27 Aralık 2016 Salı

Mezbaha 5, Kurt Vonnegut

“Oğullarıma hiçbir şart altında katliamlara katılmamaları ve düşmanlarının katledildiğine dair haberlerin içlerini asla tatmin veya neşeyle doldurmaması gerektiğini söyledim. Bir de katliam makineleri üreten şirketlerde çalışmamaları ve o tür makinelere ihtiyaç duyduğumuzu düşünenlere tiksintilerini belirtmeleri gerektiğini söyledim.” 
İlk okuyuşum yaz aylarına rastlamıştı. Geçen zaman boyunca romanı tekrar, tekrar ve tekrar okudum. Kıyısına köşesine iyice daldım. Her seferinde farklı şeyler keşfettim. Ve galiba sonunda ezberledim. Ama şehirlerimizde bombalar patlarken, yanı başımızda bir savaş sürerken ve dünyanın neredeyse yarısında başka başka acılar yaşanırken bu romandan bahsetmek zor geldi. Savaş başlamadan kısa bir süre önce Suriye'ye gitme fırsatım olmuştu. Bir çok şehrini dolaşıp, Halep'de, kalenin hemen önündeki kafelerde çay içip, nefis yemeklerinden bol bol yemiş, Palmira'da, bin yılların arasında yürüyüp, sokaklarda oynayan güzel gözlü çocukların fotoğraflarını çekmiş, çölün ortasındaki Bağdat kafede keyif yapmıştım. Ama şimdi her şey çok farklı. Yıllardır Suriye'deki çocuklar için canımız yanarken, şimdi o topraklarda bizim de çocuklarımız ölüyor. Bir kez daha insanoğlunun nasıl canavarlaşabileceğine tanıklık ediyoruz. Bir kez daha tüm bu acıların sonucunda kazanan kimsenin olmayacağını biliyoruz. Ve sadece bir gün bitmesini umuyoruz. Belki de şimdi bu romandan bahsetmek iyi gelecek. Vonnegut, bir konuşmasında kötü zamanları yazarak aştığını söylemiş. Belki biz de, onun yazdıklarını okuyarak azıcık da olsa iyileşiriz.
Palmyra 2008

Kurt Vonnegut, 2. Dünya savaşında en büyük yıkımının yaşandığı, Dresden kentinin bombalanmasına tanık olan, mucize eseri hayatta kalmış ve eğer türümüz dünyaya bir amaç için geliyorsa, görevini yerine getirebilen güzel insanlardan birisi. “Hepsi yaşandı bunların. Aşağı yukarı. En azından savaş kısımları gerçek.” diye başlayan Mezbaha 5 ancak 25 yıllık bir uğraşıdan sonra bitmiş. Genellikle bilim kurgu türünde yazan Vonnegut, savaş hakkındaki “ünlü roman”ın da gerçek hayat hikayesiyle bilim kurguyu birleştirirken; 
 “...çocuklarının veya başkalarının çocuklarının savaşlarda öldürülmemesini” isteyen bir anneye verdiği sözü tutmuş. Romanında “John Wayne, Frank Sinatra ya da savaş meraklısı diğer kart zamparaların” canlandıracağı bir karakter kullanmamış. Tanık olduğu savaşı anlatmak için seçtiği kişi, komik görünüşlü bir çocuktan, vücudu “Koka-kola şişesine” benzeyen komik görünüşlü bir gence evrildiği sıralarda askere alınan Billy Pilgrim. Almanlara esir düştüğünde onun için; “Askere benzemiyordu hiç. Kirlenmiş bir flamingoya benziyordu.” diyen yazar, esir kampına geldiğinde ise Billy Pilgrim'i “Kırık bir uçurtma”ya benzetir. Dresden'de trenden inip, şehrin bombalandığı güne kadar kalacakları Mezbaha 5'e doğru yürürlerken, grubun en önündeki Billy için, mavi perdeden harmanisi, manşonu ve gümüş potinleriyle, “...İzleyenlerin soytarılık yaptığını sandığından bihaberdi. Kaderdi elbette kıyafetini seçen. Kader ve pek zayıf yaşama arzusu.” yorumunu yapar. Romandaki diğer karakterler de Billy'den pek farklı değil. Aslında yazar, romanında bir karakter de bulamayacağımızı söyler. Çünkü ona göre; 

“Anlatılan insanlar öylesine sıhhatsiz, muazzam güçlerin öylesine mecalsiz oyuncakları ki hikayemizde neredeyse hiç karakterden, kahramandan sayılacak biri ya da dramatik dikleşme yok. Savaşın ana etkilerinden biri, malum, insanları karakterliğe terfiden caydırmasıdır.”
Halep 2008

Vonnegut, savaşın yarattığı etkiyi, sanki içimize iyice işlesin ve bir daha aklımızdan hiç çıkmasın diye acı bir mizahla bileyerek kelimelere dökerken, insan parçamıza öyle bir dokunuyor ki unutmak zaten pek mümkün değil. Hayatının farklı anlarına kısa bakışlar attığımız Billy Pilgrim'le, bize yazmayanı, söylenmeyeni anlatmayı başarıyor. Canımızı yakıyor evet ama yaşama karşı neden hep bir umut beslediğimizi, neden eşşiz olduğumuzu da hatırlamamızı sağlıyor.
"Billy bir zaman özürlüsü; nereye gideceğini kontrol edemiyor ve seyahatlari eğlenceli falan geçmiyor. Hayatının hangi kısmında kendini oynayacağını önceden bilemediğinden, sürekli sahne korkusu çektiğini söylüyor."

Billy, bir an için, insanların üst üste yığıldığı bir trenle esir kampına giderken bir an sonra Optometrist arkadaşlarıyla golf oynayabiliyor. Akıl hastanesinde yatarken bir anda gözünü karısıyla balayına çıktığı günde açabiliyor. Evindeki titreşimli yatağında hıçkırarak ağlarken, kendisini, Tralfamador'daki hayvanat bahçesinde, porno film yıldızı Montana Wildhack'e, Dresden'in bombalarla yakılmasını anlatırken bulabiliyor. Böylece savaş sırasında neler yaşadığını, yangın bombalarıyla yıkılan bir şehirden nasıl kurtulduğunu, savaştan sonra nasıl delirip bir süre hastanede yattığını, Optometri okulunu bitirip, okul sahibinin kızıyla evlendikten sonra çok zengin bir adam olduğunu, bilim kurgu yazarı Kilgore Trout'u, dünyaya dört yüz seksen milyon kilometre uzaktan gelen, altmış santim boyunda ve hela pompası şeklindeki Tralfamador'lular tarafından kaçırılışını ve bir lazer tabancasıyla öldürüleceğini tıpkı Billy gibi biz de en başından itibaren biliyoruz.
"Yepyeni, harika yalanlar uydurmazsanız insanlar yaşamak istemeyecek. "

Billy'e göre “borunun ucundan görebildiğine “Hayat” demekten başka seçeneği olmayan bizlerin aksine, dört boyutlu görebilen Tralfamador'lulardan özellikle zaman konusunda öğrenecek çok şeyimiz var. Eğer onlar gibi bakmayı başarırsak, bir çok insanın yaşadıkları karşısında bir parça huzur bulabileceğini düşünüyor. Bu yüzden hayatını Tralfamador'luları dünya insanına tanıtmaya adıyor. Tıpkı Vonnegut'un kendisini savaş karşıtı harekete adadığı gibi.

“Tralfamador'da öğrendiğim en önemli husus, bir kişinin öldüğünde sadece ölmüş göründüğüdür. Ölen kişi geçmişte gayet yaşadığından cenazelerde ağlamak saçmadır. Tüm anlar, geçmiş, şimdi ve gelecek daima vardır ve daima var olacaktır...”

“Falan filan”