28 Ağustos 2011 Pazar

Rua, Dam, Vale... Vladimir Nabokov

“Berlin! Henüz tanımadığı kentin adında bile – ilk hecenin ağır gümbürtüsüyle ikinci hecenin hafif tınısında – iyi şaraplarla kötü kadınların romantik adları gibi heyecan verici bir şey vardı.”

İşte yine bir Nabokov romanı. Ve yine çok çok eğlenceli.  Bir evlilik, bir aşk,  Martha,  Dreyer  ve Franz’ın kişiliğinde bir insanlık komedisi anlatıyor. Dayı, onun çok çok güzel karısı ve dayısının yanında çalışmak için şehre gelen genç, fakir akraba... Kaçınılmaz son,  Aşk-ı Memnu şeklinde özetlenebilirse de,  Nabokov  faktörünü  hatırlamak ve eğlenceye  hazır olmak gerekiyor. Çünkü yazar, yine klasik sayılabilecek bir konuyu alıp acımasız gerçekçiliğiyle birleştiriyor. Ve belki en çok güldüğümüz şey de kendimiz ve yaşam hakkındaki romantik hayallerimizin çarparak parçalandığı, bu gerçeklik hali oluyor.

Roman, Nabokov’un 30’lu yaşlarına rastlamış ve yaklaşık yirmi  yıl sonra, İngilizce çevirisi yapılırken ciddi bir düzeltmeden geçmiş. Alman edebiyatından habersiz, Alman tanıdığı bile olmadığını söyleyen yazar, romanı için “çevrenin bilinmezliğinden doğan duygusal bağlantı yokluğu ve masal özgürlüğü, içimde kaynayan uydurma isteğine tam aradığım yanıttı” diyor. Gerçekten de dünyanın hangi köşesinde geçerse geçsin fark etmezmiş diye düşünüyor insan. Karakterlerin canlılığı, hikâyeyi çevreden soyutluyor. Aslında Dreyer, Martha ve Franz gerçek hayatta o kadar bilindik tipler ki onları roman karakterleri olarak düşünmek bir yana bu üçlünün bir araya gelmesinin böylesine komik olabileceğini hayal bile edemezdim. Yani yüzlerce kez anlatılmış bir hikâyeyi alıp, karakterlerin en sivri yönlerini üstüne basa  basa vurguluyor ama yine de çok farklı bir roman çıkıyor ortaya. Sırrı ne anlattığında değil nasıl anlattığında belki de.

Ayrıca, önsözde  tekniği  ve yazım süreci hakkında söyledikleri de  edebiyat severlerin ilgisini çekecektir düşüncesindeyim. Bunlardan bazıları , mesela,  Anna Karanina,  Madam Bovary esintileri ile  Nabokov ve karısının şöyle bir arz-ı endam ettikleri son sahneler  –konuştukları yabancı dil ve yanlarındaki kelebek ağı nedeniyle- pek zorlanmadan  anlaşılabilirken, bazıları ise acaba mı  dedirten Nabokov  gıcıklıkları olarak kalıyor. (canlı mankenler, sihirbaz Enricht sahneleri ve yine Freud)

Romanın konusu hakkında çok şey söylemek, bazı bölümlerden -mesela miyop iffetlidir- bahsetmek isterdim ama ne yazsam fazla olacak, okumak isteyenlerin keyfi kaçacak gibi geliyor. Belki kısaca işin özeti Martha’nın cümlelerinde gizli diyebilirim, bu kadarını söyleyebilirim;

“İnsanlar planlar kurarlar, çok iyi planlar kurarlar, ama bir olasılığı tamamen unuturlar; ölümü. Sanki hiç ölmeyeceklermiş gibi.”