20 Mart 2014 Perşembe

Aşk Vesaire, Julian Barnes


Aşk konusunda hiçbir zaman hayalperest olmadım ama kuantum ve adını bilemediğim türevleri ortaya çıktığından beri ne zaman muhabbeti açılsa kötümser düşünmekle suçlanır oldum. Hayır, kötümser değil gerçekçiyim desem de kimseyi inandıramıyorum.

Aslına bakarsanız bu konuda epey kafa yormuşluğum, hatta teori üretmişliğim bile var. Şöyle ki bence aşk dediğimiz şey üç durumdan oluşuyor. İlki yani aşkın “O” hali, hormonların devreye girmesiyle (hormonların bize oynadığı oyunun uyuşturucu bağımlılığıyla benzerliği kesin bilgidir) O'ndan başkasını gözümüzün görmediği, en küçük hareketi üzerine binlerce yorum yapabildiğimiz ve tüm dostlarımızı da bu deliliğe katılmaya zorladığımız dönem oluyor. İkincisi yani “Biz” hali; aşkın fırtınalı kısmının yatışıp rutine geçildiği, etrafta siyam ikizleri gibi mıçmıç dolaşılıp, sürekli gelecek planları yapıldığı dönem. Ve nihayet aşkın “Ben” hali; kör edici hormonların gücünü kaybettiği, gözümüzdeki perdenin yavaş yavaş kalktığı, karşımızdaki insanı neyse o olarak gördüğümüz ve bu ilişki, daha doğrusu, gözlerimiz açıldığında karşımızda bulduğumuz yabancı için kişiliğimizden ne çok ödün verdiğimizi, hayatımızı, isteklerimizi ne kadar ihmal ettiğimizi fark edip acısını çıkarmaya çalıştığımız dönem. Kişiden kişiye, ilişkiden ilişkiye değişse de eninde sonunda “Ben” hali gelip çatıyor. Yok canım mı diyorsunuz? Sizce aşk sonsuza kadar mı?

Hadi ben kötümserim (gerçekçi) diyelim peki her kitabını karısına ithaf eden Julian Barnes'ın yazdıkları tesadüf mü? Demek ki gerçekçi olmak sanılanın aksine duyguları öldürmüyor ya da evrenin gazabını üzerinize çekmiyor, sadece Aşkın tüm zamanlarını oldukları gibi kabul etmeyi daha kolay hale getirip hayal kırıklığını en aza indiriyorsunuz. Birine “O” sandığınız için değil “O” olduğu için aşık oluyorsunuz.

Mesela Gillian'ı ele alalım. Aşk Vesaire'de Julian Barnes on yıl sonrasını anlatıyor. Stuart'tan ayrılıp aşık olduğu Oliver'la evlenen Gillian için işler hiç de peri masalı gibi gitmemiş ki buna şaşırdığımı söyleyemeyeceğim. Zaten olayların gelişimi çok çok nadiren hayal ettiğimiz gibi olur özellikle de aşk söz konusu olduğunda.
Elbette Oliver, erkeklerin çoğu gibi, esasında tembel. Büyük bir karar alıyorlar ve sonra da önlerindeki birkaç yılı bir aslan gibi tepenin üstünde güneşlenerek geçirebileceklerini düşünüyorlar.”

diyen Gillian geçen on yılda, rutin ev işleri, maddi sorunlar, çocukların ihtiyaçları, Oliver'ın çalışma konusundaki isteksizliği ve sürekli depresyonu yüzünden epeyce hayal kırıklığına uğramış öyle ki artık sorgulamaktan bile vazgeçmiş. (İşte bunlar hep “O” hali yüzünden.) Birine aşık oluyor, bir süre sonra yani “O” hali geçtikten sonra onun sandığımız insan olmadığından yakınıyoruz. Oysa ki önce birinden hoşlanıyor sonra bunun nedenlerini yaratıyor, hayallerimizdeki insanı karşımızdaki yüze yapıştırıyoruz. Ya da belki de işler Stuart'ın söylediği gibi gelişiyor;
"İnsanlardan niçin hoşlanırız? Şu kişiden değil de bu kişiden, demek istiyorum. Sanırım daha önce de söyledim, büyüme çağımda, insanlar benden hoşlandığı için hoşlanırdım onlardan. Yani bana karşı sadece nazik ve dürüst olurlarsa onlardan son derece hoşlanırdım. Kendime güven eksikliğinden. Bana soracak olursanız, insanlar çoğunlukla ilk kez bu sebeple evleniyorlar. Birisinin onlardan hoşlanır gibi görünmesi gerçeğini göz ardı edemiyorlar ve hiçbir soru sorulmuyor. Gill'le ilişkimde de biraz bu vardı, bunu şimdi anlayabiliyorum. Bazı şeyleri kurmak için yeterli bir temel değil bu, öyle değil mi?”

Diğer bir sorun da istediğimizi sandığımız şey gerçekleştiğinde aslında istediğimizin o olmadığını anlamak. “Ya istediğimi sandığım şeyi gerçekten istemiyorsam” korkumdan şurada bahsetmiştim ve Gillian'nın cümlelerini okuduktan sonra korkmakta çok da haksız olmadığımı düşündüm, sonuçta böyle şeyler sadece romanlarda olmuyor.
“Sanırım çocuklar bir şeyi istediklerini söylemenin kişiliklerinin ilginç ve değerli bir ifadesi olduğu fikrine inanma alışkanlığına çok kolay kapılıyorlar. Ben bunun yaşamlarının ileri ki yılları içinde kötü olduğunu düşünüyorum. Bir şeyi istiyorsunuz, onu elde ediyorsunuz. Hayatta hiçbir şey böyle olacak değil. Bir çocuğa yaşamının ileri ki yıllarında bir şeyi elde etmek şansına hiç sahip olmaksızın onu istemenin normal olduğunu nasıl açıklayabilirsiniz? Ya da tam tersini: bir şeyi elde edip sonunda onu gerçekten istememiş olduğunuzu, yahut onun olacağını düşündüğünüz şey olmadığını fark edişinizi nasıl açıklarsınız?”


Peki ya Oliver; 
“Uyandığında kendini hamam böceği olarak bulan o adamın hikayesini bilirsiniz. Ben uyanan ve bir adam olma olasılığını gören hamamböceğiydim.” 

derken, Gillian'ı kendine aşık etmek için olduğundan farklı davranıp, rol yaparken hiç dürüst olmasa da kendince haklı sebepler yaratabiliyordu. “O” halinde çılgın projelerle Gillian'ı kendine aşık etmeyi başarmıştı. Peki? Bizi mutlu etmesi için aşka ne kadar güvenebiliriz? Bu arada Oliver teori üretmek konusunda çok başarılı her iki romanda da hemen her konuda teorileri var ve çoğuna katılmamak da mümkün değil. Mesela;
“Ah vicdanın sesi, kadansı ve ifade tarzıyla, Gillian'ın sesine ne kadar da benziyor! Erkeklerin yaptığı bu mu? Erkeklerin neyle evlendikleri konusunda birçok teori var-cinsel yazgıları, anneleri, doppelganger'ları (ikiz görüntüleri), karılarının parası- ama gerçekte aradıkları şeyin vicdanları olduğuna ne dersiniz? Tanrı biliyor ya, çoğu erkek onu geleneksel yerinde, kalplerine ve dalaklarına yakın bir yerde bulmaktan aciz, bu yüzden de onu ne diye bir arabanın açılabilen çatısı ya da mrtal poyralı direksiyon gibi bir aksesuar olarak elde etmeyelim ki? Ya da acaba bir alternatif olarak, erkeklerin gerçekten aradıkları şey bu değil de evliliğin kadınları zorunluluk gereği dönüştürdüğü şey olamaz mı?

Ya da;
“En mütavazi çöl faresi tarafından bile çarçabuk öğrenilen ama kavranılması bizim kendi uyuşuk türümüzün tamı tamına bir ömrünü alan acı gerçeği. Bütün ilişkilerin, hatta iki saf rahibe adayı arasındaki ilişkilerin bile- hey, özellikle de iki saf rahibe adayı arasındakilerin- bir iktidar sorunu olduğu gerçeğini. Şimdiki iktidar. Eğer şimdiki değilse, daha sonraki iktidar. Ve iktidarın kaynakları öylesine eski, öylesine bildik, öylesine acımasızca belirleyici, öylesine basittir ki onun sadece basit adları vardır. Para, güzellik, yaş, aşk, seks, kuvvet, para, daha fazla para, daha da fazla para.”


Herhangi bir ilişkinin ama en çok da aşk ilişkisinin zamanla iktidar savaşına dönüştüğünü inkar edebilir miyiz? Hegel'in efendi-köle ilişkisinde olduğu gibi “Ben” hali eninde sonunda gelir ve köle, hayatını geri almak için, efendiye karşı bayrak açar. Peki kölenin hiç mi suçu yok? Beyin üzerinde uyuşturucu etkisi olduğuna göre Aşkı hafifletici sebep sayabilir miyiz?

Julian Barnes'ın bu acımasızca gerçekçi tarafını çok seviyorum. Stuart'a söylettiği şu cümlelerini ben söylesem kuantumcu arkadaşlarım üzerimde zıplar, kötümser enerjimin etkisinde kalmamak için ortamı terk ederlerdi. 
Bir başka şey daha var. İnsan gençken, ilerde birini severim, umarım her şey iyi gider, ama iyi gitmezse bir başkasını severim, o da iyi gitmezse yine bir başka kişiyi severim, diye düşünür. Her zaman bu kişileri bulabileceğimizi ve onlarında size kendilerini sevme olanağı vereceğinizi var sayarsınız. Beklentiniz o sevginin ya da sevebilme yeteneğinizin sizi her zaman orada beklediğidir. (...) Ama ben sevginin ve yaşamın böyle olduğunu sanmıyorum.”

4 Mart 2014 Salı

Seni Sevmiyorum, Julian Barnes


İstanbul'a dönüşle koşturmaca başladı. Büyük bir de değişiklik oldu. Yıllardır yan gelip yatmaya alışmış olan ben sabahın köründe kalkıp işe gitmeye başladım. Eee öyle birden bire uyum sağlanmıyor, bünye alışık değil. Doğal olarak, eve gelince yemek ve uyku döngüsüne giriliyor. Kitaplar otobüste okunmaya çalışılsa da pek mümkün olamıyor zira evde geçirdiğim yıllar boyunca vatandaş boş durmamış, nüfus patlaması yaratmış. Durum böyle olunca tahmin edersiniz ki bloga yazmak da zorlaştı. (Aaaa kendimi yakaladım, bahaneye bak sanki önceden pek bi düzenli yazıyormuşum gibi utanmadan işi bahane ediyorum ya pes artık.)

Bu arada, asma budamayla başlayan bahçecilik hevesim kursağımda kalmıştı. Ama ne yaptım bahçeyi eve taşıdım. Atmaya kıyamadığım asma çubuklarını diktim mesela. İnanmıycaksınız ama iki tanesinden yapraklar çıkmaya başladı. O gazla, pek bir kocaman olmuş avokado ağacımı da budadım. Baktım budamada son nokta bonsai, ben de bonsai yetiştirmeye karar verdim. Daha gencim, onların ağaç haline geldiğini görmek için bir sürü zamanım var diyerek üç çeşit ağaç tohumuyla başladım. Nar, elma, zeytin ne bulursam ekmeye devam ediyorum. Geçen yıl, salatada kullanmak için otlar ekmiştim. Şimdi işi büyüttüm, evi nerdeyse seraya çevirdim. Bir sürü saksı, toprak, tohum. Her şey her yerde. Bonsai için araştırma yaparken Pinterest'e de daldım. Evde bişeyler yetiştirmek gibi bir isteğiniz varsa gayet yaratıcı fikirler bulabilirsiniz. Aslında çok sulamadığınız, ışık alsın diye tasarruflu ampulün altına koyup yakmadığınız sürece zor bi iş de değil. Mikro boyutta tohum ya da kuru çubuk, bir şekilde yaşamayı başarıyorlar. Ayrıca kimseler inanmasa bile gözünüzü dikip bakmanın da faydası olduğuna eminim. Bi şekil telekinezi sonuçta.

Benden haberler böyle. Konuya dönecek olursam Julian Barnes'a devam diyorum. Seni Sevmiyorum, üç kişilik bir aşk hikâyesi anlatıyor. Sıkılıp yazının devamını okumayacaklar için hemen söyliyeyim Seni Sevmiyorum ve devamı olan Aşk Vesaire bence müthiş kitaplar.

Farklı karakterlerine rağmen Stuart ve Oliver'ın iyi-kötü yıllardır süren arkadaşlıkları, Stuart'ın Gillian'la tanışıp evlenmesiyle yeni bir boyuta taşınıyor. Biz de hikâyeyi bu üç kişinin bakış açısından okuyoruz. En yakın arkadaşınızın eşine aşık olsanız ne yapardınız? Ya da eşinizin en yakın arkadaşı size aşık olduğunu söylese? Peki ya en yakın arkadaşınız ve eşinizin birbirine aşık olduğunu anlasanız? gibi başımıza gelmediği sürece yanıtlanması kolay, klasik sorulara, modern yanıtlar veriyor Julian Barnes.

Romanda belki de en az aşk var bile denilebilir ama bunun yerine yine bol miktarda ironi ve Barnes'a her romanıyla biraz daha hayran olmama neden olan hayat bilgisi, gözlem gücü ve bunu okuyucusuna aktarma becerisi var. Barnes'ın aşk ve hayat hakkındaki gerçekçiliği alaycılığıyla birleşince dönüp kendinize bakmanıza ve epeyce de dalga geçmenize neden oluyor.

“Şostakoviç, Lady Macbeth operası hakkında şunları yazıyor: “Bu opera aynı zamanda, dünya iğrenç şeylerle dolup taşmasaydı aşk nasıl bir şey olurdu temasını işlemektedir. Aşkı yok eden iğrençliktir. Aynı zamanda yasalar, maddi şeyler, parasal sorunlar ve polis devleti. Eğer koşullar farklı olsaydı, aşk farklı olurdu.” Elbette koşullar aşkı değiştirir.”