19 Nisan 2010 Pazartesi

Fidel’in Yüzünden, Julie Gavras


2006 yapımı “Fidel’in Yüzünden” Fransız-İtalyan ortak çalışması. Ünlü yönetmen Costa Gavras’ın kızı Julie Gavras, ilk filminde, arkadaşı Domitilla Calamai’nin aynı isimli romanını sinemaya aktarmış. Julie Depardieu ve Stefano Accorsi’nin de rol aldığı filmin başarısında, binlerce aday arasından seçilen ve sergiledikleri oyunculukla hayranlık uyandıran Nina Kervel-Bey (Anna) ve Benjamin Feuillet’in de(François) büyük payı var.

70’li yıllarda Fransa’da geçen hikâye, dönemin politik ve sosyal hareketlerin ortasında kalan, sekiz yaşındaki Anna’nın yaşadığı değişimi anlatıyor.

Katolik eğitimi alan ve burjuva standartlarıyla büyüyen Anna, anne ve babasının komünist olmasıyla başlayan yeni yaşantısını anlamaya çalışırken alışkanlıklarına veda etmek, doğru bildiklerini yeniden sorgulamak ve yeni yeni kavramlar öğrenmek zorunda kalıyor.

Mickey Mouse ve Pamuk Prenses faşist mi, din derslerine girmeli mi girmemeli mi, topluluk ruhuyla koyun davranışının farkı ne, kürtaj ne demek, komünistler kim, iyi olan Allende miydi, Franco mu, kim nükleer savaş istiyor, itaat mi özgürlük mü, bazı şeyler gizli mi kalmalı yoksa her şey konuşmalı mı, zenginlikler bölüşülmeli mi, bire alıp beşe satmak kötü müdür? Ve başka başka sorular Anna’nın aklını karıştırıyor, düzenli hayatını değiştirmek zorunda kalmak onu kızdırıyor.


Anna, tutunacak bir şeyler aramaktadır ama etrafındaki insanların farklı yorumları işini hiç de kolaylaştırmaz. Anneannesi ve dedesi, anne ve babasından farklı düşüncelere sahiptir. Ailedeki politik değişimi de yansıtan dadıları, birbirinden çok farklıdır; İlki, ülkesi, Küba’dan ayrılmak zorunda kalmasından dolayı Fidel’i ve komünistleri suçlarken, ikinci dadısı Yunanistan’dan ve üçüncüsü de Vietnam’dan, komünist oldukları için kaçmak zorunda kalan kadınlardır. Dünyanın oluşumu gibi temel bir konu hakkında bile okuldaki öğretmenleri de dahil herkesin farklı bir hikâyesi vardır. Kim haklıdır, doğruyu kim söylemektedir ?

Peki 68 hareketine katılmayan babası neden şimdi Şili'ye destek vermektedir? Daha önce yanılmış mıdır ya da bu kez yanılmadığını, değiştirilmesi gereken şeyler olduğunu nereden bilmekte ve bildiklerinin doğruluğundan nasıl emin olmaktadır?

Yetişkinler olarak, kendimize sıkça sormaya ihtiyaç duyduğumuz bir soru sayılmaz bu son cümle. Büyük ihtimalle bir çoğumuz, Anna gibi alışkanlıklar üzerine kurduğumuz dünyamız yıkılsa ve hatta işin acı tarafı, kocaman insanlar olarak, Anna’nın babasının yaşadığı gibi bizi etkileyen bir olay karşısında hayatımızı değiştirmeye karar versek dahi bu soruyu sorma gereği duymayacağız.

16 Nisan 2010 Cuma

Bir Delinin Anıları, Gustave Flaubert


On yedi yaşında bir gencin anılarından ne beklenir? Yazarı Flaubert olunca elbette pek çok şey. Klasik bir roman sayılmaz “Bir delinin anıları”, biraz düşünceler, biraz yorumlar, anılar ve çağının gidişatına dair eleştiriler var içinde.

Şimdi saçmalayarak kendimi oyalamam gerekiyor. Flaubert hakkında yazmanın zor yanı onun romanlarından bahsetmekten çok her cümlesini yeniden yeniden yazmak, yazarken onların tınısını tekrar duymak üzerlerinde tekrar düşünmek istemem. Korkuyorum çünkü bir kere yazmaya başlarsam biliyorum arkası gelecek ve bütün kitabı buraya alıntılayıvereceğim. Nietzsche, doğmadan altı yıl önce yazmış Flaubert “Bir delinin anıları” nı. Roman yazmaya karar vermeseymiş, Nietzsche’nin tahtında bugün Flaubert’i görmemiz hiç de sürpriz olmazmış. Gerçi öyle bir durumda onun yerinde oturacak başka biri çıkarmıymış çok emin değilim.

(saçmalamaya devam...) Süslü, tumturaklı laflara, beş kez okusamda bir anlam çıkartamadığım cümlelere romanlarda sık sık rastlarım. Ahenkli ama boşturlar hatta çoğu zaman bir mana vermeye çalışmaktan yorgun düşer o satırları atlarım. Galiba bazıları, şimdi benim yaptığıma benzer şekilde sayfayı doldurmaya çalışırken söyleyecek bir şey bulamadıklarını saklayabilmek için ya da söylemek istediklerini nasıl ifade edeceklerini bilemediklerinden lafı dolandırır dururlar. Düşünce sahibi olmak yazın insanı olmanın birinci koşulu olmalı. Bir iki karakter yaratıp onları belli kalıplar içinde birbirleriyle çarpıştırırken, araya birkaç şık ama fikirsiz, kerameti kendinden menkul, ucu bir yerlere dokunmayan cümleler eklemek ve buna roman demek okuyucuyu yani beni kendimden şüpheye düşürmek büyük haksızlık oluyor. Her kim bir fikrim var diyorsa açık açık yazmalı ama ya roman olmalı bunlar ya da şiir. İkisi birbirine karışmamalı. Ne bileyim romanın içine şiir yakışmıyor sanki.

Flaubert hem fikir hem cümle sahibi yazarlardandır. Cümlelerini oluşturan her kelimenin tınısı diğerleriyle uyumludur özenle seçilmiş gibidir. Yüksek sesle okuduğunuzda kulağınızı tırmalayan tek kelimeye rastlamazsınız. Malesef çeviri hataları da bu yüzden çok göze batar. Cümleleri ahenklidir ama romanın içine eklenmiş şiirler gibi, duygusal bir yazarın arada bir coşup taşmaları gibi değildir. Hepsinin hedefi bellidir, içleri öyle doludur ki takılıp kalırsınız. Kırk yıl düşünsem bunu böyle anlatamam dersiniz. Her satırda, yazarın, özen, dikkat, emek ve zekasının izleri görülür. Romanlarının karakterleri ve kurgusu üstüne de sayfalarca konuşulabilir, cümlelerindeki özen kurguda da kendini gösterir. Karakterleri, bu çok katlı yapının içinde bir birleşir bir ayrılırlar. İşte böyle severim kendisini.

Flaubert’in ilk romanını da aynı beklentiyle okudum. Bir iki yerde kendisini tekrar etmiş olsa da anlatıda olgun Flaubert’in cümlelerinin izini sürmek mümkün ama benim için ilk romanı okumanın getirisi, onun insanlık kavramını çözümleyiş biçimini ve diğer romanlarındaki karakterleri oluştururken bu çözümlemeleri nasıl kullandığını keşfetmenin verdiği zevk oldu. Her roman yazarının derdi vardır insanla, en azından ben öyle umuyorum ama Flaubert tek tek insan örneklerini değil insanlığı eritir karakterlerinin içinde, yumurtayı, şekeri, unu karıştırır sonra onu istediği kalıba döker, bu bazen Emma olur bazen Frédéric ama aslında birbirine benzerdirler çünkü her ikisi de insanlıktan nasibini almıştır.

“Demek ki insanın etrafında sadece karanlıklar vardır;her şeyin içi boştur ve o sabit bir şey ister; bu devasa belirsizlikte kendi kendine yuvarlanır ve durmak ister; her şeye tutunur ve her şeyi eksiktir:Vatan, özgürlük, iman, Tanrı, erdem; bunların hepsini almıştır ve bütün bunlar elinden düşmüştür;kristal bir bardağı elinden düşüren ve sebep olduğu parçalara gülen bir deli gibidir.”

13 Nisan 2010 Salı

Aşk-ı Memnu Nasıl Kurtulur?



İlk bölümlerden itibaren türlü türlü eleştiriye maruz kalan, belli sahneleriyle gazetelerin baş köşelerini süsleyen, hatta şifreli dizi yayınlarını bile gündeme getirip, meclis kulislerinde tartışma konusu olan Aşk-ı Memnu dizisi nihayet akla karayı ayırıp, imajı doğrulttu. Hem de canavar anne Firdevs hanım sayesinde. Artık herkesin içi rahatlamıştır umarım, "aşkı arayan bir aşk hikâyesi" sonunda aşkı buldu.

Nasıl mı? Altmış yedinci bölümdeki hayranlık verici performansının kaçınılmaz sonucu olarak Firdevs hanım yayımlanan son bölümde muradına erdi, zengin, yaşı yaşına uygun damat adayından evlenme teklifi almayı başardı. Dizi boyunca yılların getirdiği tecrübe ve bilgi birikimini kızlarına da aşılamaya çalışan Firdevs hanımın dilinde tüy bitmişti ki sonunda anlatmakla olmuyor, asıl mevzuyu ne kızlar ne de izleyici anladı, en iyi yol uygulamak diyerek işin başına geçip, Viyana’ ya tatile gittiği “playboy” ’la aralarında geçen diyalogla, “mutlu bir yuvaya” giden yolu herkese gösterdi.

Altmış yedinci bölümde, Firdevs hanım ve Çetin Özder’ i Viyana’daki otel odalarına yerleşirlerken görmüştük. Tabiki ayrı odalarda kalıyorlardı.



Sahne 1: Firdevs hanım tüm şıklığıyla kavalyesinin odasının kapısını çalar. Çetin Bey de tüm zerafetiyle onu karşılar, içeri giren Firdevs hanım akşam yemeği için hazırlanmış masayı görünce biraz şaşırır zira kendisi Viyana gecelerine akmayı planlamaktadır. Şampanyasını içerken ipleri ele almanın, playboy’a kimin patron olduğunu göstermenin vaktinin geldiğini anlar. Hemen muhabbeti İstanbul’da kendileri hakkında çıkarılabilecek dedikodulara getirir. Oysaki dedikodular Çetin Bey’in umurunda değildir.

Birinci ders: Kadın ve erkeğin toplum içindeki konumları birbirinden farklıdır, dolayısıyla çıkabilecek dedikodular erkeği ilgilendirmez, o klasik el ve kir meselesini hatırlamak bu sahneden çıkarılması gereken ders için yeterlidir.

Nitekim haklarında çıkacak söylentiler Firdevs hanımı çok endişelendirmektedir, yanlış anlaşılmasın aslında kızlarını ve damatlarını düşünmekte, onların sıkıntıya girmesini istememektedir.

İkinci ders: Kadının hayatı özel değil kamusal alana aittir. Kızları, oğulları, damatları ve her nevi hısım akrabayı ilgilendirir. Kadın, adımlarını bu kimseleri düşünerek atmalı, ayağını denk almalıdır. Karşısındaki erkeğe de çöpsüz üzüm olmadığını, sorumlulukları olduğunu bildirmelidir.

Firdevs hanım adamın yakasını bırakmaz; Çetin bey tüm bu sorumluluklardan muaftır, onun hakkında çıkacak dedikodu, “dünyayı dördüncü kez dolaşırken İstanbul’daki günlerini Firdevs Yöreoğlu’yla renklendirdiğinden” ibaret kalacaktır, oysa ki kendisi için durumun farklı olduğunu, kullanılıp atılan kadın konumuna düşeceğini uygun dille anlatır. Mesaj yerine ulaşmıştır. Bu cümlelerin ardından evlilik fikri aniden dökülüverir, kibarca namus düşmanı konumuna getirildiğinden erkeklik gururu atağa geçen playboy’un dudaklarından. Artık geri dönüş mümkün değildir. Evlilik teklifini garantileyen Firdevs hanım hemen atlamaz ne de olsa yılların tecrübesine sahiptir. Çok önemli bir karar olduğunu söyleyerek işi ciddiye aldığını, daha çok yolumuz var cümlesiyle de teklif ne kadar geç gelirse Çetin bey’in de amacına o kadar geç ulaşacağını anlatır. Pırlanta yüzük olmadan bu teklif gibi şeyi ciddiye almayacağını gösterir, üstelik , “Ah herkes nasıl da şaşırır” gibi yorumlarla adamcağızı gaza getirir.

Üçüncü ders: Evlenme teklifinin üstüne atlamak, çok hevesli görünmek, yüzüğü parmağına takmadan bir adım ileriye gitmek kadın için geri dönülmez bir hatadır. Bihter-Behlül durumunda olduğu gibi seni seviyorumlar, aşığımlar hiçbir zaman yüzüğün getireceği güvenliği getirmez. Erkeğin iltifatlarının, ilan-ı aşkının ciddiyeti pırlantanın büyüklüğüyle orantılıdır. Kadının vazifesi, evlenme teklifini ve yüzüğü alıncaya kadar sabırlı olmak, adama da başka türlü ciddiye alınmayacağını hissettirmektir. Eğer yaşını başını almış dul bir "kadınsanız" sizin için bu kadarı yeterlidir ama eğer on sekizinde genç bir "kızsanız" o zaman yüzük de yeterli olmaz, nikâhı beklemek gerekir ki dizimiz bu durumu Nihal örneğiyle açıklamaktadır.


Sahne 2: Ertesi gece Çetin bey ve Firdevs hanım yemektedirler. Firdevs hanım dinlediği müzikle kendinden geçmiştir, kadının bu zayıf anından faydalanmak isteyen Çetin bey, kocaman taşlı bir yüzük çıkarıp Firdevs hanımın parmağına takarken “hayatımın müziği olmanı istiyorum” der. Firdevs hanım da müziğin etkisiyle mi yoksa pırlantanın büyüklüğü yüzünden midir bilinmez hemen “Peki” der. Sonra yelkenleri çarçabuk suya indirmekten rahatsız olan Firdevs hanım, otele dönerlerken, son bir uyarı yapar. Çetin bey’in durumu anladığından emin olmak istemektedir “Zor bir kadınım biliyorsun değil mi?” der, Çetin bey’de “Onun için seni seçtim” der. Herşey kontrol altındadır. Sabah olduğunda, Çetin bey, yemek esnasında sık sık zoom yapılan Firdevs hanımın küpelerini kendi yatağının başucundan alır ve onlara sevgiyle bakar.


Dördüncü ders: Zor kadınlar her daim kazanır. Kolay “elde edilenler”, bir kenara atılmaya mahkumdur çünkü erkekler zor kadınları tercih ederler. Erkeklerin genlerine kazınmış avcı içgüdüleri harekete geçirilmelidir ki kadının değerini algılayabilsinler malesef başka türlüsü dünya güzeli olsanız da işe yaramaz. Bihter gibi değil Firdevs gibi olunmalıdır ki bu da sadece iki bilemediniz üç sahnenizi alır. Biraz sabır, biraz da tecrübeyle yola gelmeyecek playboy yoktur.

Romanda da buna benzer bir ders vardır. Hatırladığım kadarıyla, Bihter’i, kendisinden ummadığı bir başarıyla kolayca “yoldan çıkartan” Behlül kısa zamanda kadından sıkılmış, daha zor olsaydı keşke diye düşünmüş ve ardından yeni maceralara yelken açmıştır. Dizide ise konu bambaşka bir yere gittiğinden, Firdevs hanım devreye sokularak ana konuya dönülüp, kadın milletinin böyle mühim bir dersten mahrum kalmaması için gereken yapılmış.

Roman türünün ilk örneklerinden sayılan “Pamela” ile başlamış “zor kadın olmanın faydaları” teması ve yüzyıllardan beri de en popüler roman konularından biri olmaya devam etmiş. Her milletten roman yazarları, pek çok olasılıkla ele alıp yorumlamış mevzuyu, zafiyet göstermemeleri, daima zoru oynamaları konusunda kadınları uyarmak için ellerinden geleni yapmışlar. Bir süre önce Daniel Defoe’nun Moll Flanders’ ını okumuştum. Benzer yorumlar bu romanda da bir kadının hemcinslerine verdiği tavsiyeler biçiminde aktarılıyordu. Yayımlandığı tarih ise 1722 !!

Şöyle diyor Moll Flanders atlattığı binlerce badireden sonra anılarını yazarken:

“Erkeklerin bizim aramızdan seçim yapma şansının daha fazla olduğu doğru olabilir, aynı zamanda kendilerini küçük düşüren, ucuz, kolay elde edilebilir, bir teklif gelmesini sabırsızlıkla bekleyen kadınlar olduğu da doğrudur; ancak elde edilmeye değer bir kadınla evlenmek istiyorlarsa onları yalnızca erişilmesi güç kadınlar arasında bulacaklardır. Bayanların yapması gereken şey, sıradan kurlarıyla kadınları kolayca elde edebileceğini zanneden ve kadınların hepsini çağırdıkları anda yanlarına koşacak değerde gören erkeklere umduklarından daha güç ulaşılabilir “görünmektir”, böylesi kadınlar bahsettiğimiz anlamda yetersiz olan kadınlardan daha fazla tercih edileceklerdir.

Şurası kesindir ki bayanlar, erkekleri mesafelerini koruyarak, aşık rolü oynayanlara hafife alınmalarının kendilerini kızdıracağını hissettirerek ve Hayır demekten korkmadıklarını göstererek kazanırlar.” (Daniel Defoe, Moll Flanders)

Defoe, bu cümleleri 1722’de yazdığı romanda bir kadına söyletmiş, Aşk-ı Memnu dizisi de 2010 yılında Firdevs hanımla uygulamalı olarak anlattı. Her iki yorumda da anahtar kelime “görünmek”, ne Moll Flanders ne de Firdevs Yöreoğlu kendi deyimleriyle "zor kadınlar" olmasalar da zor kadını oynamanın, öyle görünmenin yararının farkındalar.

Peki bu tema neden bu kadar önemli? Neden her kadın nesli bir biçimde bu eğitimden geçiriliyor? Daniel Defoe bir yana, Aşk-ı Memnu senaristleri, Halid Ziya’nın romanını yeni bin yıla uyarlarken, orjinalinden böylesine uzaklaşmışken bile aynı dersi yeniden vermekle ne gibi bir amaç taşıyor olabilirler?

Son sahne: 1722-2010 “Güneşin altında yeni bir şey yok”

6 Nisan 2010 Salı

"Korkularımız Aklımızı Boğar"


Film izlemek böyle sıcak, pırıl pırıl bir günde yapılacak en kötü uğraş olsa da bu film, güzel havada evde oturmanın getirdiği suçluluk duygusunu kolayca sildi. Atmosferi ve oyuncuları çok etkileyiciydi, sadece Almanca çekilseydi-bu kadar çok insanı Almanca konuşturmak sanırım zor olurdu- daha vurucu olacağını düşündüğüm, 2003 yılı yapımı “Hitler, The Rise Of Evil”in yeniden hatırlanması gereken yılları ve karakterleri başarıyla yansıttığını, özellikle de bir türlü anlayamadığım "insanlar nasıl olmuş da böyle bir delinin peşinden  gitmişler" sorunun cevabını açıkça verdiğini söyleyebilirim.  

Film, Edmund Burke’ın “Şeytanın zaferi için gerekli olan tek şey iyi insanların hiçbir şey yapmamasıdır” sözleriyle başlıyor. Sahneler ilerledikçe cümlenin gerçekliğine her an daha fazla tanık oluyorsunuz.

Adolf Hitler’in çocukluk yılları, gelecek pek çok şeyin habercisi niteliğinde. Babası, ki aynı zamanda büyük amcasıdır, o daha çocukken ölür ve zaten nefret ettiği babasının ölümü etkilemez Adolf’u. Annesi hastalandığında, onu kariyerine engel olmaya çalışmakla suçlar. Ressam olmak istemektedir ama sanat okuluna yaptığı başvurular “çizdiği insanlar binalara benzediği, içlerinde yaşam olmadığı” için reddedilir. Babasından miras kalan parayı almak için biraz beklemesi gerekiyordur bu arada sokaklarda yatar, aç gezer, çalışmayı düşünmemesine rağmen içinde bulunduğu durumdan yahudileri sorumlu tutar. 1914’de Birinci Dünya savaşına katılır. Er olarak girdiği orduda onbaşılığa terfi eder, zorla bir madalya sahibi olur.

Savaş bittiğinde Adolf kendisine teklif edilen görevi kabul eder. Sayıları artmaya başlayan siyasi grupların arasına karışarak muhbirlik yapacaktır. Alman işçi partisinin toplantısına katılır ve onların söylemlerini yetersiz bulup yaptığı çıkışla dikkati çeker. İlk konuşmasını 1919’da yapar. Dinleyici kitlesi sürekli büyümektedir. Milliyetçi söylemleri, yahudi ve komünist düşmanlığıyla yeni taraftarlar kazanır.

İşlenmemiş bir elmas olarak tanımlanan Hitler, demokrasiye inanmayan ve Almanların liderlikle yönetilmesi gerektiğini düşünen, lider olacak kişinin de kendileri tarafından kolayca idare edilecek biri olmasını tercih eden para babaları tarafından desteklenir. Böylece askeri birlik kurar hemen ardından da parti liderliğini ele geçirir.

Daha sonra tehlikeyi görüp muhalif yazılar yazacak gazeteci Fritz Gerlich’in bile başlangıçta ilgisini çeker. Adof Hitler, insanlarda yeni bir umut yaratmıştır, iyi bir gelecek umudu ama kısa süre içinde kendini göstermeye başlayan şiddet geleceğin öyle sanıldığı gibi refah ve huzur vaadetmediğinin belirtisidir.

Başarısız darbe girişiminden sonra yüksek ihanetle suçlanan Hitler’in mahkeme salonundaki konuşması hakimi bile etkiler. Yargılanmasının ardından bir süre hapis hayatı yaşar ama rahatı yerinde olan Adolf bu süreyi kendi hayat hikâyesini yazmak için kullanır, tabiki oldukça değiştirerek. Beş yıllık hapis cezası dokuz ay sonra şartlı tahliye ile son bulur.

Filmin ikinci kısmında politikanın ne menem bir şey olduğu, çıkar ilişkileri, olmazsa tehditle kurulan düzenin nasıl işlediği gözler önüne seriliyor. Nazi gazetesi çıkararak halkı kendi saflarına çekmeye çalışan Hitler, muhalif gazeteleri de susturur. Gazeteci Fritz'e göre depresyona gireceği haberleri, gerçekleri, bir şey yapmalarını gerektirecek olayları duymak istemeyen halk, gazetelerde yayımlanan saçma sapan haberlerle oyalanmaktadır. Hitler, yayınları ve konuşmalarıyla insanlara boş umutlar dağıtmaya, onları uyutmaya devam ederken yahudilere ve muhaliflere yapılan baskı ve şiddet giderek artar. Nazi'ler 1930’ da seçimlere katılarak mecliste 107 sandalye kazanır. Kısa süre içinde, kuralları ve insanları kendi yararına kullanan Hitler, politik oyunlarla hem mecliste çoğunluğu hem de şansölyeliği elde eder.


Şiddeti haklı kılma niyetiyle meclis binasını yaktırmasından hemen sonra demokrasiye saldırı olduğu gerekçesiyle kişisel özgürlük haklarının, konuşma yapmak, toplantı, dernek ve basın özgürlüklerinin geçici süreyle askıya alındığını, telefon ve posta hizmetlerinde gizlilik haklarının kaldırıldığını, bundan sonra tüm yasamanın hükümet tarafından yapılacağını, anayasal değişiklik yapma hakkına hükümetin sahip olduğunu bildiren konuşmasını yapar.

Hitler artık durdurulamayacak bir noktaya ulaşmıştır. Hükmü altına alamadığı eski yandaşlarını birer birer öldürür, kendisi için tehdit oluşturanları, haklarında suçlama bile yapmadan hapishanede tutar, bunun tepki çekmesi üzerineyse toplama kamplarına gönderip onları yok eder ve 30 Nisan 1945’de Berlin’de intihar edinceye kadar milyonlarca insanın ölümüne neden olur.

Açlıkla yüz yüze gelmiş ya da getirilmiş umutsuz halkın ve sadece kazanacakları parayla, çıkarlarını düşünen zenginlerin, gerçeklere gözlerini böylesine kapatması; başlangıçta piyon olarak gördükleri bir adamın, hayata geçmesi imkansız sanıldığından ciddiye alınmayan fikirlerinin, elli milyondan fazla insanın ölümüne neden olması akıl alır gibi görünmese de olabiliyormuş demek ki. Gazeteci Fritz’in de söylediği gibi "hiçbir şey yapmayarak yapabileceklerinin en kötüsünü yapan" sade insanların omuzlarında göz göre göre yükselmiş yüzyılın en acımasız katili.

 “Hitler, Kötülüğün Yükselişi” tarih tekerrürden ibarettir uyarısı yapan başarılı, izlenmeye değer bir film olmuş.

2 Nisan 2010 Cuma

Görünmeyen, Paul Auster (Spoiler)


Yeni kitabını kendi içinde değerlendirecek kadar Auster romanı okumadım, en iyisi bu mudur bilmiyorum ama Timbuktu’dan sonra gaza gelip kedicime okuma öğrenmesi için uzunca süre işkence ettiğimden yazarın hayranlarından olduğumu rahatça söyleyebilirim. Görünmeyen’i okumaya niyetlenmem de bu hayranlığın sonucuydu. Akıcı cümlelerle örülmüş romanı kendi standartlarıma göre oldukça kısa sayılacak bir sürede bitirsemde bu kez, Paul Auster’ın dil kullanımındaki ustalığını kurgu ve hikâye yaratımında gösteremediğini düşünüyorum. Romanın ilk sayfalarında başlayan şaşkınlığım sonuna kadar da aynı şiddette devam etti. Mesela, 20’li yaşlardaki Adam Walker isimli ana karakterin, siyasal bilimler hocası olan Rudolf ve sevgilisi Margot’yla bir partide tanışıp sonra da onların evine yemeğe gittiği sahneyi, bir süredir süründürdüğüm Hınç Ayları (Pascal Bruckner) ve Abanoz Kule’nin (John Fowles) girişiyle fena halde benzettim. Genç, yakışıklı, kendisine sunulanları reddetmeyecek kadar da alçakgönüllü erkek kahraman ve yeni tanıştığı garip çift yani güzel, çekici genç bir kadınla, onun orta yaşı geçmiş ya da yaşlı diyebileceğimiz sevgilisi/kocası. Yazar dayanışması ya da birbirlerine yaptıkları bir tür gönderme midir yoksa bu aşk üçgeni teması mı çok popüler anlayamadım.

Romanın ilerleyen bölümlerini de konu itibariyle fazlaca yavan buldum. Ensest ilişkisi Adam’ın hayatının gidişatını pek de etkilemişe benzemediğinden hikâyenin içine sonradan yapıştırılmış bir ayrıntıymış gibi geldi. Gerçi romanda böyle bir ilişkinin olmama ihtimali de veriliyor ki bu kadar havada kalan bölümün fantaziden ibaret olması daha mümkün nitekim uzun bir yer ayrılan ensest ilişkinin taraflarından Gwyn hakkında güzel vücut hatlarından, sevdiği birkaç yazardan ve sonrasında sahip olduğu torunlarından başka bir fikir edinemiyoruz. İnsan hayat hikâyesini yazarken en büyük aşkını, her şeyi paylaştığı insanı böyle mi anlatır?

Cinayet vakası ise Adam'da takıntı haline gelmiş görünse de, onu asıl etkileyenin, gözleri önünde bir adamın öldürülmesi değil, suçlunun bu kadar kolay kaçabilmesi olduğunu düşündüm. Rudolf gibi önemli bir karakterin, siyasi fikirlerini tatsız ve tutarsız şekilde açıkladığı için zaten yeterince korkutucu ve rahatsız edici olduğu varsayılarak gerektiği kadar yoğunlaştırılmaması ve entel karaktere bir de gizli bağlantıları olan casus izlenimi verilmesi fazlaca abartılıydı. Rudolf eğer gerçekten bu kadar güçlüyse neden Adam’dan kurtulmak için odasına uyuşturucu koydurmaktan daha enteresan bir yol bulmadı diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Sanırım Adam’ı incitmek istemiyordu. Üstelik bu korkunç Rudolf, evlenmek üzere olduğu kadının kızını (Cécilé) Adam’ la tanıştırdı ve onların sevgili olabileceklerini düşündü. Katil olduğunu bilen ve kendisini ele veren birini kontrol etmek için bu kadar saf ve komik bir yol seçmek Rudolf’a yakışmadı. Belki iyi niyetli görünerek kendisini temize çıkarmak istiyordu ama onun böyle bir risk alacak kadar tecrübesiz olmasına akıl erdiremedim. Ne diyebilirim ki ben hiç korkamadım Rudolf’tan.

Romanda bol bol kullanılan entellektüel muhabbetlerin arasında Descartes hakkında da bir yoruma rastladım. Cümlelerin sahibi Héléne (Rudolf’un evlenmeyi planladığı kadın) konuşma bozukluklarının tedavisiyle uğraşan, konuşma terapisti, aktaransa kahramanımız Adam Walker.

“..., Dil olmadan düşüncenin var olamayışı ne kadar ilginç, değil mi? diyor; Dil de beynin bir işlevi olduğuna göre, dil -yani simgeler aracılığıyla sözcük oluşturma yetisi – bir anlamda insanın fiziksel özelliğidir diyebiliriz, bu da şu eski beyin-beden ikiliği görüşünün saçmalığını kanıtlar, öyle değil mi? O halde adieu Descartes. Beyin ve beden bir ve tektir.”

Sorun, Descartes’in gerçekte “beyin ve beden” ayrımı değil “zihin ve beden” ayrımı yapmış olmasından kaynaklanıyor. Romanın orjinalini görmedim ama beyin için kullanılan kelime “mind” sa kastedilen şey beyin değil zihindir. Ve eğer kelime “brain” se o zaman yazar, Descartes’in tezini aktarırken hata yapmıştır.

Yanılmıyorsam, Descartes, zihin ve bedenin ayrı tözler olduğunu, bedenin makine gibi çalıştığını ama zihnin fizik kurallarına bağlı olmadığını, beyin epifizinin, zihin (mind) ve bedenin kesiştiği nokta olduğunu söyler. Zihin, bedene bir yerde dokunsa da onunla bir değildir. Bu açıdan bakınca “beyin ve beden tektir” cümlesine, beyin epifizinin insan vücudundaki yerini bilen Descartes’ın da itirazı olacağını sanmıyorum. Ama işin içine ısrarla Descartes’ı ekleyeceksek yukarıdaki cümlelerden de ne yazık ki “zihin ve beden tektir” yargısına varamıyorum.

Descartes’i unutalım ve yukardaki önermeleri alt alta yazalım

1-dil yoksa düşünce yoktur

2-dil beynin bir işlevidir

3-dil insanın fiziksel özelliğidir

= O halde beyin ve beden tektir

Yorum yok !!

Peki, düşünce varsa dil de var mıdır acaba Héléne göre? ya da “Konuşabiliyorum o halde düşünebilirim de” diyen Héléne’in bakış açısıyla sözcük oluşturma yetisi yani dil, insanın böylesine kritik bir fiziksel özelliğiyse sözcük oluşturamayanların düz mantıkla düşünce kabiliyetinden yoksun, beyinsiz olduklarını ve insan olmadıklarını söylemek gerekir ki bu da bir konuşma terapisti için büyük bir gaftır.

Yazarın aktarımında mı, çeviride mi bir sorun var, ironi kullanarak, bilimle uğraşanların da bazen düşünmeden konuşabileceklerimi göstermeye çalışmış? Ya da böyle düşünen yazarın kendisi mi? Ya da ben Descartes’i yanlış mı hatırlıyorum?? Vs. vs.

Her şey bir yana akıcı olmasına akıcı ve çok da sürükleyici bir roman Görünmeyen. Hızla sayfaları çevirirken görünmeyenin peşine takılmış gibi ilerliyorsunuz. Ama nihayetinde onu yakalayamadan roman bitiveriyor. Hakkaten görünmüyor. Siz, keskin virajlar, girift karakterler, türlü çeşit sürprizler beklerken, elinizde kalan bir sürü klişeden ibaret bir boşluk, düşük bütçeli Hollywood filmi izlemişsiniz hissi ve yok artık ben anlayamadım galiba deyip kendinizce getirdiğiniz yorumlar. Konuyu iyi niyetle ele alıp romanla yapılmak istenen, klişelerin yerle bir edilmesi olabilir mi diye düşününce bile bu iş için daha yoğun karakterler (bakınız Madam Bovary) ve daha akla yakın bir kurgu gerekirdi sonucuna varıyorum.


Yaşadığım hayal kırıklığından kendime küçük bir eğlence çıkartmaya, romanı yeniden yazmaya ve Görünmeyen’in ne olduğunu bulmaya çalıştım. Romanın 201. sayfasında ikinci anlatıcı James, Adam’ın romanını yayımlanması için hazırlarken tüm adları değiştirdiğini söylüyor peki karakterlerin yeni isimleri rastgele mi seçildi? Hiç sanmıyorum.

Mesela kahramanımız Adam, adı üstünde Adem yani ilk insan. Rudolf şeytan rolünde zaten isminin anlamı da ünlü-kurt. Rudolf’un iddiasına göre Adam’a bir yaşam amacı verme fikri onun için endişelenen Margot’dan çıkıyor. Margot, inci anlamındaki Margaret’ten geliyor ki o da hamile kadınların koruyucu azizesi. Kurt, azizenin aracılığıyla Adam’ı beklenti içine sokuyor. Aşk ve kendi hayatının hakimi olma beklentisi. Ama istiridyenin kabuğu açıldığında her iki beklentinin de boş olduğunu anlıyor Adam. Sonra bir gece kötü kurt, adının keltce kökeni aşk anlamına gelen Cedric’i öldürüyor. Romanda, Rudolf’un Adam’a karşı aşk hissedebileceği ihtimali önce Adam sonra Margot tarafından reddedilirken sorunun tersi dillendirilmiyordu. Ya Rudolf’un (kurt-şeytan) öldürdüğü Cedric (Aşk), Adam’ın, Rudolf’a yani kötülüğe duyduğu aşksa ve bu ölüm Adam’ı kendisinden olan Gwyn’e (kız kardeşine), dolayısıyla kendisine yönlendirdiyse? Gwyn, Adam’a benzerliği ve kusursuzluğuyla Adam’ın kendisine duyduğu aşk’ın sadece aracısıysa?

Gwyn, doğru, dürüst, kutsanmış demek. Sözlükte erkek ismi olarak geçiyor ki bu da onun hakkında daha fazla şüpheye yol açıyor. Romana düz anlamda bakınca, Gwyn'in kardeşiyle arasındaki ilişkiyi reddettiğinde doğruyu söylemiş olması gerektiğini, yazarın da (James ya da Paul Auster) isim seçimiyle bunu ima ettiğini düşünüyorum. Aşırı bir yorumla ise erkeğin, kutsanmışa (Gwyn) yönelişinin aslında kendine yönelişi olduğunu. Kadının, Adem’den yaratılmış, türev bir varlık olmasını, binlerce yıl, eksik ve Havva’nın günahından dolayı suçlu kabul edildiğini düşünürsek, ilk erkeğin kendisine yani aslolana, kutsanmışa yönelmesi çok da mantıksız değil.


Cécile (ya da latince yazılışıyla Cecilia) latince caecus’dan türemiş, kör anlamına geliyor. Romanda da ne Adam’ın ne de Rudolf’un niyetini görmüyor. Bir tahmin yürüterek gerçekleri az çok anladığındaysa artık çok geç kalmış oluyor. Ayrıca cennetin müziğini duyduğundan, müziğin ve müzisyenlerin azizesi olan Cecilia’nın sözleriyle bitiyor roman,

“O ses beni hiç terketmeyecek. Ömrümün sonuna kadar, nerede olursam olayım, ne yaparsam yapayım, o sesler hep benimle olacak.”


İkinci anlatıcı James Freeman’ın ismi (Jacob’dan geliyor) “yerini alan kimse” demek, daha çok karşısındakini aldatıp, yerinden ederek onun yerini alan anlamında kullanılıyor ve biz Adam’ın romanının sadece James Freeman’ın adıyla basılabileceğini biliyoruz. James, bizi ya da Adam'ı aldatmış olabilir mi?
Muhtemelen evet. 

Sonuç olarak

1- insan görmek istediğini görür

2- hiçbir şey göründüğü gibi değildir

o halde gördüğümüz her şey aslında

= Görünmeyendir

1 Nisan 2010 Perşembe

Çilekli Pasta



Julie ve Julia’yı izlerken açılan iştahımı ertesi sabah çilekli pasta yaparak gidermeye çalıştım. Geçen yaz hemen her gün yeni keşifler yapmak için çok uğraşmıştım. Ev ahalisi icatlarımı kimi zaman beğendi kimi zaman da onlara şüpheyle baktı ki itiraf edeyim her ne kadar güzel olduklarını iddia etsem de bir kısmını ben de yiyemedim. Nitekim yaz sonunda epey yorulmuş da olsam -tabiki yapmaktan değil yemekten- mükemmel tiramisu’yu yaratmayı başarmıştım. Başaramadığımsa, onların tariflerini bir kenara yazmak oldu. Herşeyi karıştırıp sonuca bakınca yetmedi galiba deyip hatırlayamadığım miktarlarda malzeme eklemesi ya da bir sonraki denemede eksiltmesi yaptığımdan malesef her yaptığım pasta ya da yemek, türünün tek örneği olarak anılarda kaldı.

Julia Child’ın yemek tariflerini yazarken ölçülere verdiği önemi görünce çilekli pastama ayrı bir özen gösterdim ve ölçüleri sıkı sıkı not ettim. Garanti olsun diye pandispanya tarifini sırf fotograflarına bakarak karnımı doyurduğum Cafe Fernando’dan aldım. Kreması kendi icadım (ya da ben öyle sanıyorum) ama bu sefer kakaolu olanın içine birkaç gün önce markette gördüğümde üstüne atladığım ve kullanmak için fena halde sabırsızlandığım bitter glazür’ü ekledim. (Dr. Oetker)

Tarife gelince:
Pandispanya için bakınız Cafe Fernando olsa da tarifin aynısını uygulayamadım. Mısır yerine buğday nişastası kullandım, limon kabuğu-şeker karışımı da bir başka sefere kaldı. Kalan herşeyi karıştırdıktan sonra bana biraz sulu geldiğinden üzerine bir miktar daha un ekledim (galiba 2-3 kaşık) belki eklemesem daha çok kabarırdı bilemiyorum. Sonra karışımı iki ayrı tepsiye böldüm. Sonuç süperdi ama sanırım tepsi genişliği yüzünden birazcık ince oldular. Gelecek sefer daha pofuduk olsunlar diye karışımı bölmemeye ve iki ayrı kocaman pandispanya pişirmeye karar verdim.

Krema:

Temelde aynı kremanın beyaz ve siyah versiyonunu yaptım. Beyazı pastanın içine, siyahı üzerine sürdüm.

Beyaz krema için: 2 yumurta sarısını (pandispanya yaparken aklarını kullanmıştım) 1,5 bardak şekerle çırptım. 2 çorba kaşığı dolu dolu buğday nişastası ve bir paket vanilya ekleyip yine karıştırdım. Sonra 3 su bardağı süt ekledim. Çırpma teliyle sürekli karıştırarak koyulaşana kadar kısık ateşte pişirdim. Ocağı kapattıktan sonra bir çorba kaşığı katı yağ (becel kullandım) ile yaklaşık yarım limonun kabuğunu rendeleyip ekledim ve soğumaya bıraktım.

Siyah krema: 2 yumurta sarısını (pandispanya yaparken aklarını kullanmıştım) 1,5 bardak şekerle çırptım. 2 çorba kaşığı dolu dolu buğday nişastası, bir paket vanilya ve 6 çorba kaşığı KAKAO ekleyip yine karıştırdım. Üzerine 3 su bardağı sütü ve bir paket Dr. Oetker bitter glazür’ü katı halde ekledim. Çırpma teliyle sürekli karıştırarak koyulaşana kadar kısık ateşte pişirdim. Bu arada glazür de sütün içinde eridi. Ocağı kapattıktan sonra bir çorba kaşığı katı yağ (becel kullandım) ve yarım limon kabuğu rendesi ekleyip soğumaya bıraktım.

Onlar soğurken, bir su bardağı sütün içine 2 tatlı kaşığı şeker ve yine Dr. Oetker’in üretimi olan rom aromasından 3-4 damla ekleyerek (fazlası acı oluyor) hazırladığım karışımdan 6-7 çorba kaşığı kadarıyla pandispanyanın ilk katını ıslattım. (Pandispanyaları ıslatmadan önce kabuklarını temizlemek gerekiyor ama ben pasta dilimlerinin biraz belirgin, katlarının renkli olmasını seviyorum o yüzden kabuk soyma olayına girişmedim.)

Üzerine artık soğumuş olan beyaz kremadan bol miktarda sürdüm ve çilek dilimlerini yerleştirip ikinci pandispanyayı üzerine kapattım. Ve onu da kalan şekerli, rom aromalı karışımla ıslattıktan sonra pastayı siyah kremayla kapladım. Buzdolabında 3-4 saat -ki bence en iyisi bir gece- beklettim. Bu tarifte kremalar biraz artıyor ama bence hiç sorun değil çünkü profiterol hazırlayarak ya da sabah kahvaltısında kreplerle çok çabuk tüketiyoruz.

Sıra fotografını çekmeye geldiğinde ortada ışık falan kalmamıştı. Evdeki lambaları kullanarak ve tripodun ayaklarına sürtünen sevgili kedimle mücadele ederek birkaç kare çekmeyi başardım. Yemek fotografı da ayrı bir kabiliyet istiyor, doğal ışıkla yarın çekerim olmuyor. Ertesi sabah, yarısı yenmiş pastamın, siyah kreması parlak, koyu, güzel bir renk almış olsa da pastayı süslemek için kullandığım çilekler tanınmaz hale geldiğinden ve evde taze çilek de kalmadığından elimdeki fotograflara mahkum oldum.

Çilekli pasta, güzel bir fotoğrafı olmasa da çok leziz oldu!

Ders 1: Pastayı hemen değil, fotografını çekeceğin zaman taze çilekle süsle!

Bon appétit

Pandispanya tarifi için :

http://cafefernando.com/turkce/limonlu-ve-frambuazli-dogumgunu-pastasi/