28 Eylül 2010 Salı

Psikolojik Karakterler, C.G.Jung


Sahaflar şenliğinden Sa’di Şirazi’nin kitabıyla birlikte Jung Psikolojisinin Ana Hatları’nı (Frieda Fordham) da aldım. Ne alaka gibi göründü sonradan ama galiba bu aralar böyle şeyler okumam gerekiyor. Aslında Henry James’in Yürek Burgusu'nuda aynı gün aynı yerden almış ve okurken kendi kendimden epeyce korkmuştum. Jung’la tanışınca o korku, yerini insan zihninin acayipliği, özellikle de ortak bilinçaltımız konusunda, yeni bir hayranlığa bıraktı. Henry’nin mürebbiye karakterini biraz olsun yorumlamamda yardımcı olurken kendi hakkımdaki kafa karışıklığımı da fena halde arttırdı. (Ben neyim acaba???).

1875’de doğan Carl Gustave Jung, psikolojinin üç büyüklerinden (Freud, Adler ve Jung)biri. Tıp okumuş ve psikiyatri üzerine çalışmaya başlamış. Yeni bir psikoloji anlayışı geliştirirken Freud’un bazı savlarını da deneylerle kanıtlamış. Ama sonra başka bazı konularda onunla fikir ayrılıkları yaşamışlar. Jung Psikolojisinin genel adı Analitik Psikolojiymiş. Çeşitli ülkelerde kabileler üzerinde araştırmalar yapmış, bir sürü ödül almış. Yazdığı yığınla psikoloji kitabının yanında bir de doğu felsefesi, mitoloji, dilbilimleri, karşılaştırmalı dinler ve edebiyatla uğraştığına göre sanırım TV dizileriyle arası pek iyi değilmiş. Benim okuduğum “Jung Psikolojisinin Ana Hatları” isimli kitap Frieda Fordham’ın kaleminden çıkmış, gayet anlaşılır ve zevkle okunan bir Jung Psikolojisi özeti. Kitabın önsözünü Gustave Jung yazmış ve kendisini gayet güzel anlattığı için yazara teşekkür etmiş.

İçedönük ve Dışadönük olarak iki farklı psikolojik karakter belirleyen Jung'a göre kişi bir davranış biçimini geliştirirken diğerini bilinçaltında saklıyormuş. Arada bir dışadönük tipin (ya da tersi) içedönük hal ve tavır içine girmesi mümkün olsa da bireyin gerçekte dışadönük veya içedönük olan karakteri aynı kalırmış. İnsanlar arasındaki çatışmanın kökeninde de bu iki tipin birbirlerini, farklı nitelikleri yüzünden küçümsemeleri ve karşısındaki tipin özelliklerini olumsuz biçimde algılaması yatıyormuş. Oysa dengeli bir davranış biçiminin her iki türü de eşit olarak içermesi gerekiyormuş. Batıda dışadönük davranış tipi ön plana çıkar, içedönük tiplere rahatsız insanlar gözüyle bakılırken, doğuda genellikle içedönük karakter takdir görüyormuş. Batının maddi ve teknolojik ilerlemesinin tersine doğunun maddi anlamda yoksul ama ruhsal açıdan gelişmiş olmasının da bu karakterler üzerinden açıklanabileceğini söylüyormuş psikoloğumuz. 

Karakter gelişimin önemli kısmı ilk yıllarda gerçekleşiyormuş ama aynı aile içinde yetişen çocuklardan kimisinin içe dönük kimisininse dışa dönük olması, bu özelliklerin doğuştan oldukları düşüncesini arttırıyormuş. 

Jung’ a göre çocukların psikolojik karakterlerini belirleyen özellikler kısaca şöyle: 

İçedönük çocuklar:  

-Çekingen ve kararsızdır.

- Yeniliklerden hoşlanmaz ve yeni eşyalara korkuyla ve çekingen yaklaşır. 

-Tek başına oynamayı sever ve birçok arkadaş yerine tek bir arkadaşı tercih eder.

- Nazik ve düşüncelidir ve genellikle zengin bir hayal dünyaları vardır. 

-Dışadönük çocuklar:

- Çevrelerine kolay uyum sağlar, eşyalara ve onlar üzerindeki etkisine çok dikkat eder.

- Ani ama gelişigüzel bir algılamaları vardır, korkusuzdurlar. 

- Üstlendikleri işleri severek ve en iyi biçimde yapmaya çalışır, çabasında kendisini tehlikeye atar.

- Bilinmeyen herşey onlara çekici gelir. 

Diyelim ki büyüdük, o zaman da kendimizin ve etrafımızdaki insanların psikolojik karakterini anlamak ve kabullenmek birçok çatışmayı önlememiz konusunda bize yardımcı olabilir;

İçedönük yetişkinler:

- Karşılaştıkları duruma karşı hayır dercesine bir geri çekilip sonrasında tepki gösterir.

- İnsanlara ve nesnelere karşı güvensizdir.

- Sosyal değildir, düşünmeyi harekete geçmeye tercih eder.

-Topluluk içinde kendini yalnız ve kaybolmuş hisseder.

-Duyguludur, davranışlarının aptalca görünmesinden korkar. Genellikle toplum içinde nasıl davranacaklarını öğrenemedikleri görülür.

-Savruktur ya da çok fazla dürüsttür. Çok titiz bir biçimde hatta komiklik derecesinde naziktirler. 

-Aşırı vicdan sahibi, kötümser ve eleştirici olma eğilimindedirler. 

-Hep en iyi niteliklerini kendilerine sakladıklarından kolaylıkla yanlış anlaşılırlar.

-Üstün yönlerini ancak yakın çevrelerinde ortaya koyabildiklerinden ilgi görmüyormuş gibi davranırlar, dolayısıyla çalışma arkadaşlarından daha az başarılı olurlar. 

-Enerjilerini  başkalarını etkilemek için kullanmadıkları ve sosyal etkinliklerde harcamadıkları için genellikle olağanüstü bilgi sahibi oldukları veya ortalamanın üzerinde olan bazı yetenekler geliştirdikleri görülür. 

-Yalnız olduklarında ya da küçük bir dost grubu içinde bulunduklarında çok etkindirler. 

-Düşünmeyi, sohbet ve kitaplara, sakin uğraşılarını gürültülü etkinliklere tercih ederler. 

-Kendi yargıları, genel olarak kabul edilen bir görüşten daha önemlidir. 

-Çok popüler kitapları okumayı reddeder ve herkesin övdüğü bir şeyi değersiz sayar.

-Kararlarındaki bağımsızlık ve günün koşullarına uymadaki başarısızlık doğru olarak kullanılırsa değerli olabilir. 

-Sosyal niteliklerinin eksikliğine karşın bağlı ve içten birer dostturlar. 

-Dışadönük yetişkinler:

-İleri atılarak anında tepki gösterir, davranışlarının doğruluğundan emindirler.

- Nesnelere, olaylara, insanlara karşı ilgilidirler, onlarla ilişkiye girer, bağlılık gösterirler.

- Sosyal bir tiptir ve yabancısı olduğu ortamlarda güvenlidir, genelde çevresiyle iyi geçinir, ters düştüğünde tartışmadan kaçınmaz. 

- Dış etkenlerce harekete geçirilir, çevresinden çok fazla etkilenir. 

-Güçsüz yanları yüzeysellikleri ve iyi bir izlenim yaratmaya bağlı kalma eğilimleridir. En hoşlandıkları şey topluluk içinde bulunmaktır. Yalnız kalmayı sevmezler ve aşırı düşünmenin hastalık olduğuna inanırlar. 

-Topluma iyi uyum sağladıklarından günün geçerli ahlaki değerlerini ve inançlarını genellikle kabullenirler, verdikleri kararlarda hemen hemen bu değerlere uygun davranma eğilimindedirler. 

-Çok yararlı insanlardır ve toplum yaşantısı için kesinlikle değerlidirler. 

-Daha iyimser ve çoşkulu olma eğilimindedirler. Ama ne çoşkuları ne de insanlarla olan iyi ilişkileri sağlıklı biçimde sürmez. Kolaylıkla ve kısa zamanda kurulan ilişki yine çabucak bozulur. 

-Dernekleri, grupları, partileri sever. Dost canlısı ve yardım severdir.

-Dünya ile iyi ilişkileri işlerini başarıyla sürdürmelerine yardımcı olur. 

Toplum içinde her ikisi de, karşısındakinin zayıf yanlarını görme eğilimi taşıyorlarmış. İçedönük olanlar diğer karakteri gösterişçi ve yapmacık; Dışa dönük karakterde karşısındakinin bencil ve sıkıcı olduğunu düşünse de, yaşamın kendisi için eksik kalan yönlerinin diğeri tarafından tamamlanacağını umut ederek eş seçiminde karşıt karakterde biriyle evlenme eğilimindeymiş. Ve bu evlilikler, aile kurmak, güvenli bir parasal duruma ulaşmak ve yaşamın gereksinimlerine uyum sağlamak gibi temel bir düzeyde kaldığı sürece yürütülebilirken, bu iki tip farklı dillerden konuştukları, farklı değer yargılarına sahip olduklarından, gerçek bir uyum ihtiyacı karşılanamadığı için çıkan zorluklar hayatı zehir edebiliyormuş. Bu sorunun gerçek çözümüyse her ikisinin de kişiliklerini geliştirmesine bağlıymış. 

İçedönük ve Dışadönük karakterlerin yollarını bulmak için kullandıkları alt işlevlerde mevcutmuş. Jung bunları, duyularımız yoluyla algılama (Duyuş), anlam ve kavrayış veren Düşünme, değerlendirme yapan Hissetme, gelecek üzerine fikir üreten Sezgi olarak ayırmış ve her insanın içgüsel olarak “en gelişmiş işlevini” kullanıyor olduğunu belirtmiş ...

Kitabın tamamını buraya aktarmadan önce yazıyı bitirmek ve “Jung Psikolojisinin Ana Hatları”nın (Frieda Fordham) karakter özelliklerinden ibaret olmadığını, kolektif bilinçdışının arketipleri (konu çok ilginç), rüyaların çözümlenmesi, semboller, din ve bireyselleşme gibi konuları da içerdiğini söylemek istiyorum. Bir de tükenen Gustave Jung kitapları yeniden basılsa ne güzel olur diyorum.

24 Eylül 2010 Cuma

Gülistan, Sa´di Şîrâzî

-->
Gerçi oldukça feminist türündendi ama küçükken anneannem anlatırdı bu tür hikâyeleri, bizde ağzımız açık dinlerdik. Bir padişahın üç kızı, diğerinin üç oğlu varmış mesela. Üç kızı olan padişahla dalga geçerlermiş. Sonra bir yarışma düzenlemişler ve bu üç kız diğer padişahın üç oğlunu yenmiş. Anneannemin dört kızına karşılık sadece bir oğlu olmasının masal seçiminde etkisi ne kadardır bilemem ama o, ne anlatırsa anlatsın çok güzel anlatırdı.
Sa’di’ nin hikâyeleri bana onları hatırlattı biraz. Aslında uzun zaman önce internette rastlamıştım ismine. Taksim meydandaki sahaflar şenliğinde sordum sordum en sonunda buldum kendisini.  
Kitabın girişinde Sa’di’nin hayatı anlatılmış ben de birazcık ordan çalıntı yapayım. Yazarımız İran edebiyatının en ünlü temsilcilerindenmiş. Mevlana anadolu için neyse Sa’di’de  İran için oymuş. Şair ve Sufi’ imiş. Moğollar döneminde yaşamış (1209-1291). Tarih kitaplarında ismine sıkça rastladığımız Nizamiye Medresesinde eğitim almış. Sonra da otuz yıllık bir seyahate çıkmış. Dile kolay otuz yıl gezmiş, Çin, Mısır, Anadolu, Suriye, Arabistan, hatta bir ara haçlıların esiri bile olmuş. Bu yolcuğu yürüyerek ya da deve sırtında yaptığını düşününce, özellikle de benim gibi boğazı bile geçmeye üşenenler için, Sa’di’ ye hayran kalmamak imkansız. Gezisi sırasında insanlara öğütler vermiş ve hikâyelerinden anladığım kadarıyla kendisi de oralardaki bilginlerden çok şey öğrenmiş. Sonra tekrar kendi şehrine Şiraz’a dönmüş. Bostan ve Gülistan olarak iki kitap yazmış ve tekrar yola koyulmuş. Yine çokça yer gezdikten sonra evine dönmüş ve 1291’de ölmüş. Mutluluğun yollarını göstermeye çalıştığı, genellikle öğüt veren hikâyeler ve anılar biçiminde yazdığı kitapları birçok dile çevrilmiş ve Osmanlı döneminde ders kitabı olarak da okutulmuş. Ben malesef burada hikâyeleri atlayıp öğüt kısımlarından alıntılar yapmak zorunda kaldım. 

Sa’di, kitabı yazış amacını şöyle açıklamış: “Vücudumuz toprağa karışıp yok olsa da umarım bu kitabım uzun süre yaşar. Maksat bu dünya evinde bir iz bırakabilmek. Bu hayatın sonu yok ama bu varlık bir gün son bulacak. Bir hayır ehli çıkıp rahmetle anarsa bizce maksat gerçekleşmiş olur.”  Çoğu yazarın kendime hakim olamıyorum yazmam lazım gibi açıklamalarıyla karşılaştırınca çok samimi cümleler bunlar.  Herneyse, batı bilgelerinden sonra şimdi de doğudan bir örnek olsun diye ben de onun fikirlerini ekliyorum aşağıya:
-Çok düşün, az söyle. Sözünü pek uzatma yeter demesinler. İnsanın üstünlüğü konuşmasının güzeliğiyledir.
-Horozun yiğitçe tavrına diyecek yok. Doğanla karşılaştırırsan çaresiz olur. Kedi fare tutarken aslan kesilse de aslan karşısında bir fare olur.
-İyilik için söylenen yalan kötülük için söylenen doğrudan daha iyidir.
-Kötü kişilere iyilik edenler, iyilere fenalık  etmiş olur.
-Benim kimseyi incitmemeye gücüm yeter ama kıskancı inciten ben değilim, kendi hasedidir.
-Zalim, padişahlık yapamaz. Koyuna, canavardan çoban olmaz. Halka zulmeden mülkünü kendi eliyle yıkmış olur.
-Gerçek dost refah zamanında gelip sana kardeş görünen değil, sıkıntılı anında elinden tutup yarana merhem olandır.
-Gidişata bakıp üzülme, sabırlı ol; sabır acıdır fakat meyvesi tatlıdır.
-Zehirli iğneye dayanamayacaksan akrep yuvasına sakın yaklaşma.
-Elle kızgın kireç karıştırmak, el pençe divan durmaktan iyidir.
-Büyüklerin adını saygı ile anmayan kişiyi akıllılar büyük saymaz.
-Sana başkasının ayıbını ulaştıranın, senin ayıbını başkasına söylemeyi ihmal edeceğini sanma.
-Ey dış görünüşümün süsüne aldanan, içimdeki kötülüklerden haberin yoktur. Tavus kuşu şöyle süslü püslü olduğundan herkes beğenir, ancak o da ayağından memnun değildir.
-Şaka yollu söylenen sözlerden bile akıllı insan ibret alır. Cahile yüz türlü hikmetten söz etsen de kaval dinler gibi dinler.  
-İyi bir evde kötü bir hanım varsa o evin cehennemden farkı yoktur.
-Kötü hanımdan çok sakın. Ey Allahım, bizi cehennem ateşinden sakla!
-Bir alimin sözü eğer işine uymazsa hiç kimse o yaldızlı söze kulak vermez. Alim kötü yollara sapmayan kimsedir. Halka söyleyip kendisi yapmayan kimseye alim denmez.
-Ademoğlunun mayası topraktandır, toprak gibi alçakgönüllü değilse insan olamaz.
-Sizi yolda bırakan yol arkadaşı yoldaş değildir. Size gönül vermeyen dostlara da kardeş demeyin.
-Çirkin kadının kocasının kör olması iyidir.
-Ey kanaat zenginliği senden beklerim. Senden üstün başka nimet yoktur. Lokman hikmeti sabırla kazandı. Sabırsız gönülde hikmet bulunmaz.
-Birinin gönlünü incittinse iyi bil ki senin de gönlün incinecektir. Sen kaleye taş atarsan kaleden de sana taş atarlar.
-İnine çekilip diş bileyen aslanla, yuvada av gözeten şahin açlıktan ölür. Oturup kısmetini bekleyen insanın da bir örümcek gibi cismi açlıktan bozulur.
-Düşmanların sözlerinin kıymeti yoktur. Onlar sâlih kimseleri bile ahlaksızlıkla suçlarlar.
-Sen sustukça kimse sana itiraz etmez. Konuşunca senden delil isterler.
-Söz ne kadar tatlı, gönül çekici, ne derece doğru ve beğenilmeye layık olursa olsun bir kez söyledikten sonra bir daha tekrarlama. Çünkü en lezzetli yemekleri bile sık sık yemek hoşa gitmez.
-Bilgelerden birinin şöyle dediğini işittim: “ Hiçbir kimse cahilliğini itiraf etmez. Ancak başkaları konuşurken onların sözünü kesen ve sözünü bitirmeden kendi söze başlayan kişi  hariç.
-Sultan katında değeri olan bir kişiyi bütün dünya sevmese de makbuldür. Ama sultanın  gözünden düşecek olursa herkes ondan nefret eder.
-Eğer mümkünse gönlünü bir şeye bağlama, çünkü bir kere bağlandı mı ayırmak güç olur.
-Her sabah yatağından kalktığında gözü güzel bir yüz gören bahtiyardır. Şarap sarhoşu gece yarısı, sakinin sarhoşu ise mahşer sabahı uyanır.
-İnsanlığın olmazsa olmaz şartlarından biri merhamet ve cömertliktir. İnsanlık şu görünen değersiz şekilden ibaret değildir.
-İnsana ilim, fazilet ve karşılık beklemeden sevgi gerekir. İnsanlarla yalnızca biçim olarak birliktelik yeterli olmaz.
-Doğruluğunu tam olarak bilmediğin bir sözü söyleme. Çirkin sözlere cevap vermekten kaçın.
-Kime iyilik etsen onu kendine bağlarsın, fakat nefsi okşandıkça isyana meyleder.
-Her istediğinde taze hurmayı elde eden kimsenin, hurma ağacını taşlamasına gerek var mı?
-Alçaklar kilimlerini sudan çekince, “Bütün alem batacakmış bize ne?” derler.
-İki kimsenin emeği boş, didinmesi beyhudedir: Biri kazandığını yemeyen, diğeri öğrendiğini tatbik etmeyen.”
-Üç şeyin devamı olmaz: Ticaretsiz mal, müzakeresiz ilim, siyasetsiz hükümet.
-Dostun eğer düşmanınla dostluk yaparsa artık onun da dostluğuna güvenme.
-Kendi aklını beğenen bir adama öğüt veren kimsenin kendisi bir öğütçüye muhtaçtır.
-Herkes öyle sanır ki kendi aklı olgunluğun, kendi çocuğu da güzelliğin son sınırını bulmuştur.
-Akıl yeryüzünden yok olsa sanıyorum, “Bende akıl yok” diyecek kimse bulunmaz.
-Cahil için en iyi hareket sükûttur. Gerçi bunu bilseydi cahil olmazdı.
-Aciz bir erkek kuvvetli bir kadının elinde nasıl esirse, akıl da nefsin elinde öyle esirdir.
-İki şey aklen mümkün değildir: Biri kısmetinden fazla yemek; diğeri ecelden evvel ölmek.
-Kadın feryadının çıktığı evde mutluluğun adı kalmıştır.
-Kader de yazılı olmayana el erişmez, yazılı olanda nerede ise gelir seni bulur.
-Ardından sevineceğin bir gam, sonunda üzüleceğin zevk ve sefadan iyidir.

23 Eylül 2010 Perşembe

Yürek Burgusu, Henry James

-->
Romanı bitirdikten sonra, adını koyamadığım bir tür suçluluk duygusunu bastırmaya çalışırken yakaladım kendimi. İnsan içine karıştıktan sonra bile beni takip eden sebepsiz türünden iç sıkıntısıyla karışık garip bir his. Sanırım Henry James biraz dengemi bozdu, azıcık da deli gibi hissettirdi. Neden sonra hissime isim koymak zorunda kalınca birdenbire farkettim onun yürek burgusuna çok uyduğunu. (Çevirmenin başarısı tabiki)
Söyleyeceğim şu ki Henry James'e romancıların romancısı denmesi boşuna değil. 1898'de yazılan Yürek Burgusu, Noel gecesi, ateşin önünde hayalet hikâyeleri anlatarak eğlenen bir grubun sohbetiyle açılıyor. İçlerinden biri kendisinde çok daha çarpıcı bir hikâye olduğunu söylüyor. Üç gün boyunca evdeki herkesi ve tabiki okuyucu da merakta bıraktıktan sonra olayın başlangıcını özetleyen kısa bir giriş yapıp yıllar önce kendisine verilen eski defterden, genç bir mürebbiyenin kaleminden çıkmış ve onun ilk öğretmenlik denemesi sırasında başından geçen hikâyeyi okumaya başlıyor. Romanın bundan sonrasında ise okuyucuyu birinci tekille konuşan mürebbiye ile başbaşa bırakıyor.
Anlatıcımız bir taraftan genç ve tecrübesiz diğer taraftan ise -sekiz yaşlarında bir kız, on yaşlarında bir erkek çocukla, okuma-yazma bilmeyen kahya kadını düşünecek olursak- hikâyedeki en yetkin karakter. Sonuç olarak onun güvenilirliğinden şüphe edecek bir durum yok. Buna rağmen okudukça bir gariplik hissediyorsunuz. Mürebbiye hanım olayları yorumlarken sizde onun yorumlarını yorumlamaya başlıyorsunuz bu sırada onun hisleriyle sizinkiler arasındaki fark gittikçe açılıyor. Geçerli bir nedeniniz olmamasına rağmen o kendi hislerinin doğruluğuna ne kadar çok güveniyorsa siz de hem ona hem de kendinize o kadar az güvenmeye başlıyorsunuz. Henry James'in yarattığı atmosfer, anlatım dili, yoruma açık cümleleri ve şahane kurgusu insanın kendisini fena halde güvensiz hissetmesine neden oluyor. Mürebbiye hanımın bir yerde söylediği gibi "ben görmüyorsam orada yok" mu ya da tersi durumda ben görüyorsam kesinlikle var mı? gibi bir durum çıkıyor ortaya. Neye inanmalıyıma gelip takılıyorsunuz. Hislerime mi yoksa gözümle gördüğüm kelimelere mi?

Olayın üstünden beş gün geçti ve ben bu arada hikâyeyi her düşünüşümde "Ama..." ve "Peki..." lerle başlayan cümleler kurmaya devam ettim. Sırf kendimi haklı çıkarmak, deli olmadığımı kendime ispat için dedektif gibi bir takım ipuçları aradım. Ve bugün elimdeki delillere dayanarak diyebilirim ki ben deliyim. Çünkü; Okuduklarımla, onların hissettirdiklerinin çelişmesine neden olan bir sürü cümlenin altını çizdim ama nerden bakarsam bakayım fark ettim ki malesef bu cümleler hikâyenin kendisiyle hiç de çelişmiyor. O, kendi içinde tutarlı yani sorun onda değil bende.
Hikâye, bilmediğimiz, bilsek de kendimizden ustaca sakladığımız sırlarla dolu bir zihinle yaşadığımızın ve herşeyi ona dayanarak yorumladığımızın uç örneğini gerçek bir deneyim gibi yaşatıyor. Gotik edebiyat için oldukça klasik sayılabilecek öykü ve karakterlerle öyle garip bir ilişkiye sokuyor ki bizi sonuçta Henry James'in hikâyesinin korkutucu tarafı kesinlikle hayaletler ve onların olabilme ihtimali ya da mürebbiyenin yaşadıkları değil okuyucunun bizzat kendisi haline geliyor. 


15 Eylül 2010 Çarşamba

Yaşam Bilgeliği Üzerine Aforizmalar, Arthur Schopenhauer

Bu konuyu kapatmadan önce bahsetmeden geçemeyeceğim Arthur Schopenhauer (1788-1860) kötümserlerin ve nihilistlerin piri sayılır. Doğu düşüncesinin etkisinde de kaldığı söylenen Schopenhauer, kendi ürünü olan “irade” felsefesiyle  gayet “olumsuz” bir düşünce sistemi ortaya çıkarmıştır. Nietzsche’nin öğretmeni olarak da tanınan filozof, yaşam hakkındaki fikirlerinden bazılarını alıntıladığım “Yaşam Bilgeliği Üzerine Aforizmalar” kitabının giriş bölümünü;
“Elbette genel olarak tüm zamanların bilgeleri hep aynı şeyi söylemişlerdir ve tüm zamanların budalaları, yani ezici çoğunluğu da, tam tersini yapmışlardır: Ve bu durum bundan sonra da sürecektir. Bu yüzden Voltaire diyor ki “Bu dünyayı en az, dünyaya geldiğimizde onu bulduğumuz gibi, aptal ve kötü bir biçimde terk edeceğiz.” diyerek bitirirken “olumsuz”  felsefesinin de kısa bir özetini yapmış olur. Kitabın ilerleyen bölümlerinde de daha açık biçimde, yapılacak en iyi şeyin, varoluşu tümüyle reddederek beklentisiz bir yaşam sürmek olduğunu söyler.
İşte Schopenhauer’ın gözüyle bazı yaşamsal gerçekler:
- Herkesin içinde yaşadığı dünya öncelikle kendi kendisini kavrayışına bağlıdır, bu yüzden kafaların farklılığına göre yönlenir.
- Herkes tıpkı kendi derisinin içinde olduğu gibi, kendi bilincinin içindedir ve dolaysız olarak ancak kendi bilincinin içinde yaşar. Bu yüzden dışarıdan pek yardım edilemez ona.
- Şimdiki zamanın ve gerçekliğin nesnel yarısı yazgının elindedir ve onun tarafından değiştirilebilir: Öznel yarısı ise biz, kendimizizdir, dolayısıyla bu yarı esas olarak değiştirilemez. Bu durumda her insanın yaşamı dıştaki tüm değişikliklere karşın istisnasız aynı karakteri taşır ve bir tema üzerindeki bir dizi çeşitlemeye benzetilebilir. Kimse kendi bireyselliğinin dışına çıkamaz.
- İnsanın olası mutluluğunun ölçüsü bireyselliğiyle önceden belirlenmiştir. Özellikle, zihinsel gücünün sınırları yüksek bir hazzı alma yeteneğini sonsuza dek belirlemiştir. Bu sınırlar darsa, dışarıdan gelen tüm çabalar, insanların ve şansın onun için tüm yaptıkları o kişiyi sıradan, yarı hayvansı insani mutluluğun ve hoşnutluğun ötesine geçiremezler. O kişi duyusal zevklere, rahat ve keyifli aile yaşamına, düşük bir dost canlılığına ve kaba saba bir zaman öldürmeye bağlı kalır.
- İç dünyası zengin olan bir kişi yazgıdan çok şey beklemez.
- İç dünyası zengin insan tamamen yalnızken, kendi düşünceleriyle ve hayalleriyle, eşsiz bir eğlence bulur; öte yandan ruhsuz biri, sürekli dernekten derneğe, oyundan oyuna, yolculuktan yolculuğa ve şenlikten şenliğe koşsa bile can sıkıntısından kurtulamaz.
- Aptal birinin sersem bilincinde yansıyan tüm görkem ve hazlar, rahatsız bir hapishanede Don Kişot’u yazan Cervantes’in bilinci karşısında çok yoksuldurlar.
- Yaşamımızın mutluluğu açısından en birincisi ve en önemlisi ne olduğumuzdur, kişiliğimizdir – daha kalıcı ve her koşulda etkili olduğu için bile bu böyledir.  Yazgıya bağlı değildir ve bizden koparılamaz.
- İnsanın mutluluğu üzerinde, ne olduğunun neye sahip olduğundan kesinlikle daha çok katkısı vardır.
- Bir kimsenin kendi içinde ne olduğu ve kendinde neye sahip olduğu kısacası onun kişiliği ve değeri mutluluğunun ve esenliğinin biricik dolaysız nedenidir. Geri kalan her şey  dolaylıdır. Bu yüzden onların etkisi  ortadan kaldırılabilir ama kişiliği etkisi asla.
- Olayların nesnel olarak ve gerçekte ne oldukları değil, bizim için, bizim kavrayışımız açısından ne olduklarıdır bizi mutlu ya da mutsuz kılan: Epiktetos da bunu söyler : İnsanları huzursuz eden olaylar değil, olaylar hakkındaki görüşleridir.”
-Sıradan insanlar sadece zamanı geçirmeyi düşünürler; herhangi bir yeteneği olan kimse ise ondan yararlanmayı düşünür.
- Yaşlılıkta, şaka, yolculuk zevki, at sevgisi ve toplum için yararlılık bizi terk eder, hatta dostlarımızı ve akrabalarımızı da ölüm bizden ayırır. İşte o zaman insanın kendinde neye sahip olduğu her zamankinden çok daha fazla önem kazanır. Çünkü en uzun süre dayanan bu olacaktır. Ama yaşamın her çağında da insanın kendinde sahip olduğu şey, mutluluğun sahici ve biricik kalıcı kaynağıdır ve öyle de kalır.

-Aristo’nun dediği gibi “Mutluluk kendine yetenlerindir” çünkü mutluluğun ve hazzın tüm dış kaynakları, doğaları gereği son derece güvenilmez, nahoş ve geçicidirler ve rastlantıya bağlıdırlar.
-Bizim başkası için ne olduğumuzun yeri yabancıların bilincidir. Bu ise bizim için kesinlikle doğrudan doğruya değil ancak dolaylı olarak yani ötekilerin bize karşı davranışını belirlediği ölçüde var olan bir şeydir.
-Bizim hastalıklı bir hassaslıkta olduğu için sık sık hastalanan tüm özgüvenimizin, tüm kibirliliğimizin ve iddialarımızın ve aynı zamanda tüm gösterişimizin ve böbürlenmemizin temelinde başkalarının görüşü yatmaktadır.
- Yaşamını ancak hem zihinsel hem bedensel, çok büyük acılar yaşamadan geçiren kimse en mutlu yazgıya sahiptir, en canlı zevkleri ya da en büyük hazları tatmış olan değil.
- Bu dünyayı, kuşkulu bir bakışla, bir tür cehennem olarak gören ve buna göre yalnızca kendine ateş geçirmez bir oda bulmaya çalışan kişi çok daha az yanılır.
- Dünyaya mutluluk ve haz istemleriyle dolu olarak geliriz ve bunları gerçekleştirme yolundaki budalaca umudu besleriz. Oysa çok geçmeden yazgı gelir, bizi haşince yakalar ve hiçbir şeyin bizim olmadığın, salt tüm malımız ve mülkümüz, çoluğumuz çocuğumuz üzerinde değil hatta kolumuz bacağımız üzerinde bile tartışılmaz bir hakka sahip olduğu için her şeyin kendisine ait  olduğunu öğretir  bize.
- Deneyim, mutluluğun ve hazzın yalnızca uzaktan görünen, yanına yaklaşıldığında yitip giden bir serap olduğu, buna karşılık dertlerin ve acıların gerçeklikleri olduğu, kendilerini dolaysızca temsil ettikleri ve ne yanılsamayla ne de beklentiye gerek duydukları kavrayışını getirir. Bu ders yararlı olursa mutluluğun ve hazzın peşinden koşmayı bırakırız ve daha çok acının ve dertlerin giriş yolunu olabildiğince daraltmayı düşünürüz.
- Çok mutsuz olmamanın en güvenilir yolu çok mutlu olmayı istememektir.
- Yaşam bilgeliğinin önemli bir noktası, biri diğerine zarar vermesin diye dikkatimizi biraz bugüne birazda geleceğe yöneltişimiz arasındaki orantının doğruluğuna dayanır. Çoğu kimse fazlasıyla bugünde yaşar bunlar düşüncesizdirler; bazıları ise fazlasıyla gelecekte yaşarlar, bunlar da korkaklar ve endişelilerdir. Bir kimsenin doğru ölçüyü tutturduğu ender görülür.
- Gelecek hemen hemen her zaman onu tasarladığımızdan başka türlüdür; geçmiş de başka türlüydü; ve her ikisinin de bir bütün olarak bizim zannettiğimizle çok az ilgisi vardır. Çünkü nesneleri gözde küçülten uzaklık, onları düşünce de büyütür. Biricik doğru ve gerçek olan şimdiki zamandır. Bu, gerçek olarak doldurulan zamandır ve varoluşumuz sadece bu zamanda yer alır.
-Her bir günü özel bir yaşam olarak gör.
- İnsan sadece yalnız olabildiği sürece bütünüyle kendisi olur. Demekki yalnızlığı sevmeyen, özgürlüğü de sevmez. Çünkü insan ancak yalnız olduğunda özgürdür.
- İnsanları arkadaş canlısı kılan, yalnızlığa ve yalnızlık içinde kendi kendilerine katlanma yeteneksizlikleridir. Onları  hem topluma hem de uzak ülkelere ve yolculuklara süren içsel boşlukları ve sıkıntılarıdır. Onların zihninde kendi kendilerini devindirecek dişli çark eksiktir.
- Arzularımıza bir hedef koymak, hırslarımıza ket vurmak, öfkemizi dizginlemek, bireyin arzulanabiir olanların sadece sonsuz küçük bir bölümüne ulaşabileceğini, buna karşılık herkesin payına çok sayıda kötülük düştüğünü sürekli akılda tutmak yani tek bir sözcükle, vazgeçmek ve katlanmak- bu öyle bir kuraldır ki buna uymadığımızda ne gözlem, ne zenginlik ne de erk kendimizi sefil duyumsamamızı engelleyebilir.
- Hiç kimse kendinden fazlasını göremez. Bununla demek istiyorum ki : Herkes başkasında, kendisi olabildiği kadarını görür, çünkü onu ancak kendi zekası ölçüsünde kavrayabilir ve anlayabilir.
- İnsanların çoğu öyle özneldirler ki esas olarak kendilerinden başka hiçbir şey onları ilgilendirmez. Bu yüzden söylenilen her şeyde hemen kendilerini düşünürler ve kendileriyle her rastlantısal ve uzak ilişki bile tüm dikkatlerini üzerine çeker ve onları meşgul eder. Öyle ki konuşmanın nesnel konusunu anlayacak güçleri kalmaz. Aynı şekilde hiçbir neden, ilgilerine ya da kendini beğenmişliklerine uymayan bir şeyi onlara kabul ettiremeyecektir.
-Bir dostun ödünç isteğini reddetmekle o kişiyi yitirmeyiz ama ödünç istediği şeyi ona vermekle onu çok kolayca yitirebiliriz; bunun gibi bir dosta karşı gururlu ve onu biraz ihmal edici bir biçimde davranarak onu yitirmeyiz ama ona karşı çok fazla dostça ve kibar davranırsak onu yitiririz, çünkü bu davranışımız onu küstah ve katlanılmaz kılacaktır, bu da bir kopmaya yol açacaktır.
- İnsanlar özellikle onlara muhtaç olduğumuz düşüncesini kesinlikle kaldıramazlar, kibir ve kendini beğenme bu düşüncenin ayrılmaz eşlikçileridirler. Kimi insanlarda bu düşünce bir ölçüde daha onlara güvenildiğinde ya da onlarla teklifsiz bir biçimde konuşulduğunda ortaya çıkar. Hemen onların nazını çekmek zorunda olduğumuzu düşünürler ve nezaket sınırlarını genişletmeye çalışırlar. Bu yüzden çok az insan daha güvenilir bir ilişki için elverişlidir ve daha düşük karakterdeki kişilerle ortak bir şey yapmaktan kaçınılmalıdır.
- Dünyada şeytanın boynuzlarla, delilerin hunilerle dolaştıklarını sanan sürekli onların avı ya da oyuncağı  olur. Üstelik insanlar ilişki içindeyken ay ışığındaki kambur gibidirler. Yani sürekli bir yanlarını gösterirler.
- İnsan yapıp ettiklerinde kimseyi örnek almamalıdır. Çünkü durumlar, koşullar, ilişkiler hiçbir zaman aynı değildir ve karakterlerin farklılığı eyleme de farklı bir görünüm verdiği için iki kişi aynı şeyi yapsalarda yaptıkları şey aynı değildir. İnsan yeterince düşünüp taşındıktan ve iyice gözden geçirdikten sonra kendi karakterine uygun bir biçimde davranmalıdır. Demek ki pratik yaşamda özgünlük kaçınılmazdır; yoksa insanın yaptığı kendisine uymaz.
- Hiçbir insanın görüşüne karşı çıkılmamalıdır; kişi insanları saçma olduğuna inandığı tüm şeylerden vazgeçirmeye çalışırsa bunu tam olarak gerçekleştiremeden Metuşelah’ın (Eski Ahit’e göre Nuh peygamberin büyük babası 969 yıl yaşamış) yaşına ulaşacağını düşünmelidir.
- Dinlemek zorunda olduğumuz bir konuşmanın saçmalıkları bizi kızdırmaya başladıysa, bunun iki deli arasındaki bir komedi sahnesi olduğunu düşünmeliyiz. Böylesi yararlıdır.
- Genel olarak zekamızı, söylediğimiz şeylerle değil sustuğumuz şeylerle ortaya koymamız daha iyidir. Birincisi kibir, ikincisi ise akıllılık konusudur.
- Yaşamımızın akışı, kesinlikle salt kendi yapıtımız değildir; iç içe geçen ve birbirlerini karşılıklı olarak değiştiren iki unsurun, yani olayların sıralanışının ve kendi kararlarımızın sıralanışının ürünüdür.
-Yaşamın ilk yarısının karakteri mutluluğa yönelik doyurulmamış bir özlem, ikinci yarısının karakteri ise mutsuzluk endişesidir. Çünkü bu ikinci yarıda az ya da çok belirgin bir biçimde, tüm mutlulukların hayalet gibi, buna karşılık acıların gerçek oldukları bilgisi de gelmiştir.
- Gençliğimizde, yaşamımız için önem taşıyan ve büyük sonuçlar doğuracak olayların ve kişilerin karşımıza davul zurnayla çıkacaklarını sanırız: ama yaşlılığımızda geri dönüp baktığımızda, bunların hepsinin de sessizce, arka kapıdan ve adeta dikkati çekmeden içeri süzülmüş olduklarını görürüz.
-Ne denli uzun yaşarsak,  o denli az sayıda olay gözümüze önemli ya da üzerinde yeniden düşünülecek denli önemli görünür.
- Bir bilge çok haklı olarak dünyaya hükmeden üç güç vardır diyor; bunlar akıllılık, güçlülük ve şanstır. Sanırım bu sonuncusu dünyaya en çok hükmedendir.