2 Mayıs 2014 Cuma

Hayat Düzeyleri, Julian Barnes


Hayat Düzeyleri, Julian Barnes'ın, kanser teşhisi konulan eşinin ölümü ardından yazdığı ilk kitap. Aradan geçen beş yıldan sonra aşkı, kaybetmeyi, kederi, yas sürecini anlatıyor ve tabii ki Barnes'dan bekleyeceğimiz üzere bunu şaşırtıcı bir kurguyla ve diğer kitaplarında da gördüğümüz samimiyetle yapıyor. Üç bölümden oluşan kitapta, balonla yapılan ilk uçuş denemelerini ve fotografçılığın ilk adımlarını, yaşadığı yas süreciyle birleştiriyor.

Birinci bölüm; Yükseklik Günahı;
Daha önce bir araya getirilmemiş iki şeyi bir araya getirirsiniz. Ve dünya değişir. İnsanlar o zamanlar bunu fark etmeyebilirler ama bu önemli değildir. Dünya yine de değişmiştir.

Gazeteci, karikatürist, fotoğrafcı ve mucit Felix Tournachon, balonculuğun önde gelen simalarından. Portre çekimlerinde kullandığı farklı tekniklerle tanınan Tournachon, nam-ı diğer Nadar, Sarah Bernhardt'ın da fotograflarını çekmiş. Yerinde duramayan, garip görünüşlü ve enteresan bir kişilik olarak tanınırmış. (“Baudelaire ona, “canlılığın insanı hayrette bırakan bir ifadesi” diyordu”.) İnsanın uçmak için yaratılmadığı ya da fotografın ruhları çaldığı gibi fikirler ortada dolaşırken, daha önce bir araya getirilmemiş olan iki şeyi bir araya getiren kişi de Nadar olmuş. Fotografçılık ve balonculuk. Birçok denemeden sonra iki-üç binanın yer aldığı belli belirsiz bir görüntü elde etmeyi başarmış.

Julian Barnes'a göre Nadar'ın balondan çektiği fotograflar “dünyanın olgunlaştığı bir anı temsil ediyorlar”. Ve bundan tam yüz yıl sonra, 1968'de William Anders, ay yörüngesindeki Apollo 8'den dünyanın fotoğraflarını çektiğinde şöyle söylemiş:

...Sanırım ayı görmek için 384.400 kilometre katetmiş olmamız ve gerçekte görülmeye değer şeyin Yeryüzü olduğu buradaki herkese çarpıcı gelmişti.

Zaman zaman fotoğraflarımıza baktığımızda aklımızdaki “ben” imgesiyle örtüşmediğini düşünürüz ya, Barnes bunu dünyanın uzaydan çekilmiş fotoğraflarının yarattığı garip duyguyla karşılaştırıyor ve “Kendimize uzaklardan bakmak, öznel olanı birdenbire nesnel kılmak: bu bizde psişik bir şok yaratıyor.” diyerek yorumluyor.

İkinci bölüm; Dürüstlük Zemini;

Daha önce bir araya getirilmemiş iki şeyi bir araya getirirsiniz; bu bazen yürür, bazen de yürümez.

ve;

Daha önce bir araya gelmemiş iki insanı bir araya getirirsiniz ve dünya bazen değişir, bazen de değişmez. Düşüp yanabilirler ya da yanıp düşebilirler. Ama bazen, yeni bir şey yaratılır ve sonunda dünya değişir. Birlikte, o ilk büyük heyecan içinde, iki ayrı benliklerinden daha büyüktürler. Birlikte daha öteyi iyi görürler ve daha açık bir şekilde görürler.

Bohem yaşantısı, fevri ve geleneklere aykırı davranışları ile tanınan, dönemin en ünlü yıldızı, Sarah Bernhardt ve melankolik, maceraperest, gezgin Fred Burnaby'nin kısa süreli ilişkisini anlatırken aşkı sorguluyor Julian Barnes.

Düz bir yüzeyde, zeminde yaşıyoruz, ancak -ve böylece- özlem duyuyoruz. Yerdekiler olarak, kimi zaman tanrılara kadar erişebiliriz. Bazıları sanatla yükseliyor havaya, bazılarıysa dinle; çoğu aşkla. Ama havaya yükseldiğimizde, aynı zamanda düşebiliriz. Çok az yumuşak iniş var. kendimizi bacaklarımızı kıran bir güçle, yabancı bir demir yolu hattına doğru sürüklenmiş olarak yerde zıplarken bulabiliriz. Her aşk hikayesi potansiyel bir keder hikayesidir. Eğer önce değilse, daha sonra. Biri için değilse, öteki için. Bazen her ikisi için.
Peki, o zaman niçin aşka sürekli özlem duyuyoruz? Çünkü aşk, hakikatle büyünün buluşma noktası. Fotoğrafçılıkta olduğu gibi hakikat; balonculukda olduğu gibi büyü.

Sarah Bernhardt ve Fred Burnaby'nin ilişkisi sadece birkaç ay sürmüş. Gelen evlenme teklifine Sarah, özgürlüğünden vazgeçmek istemediğini söyleyerek cevap vermiş. Seçimini, gelecekte kullanılacağı hayal edilen, havadan ağır, istenildiği gibi yönlendirilen hava aracından değil, rüzgar nereye eserse o tarafa giden balondan yana kullanmış. Burnaby' nin aşk acısı ise uzun yıllar sürmüş. “At Sırtında Anadolu”' da dahil maceralarını anlattığı kitaplar yazan Burnaby, 1885'de “...Abu Klea muharebesinde Mehdi'nin askerlerinden birinin boyuna fırlattığı bir mızrakla” öldürülmüş.


Üçüncü bölüm; Derinlik Kaybı;

Daha önce bir araya getirilmemiş iki kişiyi bir araya getirirsiniz. Bu bazen, ateşle çalışan bir balona, hidrojenle çalışan bir balonu bağlamanın şu ilk denemesinde olduğu gibi bir şeydir; yere çakılıp yanmayı mı yeğlersiniz yoksa yanıp yere çakılmayı mı? Ama bazen de deneme başarılı olur ve yeni bir şey yaratılır, dünya değişir. Derken bir noktada, er ya da geç, şu ya da bu sebeple, bu kişilerden biri alıp götürülür. Ve alıp götürülen şey, orada kalan şeyin toplamından daha büyüktür. Matematiksel olarak mümkün olmayabilir bu ama duygusal olarak mümkündür.

Belki de düşüş, kızgınlık, keder, teselli arama, yalnızlık, korku, eksiklik, özlem sadece kelimelerden ibaret kalmasın diye, Barnes, karısının ölümünden sonraki beş yılda hissettiklerini ve yaşadıklarını anlatmak için ortak motifleri kullanıyor.

Hayatta bohem ya da serüvenci olabilirsiniz ama hayat yolunda yürüyebilmek için ona karşı ayak direseniz bile- ona karşı ayak direrken bile- aynı zamanda bir ortak motifin, bir düzenin size yardımcı olmasının peşinde koşarsınız.

Korkulacak Bir Şey Yok' da, bir masa etrafında toplanıp ölümden konuşan dönemin sanatçılarından; sürprizlerden kaçınmak, hazırlıksız yakalanmamak için sürekli ölümü düşünerek kişinin kendini hazırlaması gerektiğini söyleyen ilk dönem filozoflarından bahsediyordu Julian Barnes. Bu yöntemler belki kişinin ölüm korkusunu yenmesi için uygun olabilir. Peki sevilen birisinin ölümünde ne kadar işe yarıyor? Barnes'a göre sanırım pek fazla değil. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder