı çıkmalı onlara.

Edebiyat: Aylakların uğraşı.

Evrak Çantası: Koltuğunun altında bir evrak çantası taşımak insana bakan havası verir.

Canavarlar: Artık canavarlara rastlanmıyor.

Centilmen: Artık centilmen kalmadı.

Çatı: Bu sözcüğü resmi konuşmalarda kullanmalı:”Beyler bu çatı altında”. -Bir söylev verirken iyi etki bırakır.

Borsa: Kamuoyunun termometresi

Bellek: İnsan kendi belleğinden yakınmalı, hatta belleksiz olmasıyla böbürlenmeli.- Ama biri de çıkıp size düşünme yetiniz yok derse, o zaman bağırıp çağırmalısınız.

Bencillik: İnsan başkalarının bencilliğinden yakınmalı, kendi bencilliğinin farkına bile varmamalı.

Ahmaklar:Bizim gibi düşünmeyenler.


21 Ekim 2013 Pazartesi

Flaubert'in Papağanı, Julian Barnes

      “Ben, gününü büyük Güzellik güneşi altında ısınarak geçiren bir edebiyat kertenkelesinden başka bir şey değilim. Hepsi bu.” Gustave Flaubert
    İşte bu haftamı özetleyen cümle! Güneşin son kırıntılarını bünyemde toplarken bir edebiyat kertenkelesi gibi iyi edebiyatın -aslında çok iyi edebiyatın- keyfini çıkardım ve Flaubert'in Papağanı'nı ikinci kez okudum. Flaubert'i pek sevdiğimi daha önce söylemiştim. Bir de onu, Julian Barnes'dan okumak -tabi ki Serdar Rifat Kırkoğlu'nun çevirisi ile- çok, çok keyifliydi.

    Flaubert'in, Saf Bir Kalp hikâyesini yazarken model olarak kullandığı papağanın orijinalini bulmaya çalışan, amatör Flaubert araştırmacısı ve emekli doktor Geoffrey Braithwaite'ın anlatısı olan roman, Flaubert, edebiyat, hayat, gerçeklik, aşk ekseninde ilerlerken doktorun ve ölen karısı Ellen'in hikâyesiyle de zaman zaman kesişiyor. Peki kimdir Flaubert?
    Flaubert, Gustave; Croisset'in münzevisi. İlk modern romancı. Gerçekçiliğin babası. Romantizmin kasabı. Balzac'ı Joyce'a bağlayan dubalı köprü. Proust'un habercisi. İnindeki ayı. Burjuvalardan korkan burjuva. Mısır'da “Bıyığın babası”. Aziz Polykarpos; Cruchard;Quarafon; le Vicaire-Generale (Piskopos naibi); Binbaşı; Yaşlı Senyör; Salonların budalası.”
    Bu romandan sonra bir kez daha anladım ki gerçek sanat tesadüfen ortaya çıkmıyor. Onları yaratanlar hakikaten çok özel insanlar ve Flaubert'de edebiyatın, hatta uygarlığın başına gelen en güzel şeylerden biri.
    İnsanlık mükemmelleştikçe, insanın değeri azalıyor. Her şey yalnızca ekonomik çıkarların karşılıklı olarak dengelenmesine indirgendiğinde, erdeme yer kalacak mı? Doğa böylesine köleleştirilip de tüm özgün biçimlerini yitirdiğinde bu durum plastik sanatları nereye götürecek? Ve bunun gibi şeyler. Bu arada işler iyice karanlıklaşacak.”
    Ben, kendi sanat idealimde, insanın kendisini göstermemesi gerektiğini ve sanatçının yapıtında, Tanrı'nın doğada göründüğünden daha fazla görünmemesi gerektiğini düşünüyorum. İnsan hiçbir şey, yapıt her şeydir!”

    Şarabı, aşkı, kadınları ve zaferi ancak bir ayyaş, bir aşık, bir koca ya da ordu saflarında bir er olmamanız koşuluyla betimleyebilirsiniz. Yaşama katılırsanız, onu açıkça göremezsiniz: Ya ondan çok ıstırap duyarsınız ya da çok zevk alırsınız.”

          11 Ekim 2013 Cuma

          Hayatın Anlamı, Terry Eagleton


          Hava biraz soğudu mu demiştim?? Her zamanki gibi erken konuşmuşum. Buz gibi esen rüzgarın -bir nevi fırtına da diyebiliriz- günler sonra hız kesmesiyle nihayet burnumu dışarı çıkarmaya cesaret edebildim. Gerçi şikayetim yok. İstanbul'a gidip dört duvar arasına kapanınca bu soğuk günleri bile çok arayacağımı biliyorum.

          Esaret günlerimi, listemdeki ikinci kitabı tekrar okurken, altını çizdiğim satırları bir kez de fosforlu kalemle boyayıp, altını çizmediğim satırların da altını çizerek geçirdim. İçerik açısından ciltler dolduracak bir kitabı 127 sayfaya sığdırabilen Hayatın Anlamı'nın yazarı Terry Eagleton, bizde de çok sayıda kitabı yayımlanan edebiyat eleştirmeni ve düşünür.

          Eagleton, “Hayatın anlamı nedir sorusu hakiki bir soru mudur?” diyerek başladığı kitabında Wittgenstein'dan Shakespeare'e, Nietzsche'den pek sevgili Schopenhauer'a, Beckett'in oyunlarından Freud'un bilinçdışına renkli bir geçişle, bir miktar felsefe, az biraz edebiyat ve bolca ironi eşliğinde Hayatın Anlamını araştırıyor.


          Peki nedir hayatın anlamı? Belki Nietzsche'nin iddia ettiği gibi hayatın anlamı o kadar korkutucudur ki yaşamaya devam edebilmek için yanılsamalara ihtiyaç duyuyor ve bir kurmacanın içinde yaşıyoruzdur. Ya da belki Modernistlerin söylediği gibi varlığımızın hiçbir anlamı, amacı, hatta gereği yoktur. Hayat, Hegel'in söylediği gibi bize anlamsız, yanlış gelse bile aslında “görkemli bir tasarım”ın parçası olabilir ya da Eagleton'un “nemrut” olarak tanımladığı Schopenhauer'ın dediği gibi varoluşumuz, İstenç'in, bile, isteye kaotik ve anlamsız yarattığı bir durumdur öyle ki biz ”.. hayatlarımızın bir değeri ve amacı olduğunu düşünebiliriz; ama hakikat şudur ki yalnızca İstenç'in kendini yeniden ürettiği kör ve sonuçsuz sürecin zavallı araçlarıyızdır”. Wittgenstein'a göre eğer hayatın anlamı diye bir şey varsa bu “ne bir giz ne de çözüm” olabilir. Freud ise hayatın anlamını ölümde bulur. Nihayet “Eğer anlam insanın meydana getirdiği bir şeyse dünyanın kendi içinde anlamlı ya da anlamsız olacağını nasıl umabiliriz?” diyen Postmodernistlere bakacak olursak “anlam” zaten kendi içinde epey problemlidir.

          (...)belki de hayatın hepsi de geçerli olan, farklı ve bazıları karşılıklı olarak çelişen birtakım amaçları vardır. Veya hayat belki zaman zaman amacını aynen bizim yaptığımız gibi değiştiriyordur. (... )Peki ya hayatın aslında bir amacı varsa ve o bizim kendi tasarılarımıza aykırıysa?
          Ya da
          Peki ya hayatın bir anlamı varsa ama onu bilmemek bizim için daha uygunsa? Hayatın anlamını bulmayı, gerçekleştirmeye değer bir şey gibi düşünmeye eğilimliyiz, ama ya bu bir hataysa? Veya gerçek, bizi taşlaştıran bir ucubeden başka bir şey değilse?”

          Tabi ki sadece düşünürlerin değil biz fanilerin de söz hakkı var Hayatın Anlamı üzerinde. Biz de hayatın anlamı nedir sorusu karşısında ilk aklımıza gelenleri sıralar, mutluluk, aşk, sevgi, başarı, güç vs gibi pek çok cevap verebiliriz. Ama Eagleton'ın tezlerini okuduktan sonra bu kavramlar üzerine bir kez daha düşünmek gerektiğini anladım. Ayrıca takıntılı olduğum “Hayatın anlamı tüccarları” ve “(...)doğru tekniklerle bir ay gibi kısa bir sürede anlamsızlıktan sıyrılmanızı garanti” eden “ruhani masörler” hakkında da şahane fikirleri var yazarımızın. Eee ne de olsa aklın yolu bir!

          Aslına bakarsanız kitapta altı çizilmedik, fosforlu sarıyla boyanmadık cümle bırakmadığımdan haliyle buraya da yazmak istediğim milyon tane şey var ama daha fazla uzatmadan, bence bu kitabı kaçırmayın diyerek Eagleton'nun cümleleriyle bitireyim;
            Sonuçta, bir insanın hayatın anlamını niye bilmek “istemesi” gerektiği sorusunu daima sorabiliriz. İnsanlar hayatın anlamını bilmenin daha iyi bir hayat sürmelerine yardımcı olacağından emin midir? Ne de olsa insanlar, bu sırra ermeden de mükemmel biçimde hayatlarını sürdürdü. Veya belki öteden beri bunu bilmeksizin hayatın sırrına vakıftılar. Belki de hayatın anlamı nefes alıp vermek kadar basit ve farkında olmaksızın şu anda yapmakta olduğum bir şeydir. Peki ya saklı olması bir yana gözümüzün önünde olduğu için anlaşılmazsa? Hayatın anlamı belki peşine düşülen bir amaç ya da dibi taranan bir gerçeklik yığını değil, yaşamak ediminin ta kendisinde ya da belli bir yaşam tarzında dile gelen şeydir. Sonuçta bir anlatının anlamı, onun yalnızca sonu ya da gayesi değil anlatının kendi sürecidir."

          2 Ekim 2013 Çarşamba

          Ömür Boyu Esenlik, Pascal Bruckner



          Havanın limonata gibi tatlı, denizin ve güneşin ılıcık olduğu sahillerden sesleniyorum. Herkesler çoktan tatili bitirmiş iş, güç başına dönmüştür herhalde ama bugünlerde Akdeniz hakikaten tadından yenmiyor dostlar.

          Geçen sene saçma bir şekilde, hangisini okumak istediğime karar veremediğimden iki haftalık tatil için bir valiz dolusu kitapla yollara düşmüş ama denizdi, güneşti, uykuydu derken valizi açmaya bile fırsat bulamadan İstanbul'a dönmüştüm. Bu yıl kendi çapımda bir zeka pırıltısı göstererek okuyacağım kitaplardan çok okuduğum halde bir türlü blog'a yazma fırsatı bulamadıklarımı aldım yanıma. Bir şekilde yazarım diyordum ama kemiklerimi eylül güneşinde ısıtırken fırsat bulup da iki kelam edemedim. Neyse nihayet bugün hava biraz soğudu, azıcık yağmur yağdı da suçluluk duygumu hafifletmek için PC başına geçebildim.

          İlk sırada Pascal Bruckner'ın Ömür Boyu Esenlik'i var. Bruckner, modern insanın mutluluk kavramını sorguluyor. Anı Yaşa! Kendini Gerçekleştir! Kendin Ol! sloganlarının baskısı altında ezilen, gündelik koşuşturma içinde anı yaşayıp yaşamadığını, yeterince mutlu olup olmadığını, yeterince kendi olup olamadığını sorgularken hayatı ıskalayan biz insancıklar için bazı gerçeklerin altını çiziyor. Mutluluğun tarihine kısa bir bakış atıyor ve zaman içinde değişen kavramın bugün bizi sürüklediği karmaşadan bahsediyor.
          Mutlu olun! bu sözün sevimli görüntüsünün altında daha paradoksal daha korkunç bir emir yok mu? İnsan mutlu olup olmadığını nasıl bilebilir? Mutluluğu kim ölçüyor? Neden mutlu olmak gerekiyor ve neden bu tavsiye bir zorunluluk haline alıyor? Acınacak halde beceremediğini itiraf edenlere nasıl bir cevap verilmeli?”

          Depresyonun ve şu aralar popüler olan tükenmişlik sendromunun ne denli sık yaşanan sorunlar haline geldiğini gördüğümüzde bir yerlerde yanlış yaptığımızı düşünmeye başlıyoruz. Başarı=Mutluluk denkleminin gerçekçi olmadığını anladığımızdan beri eşitliği sağlayacak başka seçenekleri deniyor ama her seferinde biraz daha hayal kırıklığına uğruyoruz.

          Tüketim çağının bize yazdığı reçeteler can sıkıntımızı arttırmaktan başka bir işe yaramıyor. Hayatımızı adadığımız şeyleri elde ettiğimiz anda aslında bizi mutlu etmediklerini fark ediyoruz. Ve işin acı tarafı yeni dünya düzeninde bunların tek suçlusu da biziz. Bruckner, fazlaca anlam yüklediğimiz ve karmaşık hale getirdiğimiz mutluluk kavramının bizi baskı altına aldığını, bir parça da hayatımızı kararttığını söylüyor. Hatta “biz muhtemelen, insanları mutlu olmadığı için mutsuz eden ilk toplumları oluşturuyoruz.” diyerek işi bir adım ileriye götürüyor.

          Durumumuz pek iç açıcı olmasa da tamamen ümitsiz de değil. Aslına bakarsanız okudukça sakinleştiğimi fark ettim. Nasıl olsa Bruckner'ın söylediği gibi “...varoluş,sonsuz olanaklar açısından bakıldığında hep fazla kısa ama bitmek bilmeyen bir zaman dilimidir. Geldiğinde hep kaçıracağımız ve geçtiği andan itibaren hep daha fazlasına ihtiyaç duyacağımız ek zaman ihtiyacımız vardır.” ki debelenmeyi bırakıp belki de en başta kabul etmemiz gereken de budur. Ama “Özellikle mutluluktan daha önemli olmak üzere yalnızca yaşama zevki, burada, yeryüzünde geçici, saçma bir macera içinde bulunma hazzı vardır.” ki bunu her nefes aldığımızda hatırlamamız gerekir. Ve bence “...yaşamı sadece mutlu olmak istemeyecek kadar çok seviyorum.” diyebilmek bu garip ve faydasız, varlığımızı değersizleştiren düzenden kurtulmak için iyi bir başlangıç olabilir.