15 Eylül 2010 Çarşamba

Yaşam Bilgeliği Üzerine Aforizmalar, Arthur Schopenhauer

Bu konuyu kapatmadan önce bahsetmeden geçemeyeceğim Arthur Schopenhauer (1788-1860) kötümserlerin ve nihilistlerin piri sayılır. Doğu düşüncesinin etkisinde de kaldığı söylenen Schopenhauer, kendi ürünü olan “irade” felsefesiyle  gayet “olumsuz” bir düşünce sistemi ortaya çıkarmıştır. Nietzsche’nin öğretmeni olarak da tanınan filozof, yaşam hakkındaki fikirlerinden bazılarını alıntıladığım “Yaşam Bilgeliği Üzerine Aforizmalar” kitabının giriş bölümünü;
“Elbette genel olarak tüm zamanların bilgeleri hep aynı şeyi söylemişlerdir ve tüm zamanların budalaları, yani ezici çoğunluğu da, tam tersini yapmışlardır: Ve bu durum bundan sonra da sürecektir. Bu yüzden Voltaire diyor ki “Bu dünyayı en az, dünyaya geldiğimizde onu bulduğumuz gibi, aptal ve kötü bir biçimde terk edeceğiz.” diyerek bitirirken “olumsuz”  felsefesinin de kısa bir özetini yapmış olur. Kitabın ilerleyen bölümlerinde de daha açık biçimde, yapılacak en iyi şeyin, varoluşu tümüyle reddederek beklentisiz bir yaşam sürmek olduğunu söyler.
İşte Schopenhauer’ın gözüyle bazı yaşamsal gerçekler:
- Herkesin içinde yaşadığı dünya öncelikle kendi kendisini kavrayışına bağlıdır, bu yüzden kafaların farklılığına göre yönlenir.
- Herkes tıpkı kendi derisinin içinde olduğu gibi, kendi bilincinin içindedir ve dolaysız olarak ancak kendi bilincinin içinde yaşar. Bu yüzden dışarıdan pek yardım edilemez ona.
- Şimdiki zamanın ve gerçekliğin nesnel yarısı yazgının elindedir ve onun tarafından değiştirilebilir: Öznel yarısı ise biz, kendimizizdir, dolayısıyla bu yarı esas olarak değiştirilemez. Bu durumda her insanın yaşamı dıştaki tüm değişikliklere karşın istisnasız aynı karakteri taşır ve bir tema üzerindeki bir dizi çeşitlemeye benzetilebilir. Kimse kendi bireyselliğinin dışına çıkamaz.
- İnsanın olası mutluluğunun ölçüsü bireyselliğiyle önceden belirlenmiştir. Özellikle, zihinsel gücünün sınırları yüksek bir hazzı alma yeteneğini sonsuza dek belirlemiştir. Bu sınırlar darsa, dışarıdan gelen tüm çabalar, insanların ve şansın onun için tüm yaptıkları o kişiyi sıradan, yarı hayvansı insani mutluluğun ve hoşnutluğun ötesine geçiremezler. O kişi duyusal zevklere, rahat ve keyifli aile yaşamına, düşük bir dost canlılığına ve kaba saba bir zaman öldürmeye bağlı kalır.
- İç dünyası zengin olan bir kişi yazgıdan çok şey beklemez.
- İç dünyası zengin insan tamamen yalnızken, kendi düşünceleriyle ve hayalleriyle, eşsiz bir eğlence bulur; öte yandan ruhsuz biri, sürekli dernekten derneğe, oyundan oyuna, yolculuktan yolculuğa ve şenlikten şenliğe koşsa bile can sıkıntısından kurtulamaz.
- Aptal birinin sersem bilincinde yansıyan tüm görkem ve hazlar, rahatsız bir hapishanede Don Kişot’u yazan Cervantes’in bilinci karşısında çok yoksuldurlar.
- Yaşamımızın mutluluğu açısından en birincisi ve en önemlisi ne olduğumuzdur, kişiliğimizdir – daha kalıcı ve her koşulda etkili olduğu için bile bu böyledir.  Yazgıya bağlı değildir ve bizden koparılamaz.
- İnsanın mutluluğu üzerinde, ne olduğunun neye sahip olduğundan kesinlikle daha çok katkısı vardır.
- Bir kimsenin kendi içinde ne olduğu ve kendinde neye sahip olduğu kısacası onun kişiliği ve değeri mutluluğunun ve esenliğinin biricik dolaysız nedenidir. Geri kalan her şey  dolaylıdır. Bu yüzden onların etkisi  ortadan kaldırılabilir ama kişiliği etkisi asla.
- Olayların nesnel olarak ve gerçekte ne oldukları değil, bizim için, bizim kavrayışımız açısından ne olduklarıdır bizi mutlu ya da mutsuz kılan: Epiktetos da bunu söyler : İnsanları huzursuz eden olaylar değil, olaylar hakkındaki görüşleridir.”
-Sıradan insanlar sadece zamanı geçirmeyi düşünürler; herhangi bir yeteneği olan kimse ise ondan yararlanmayı düşünür.
- Yaşlılıkta, şaka, yolculuk zevki, at sevgisi ve toplum için yararlılık bizi terk eder, hatta dostlarımızı ve akrabalarımızı da ölüm bizden ayırır. İşte o zaman insanın kendinde neye sahip olduğu her zamankinden çok daha fazla önem kazanır. Çünkü en uzun süre dayanan bu olacaktır. Ama yaşamın her çağında da insanın kendinde sahip olduğu şey, mutluluğun sahici ve biricik kalıcı kaynağıdır ve öyle de kalır.

-Aristo’nun dediği gibi “Mutluluk kendine yetenlerindir” çünkü mutluluğun ve hazzın tüm dış kaynakları, doğaları gereği son derece güvenilmez, nahoş ve geçicidirler ve rastlantıya bağlıdırlar.
-Bizim başkası için ne olduğumuzun yeri yabancıların bilincidir. Bu ise bizim için kesinlikle doğrudan doğruya değil ancak dolaylı olarak yani ötekilerin bize karşı davranışını belirlediği ölçüde var olan bir şeydir.
-Bizim hastalıklı bir hassaslıkta olduğu için sık sık hastalanan tüm özgüvenimizin, tüm kibirliliğimizin ve iddialarımızın ve aynı zamanda tüm gösterişimizin ve böbürlenmemizin temelinde başkalarının görüşü yatmaktadır.
- Yaşamını ancak hem zihinsel hem bedensel, çok büyük acılar yaşamadan geçiren kimse en mutlu yazgıya sahiptir, en canlı zevkleri ya da en büyük hazları tatmış olan değil.
- Bu dünyayı, kuşkulu bir bakışla, bir tür cehennem olarak gören ve buna göre yalnızca kendine ateş geçirmez bir oda bulmaya çalışan kişi çok daha az yanılır.
- Dünyaya mutluluk ve haz istemleriyle dolu olarak geliriz ve bunları gerçekleştirme yolundaki budalaca umudu besleriz. Oysa çok geçmeden yazgı gelir, bizi haşince yakalar ve hiçbir şeyin bizim olmadığın, salt tüm malımız ve mülkümüz, çoluğumuz çocuğumuz üzerinde değil hatta kolumuz bacağımız üzerinde bile tartışılmaz bir hakka sahip olduğu için her şeyin kendisine ait  olduğunu öğretir  bize.
- Deneyim, mutluluğun ve hazzın yalnızca uzaktan görünen, yanına yaklaşıldığında yitip giden bir serap olduğu, buna karşılık dertlerin ve acıların gerçeklikleri olduğu, kendilerini dolaysızca temsil ettikleri ve ne yanılsamayla ne de beklentiye gerek duydukları kavrayışını getirir. Bu ders yararlı olursa mutluluğun ve hazzın peşinden koşmayı bırakırız ve daha çok acının ve dertlerin giriş yolunu olabildiğince daraltmayı düşünürüz.
- Çok mutsuz olmamanın en güvenilir yolu çok mutlu olmayı istememektir.
- Yaşam bilgeliğinin önemli bir noktası, biri diğerine zarar vermesin diye dikkatimizi biraz bugüne birazda geleceğe yöneltişimiz arasındaki orantının doğruluğuna dayanır. Çoğu kimse fazlasıyla bugünde yaşar bunlar düşüncesizdirler; bazıları ise fazlasıyla gelecekte yaşarlar, bunlar da korkaklar ve endişelilerdir. Bir kimsenin doğru ölçüyü tutturduğu ender görülür.
- Gelecek hemen hemen her zaman onu tasarladığımızdan başka türlüdür; geçmiş de başka türlüydü; ve her ikisinin de bir bütün olarak bizim zannettiğimizle çok az ilgisi vardır. Çünkü nesneleri gözde küçülten uzaklık, onları düşünce de büyütür. Biricik doğru ve gerçek olan şimdiki zamandır. Bu, gerçek olarak doldurulan zamandır ve varoluşumuz sadece bu zamanda yer alır.
-Her bir günü özel bir yaşam olarak gör.
- İnsan sadece yalnız olabildiği sürece bütünüyle kendisi olur. Demekki yalnızlığı sevmeyen, özgürlüğü de sevmez. Çünkü insan ancak yalnız olduğunda özgürdür.
- İnsanları arkadaş canlısı kılan, yalnızlığa ve yalnızlık içinde kendi kendilerine katlanma yeteneksizlikleridir. Onları  hem topluma hem de uzak ülkelere ve yolculuklara süren içsel boşlukları ve sıkıntılarıdır. Onların zihninde kendi kendilerini devindirecek dişli çark eksiktir.
- Arzularımıza bir hedef koymak, hırslarımıza ket vurmak, öfkemizi dizginlemek, bireyin arzulanabiir olanların sadece sonsuz küçük bir bölümüne ulaşabileceğini, buna karşılık herkesin payına çok sayıda kötülük düştüğünü sürekli akılda tutmak yani tek bir sözcükle, vazgeçmek ve katlanmak- bu öyle bir kuraldır ki buna uymadığımızda ne gözlem, ne zenginlik ne de erk kendimizi sefil duyumsamamızı engelleyebilir.
- Hiç kimse kendinden fazlasını göremez. Bununla demek istiyorum ki : Herkes başkasında, kendisi olabildiği kadarını görür, çünkü onu ancak kendi zekası ölçüsünde kavrayabilir ve anlayabilir.
- İnsanların çoğu öyle özneldirler ki esas olarak kendilerinden başka hiçbir şey onları ilgilendirmez. Bu yüzden söylenilen her şeyde hemen kendilerini düşünürler ve kendileriyle her rastlantısal ve uzak ilişki bile tüm dikkatlerini üzerine çeker ve onları meşgul eder. Öyle ki konuşmanın nesnel konusunu anlayacak güçleri kalmaz. Aynı şekilde hiçbir neden, ilgilerine ya da kendini beğenmişliklerine uymayan bir şeyi onlara kabul ettiremeyecektir.
-Bir dostun ödünç isteğini reddetmekle o kişiyi yitirmeyiz ama ödünç istediği şeyi ona vermekle onu çok kolayca yitirebiliriz; bunun gibi bir dosta karşı gururlu ve onu biraz ihmal edici bir biçimde davranarak onu yitirmeyiz ama ona karşı çok fazla dostça ve kibar davranırsak onu yitiririz, çünkü bu davranışımız onu küstah ve katlanılmaz kılacaktır, bu da bir kopmaya yol açacaktır.
- İnsanlar özellikle onlara muhtaç olduğumuz düşüncesini kesinlikle kaldıramazlar, kibir ve kendini beğenme bu düşüncenin ayrılmaz eşlikçileridirler. Kimi insanlarda bu düşünce bir ölçüde daha onlara güvenildiğinde ya da onlarla teklifsiz bir biçimde konuşulduğunda ortaya çıkar. Hemen onların nazını çekmek zorunda olduğumuzu düşünürler ve nezaket sınırlarını genişletmeye çalışırlar. Bu yüzden çok az insan daha güvenilir bir ilişki için elverişlidir ve daha düşük karakterdeki kişilerle ortak bir şey yapmaktan kaçınılmalıdır.
- Dünyada şeytanın boynuzlarla, delilerin hunilerle dolaştıklarını sanan sürekli onların avı ya da oyuncağı  olur. Üstelik insanlar ilişki içindeyken ay ışığındaki kambur gibidirler. Yani sürekli bir yanlarını gösterirler.
- İnsan yapıp ettiklerinde kimseyi örnek almamalıdır. Çünkü durumlar, koşullar, ilişkiler hiçbir zaman aynı değildir ve karakterlerin farklılığı eyleme de farklı bir görünüm verdiği için iki kişi aynı şeyi yapsalarda yaptıkları şey aynı değildir. İnsan yeterince düşünüp taşındıktan ve iyice gözden geçirdikten sonra kendi karakterine uygun bir biçimde davranmalıdır. Demek ki pratik yaşamda özgünlük kaçınılmazdır; yoksa insanın yaptığı kendisine uymaz.
- Hiçbir insanın görüşüne karşı çıkılmamalıdır; kişi insanları saçma olduğuna inandığı tüm şeylerden vazgeçirmeye çalışırsa bunu tam olarak gerçekleştiremeden Metuşelah’ın (Eski Ahit’e göre Nuh peygamberin büyük babası 969 yıl yaşamış) yaşına ulaşacağını düşünmelidir.
- Dinlemek zorunda olduğumuz bir konuşmanın saçmalıkları bizi kızdırmaya başladıysa, bunun iki deli arasındaki bir komedi sahnesi olduğunu düşünmeliyiz. Böylesi yararlıdır.
- Genel olarak zekamızı, söylediğimiz şeylerle değil sustuğumuz şeylerle ortaya koymamız daha iyidir. Birincisi kibir, ikincisi ise akıllılık konusudur.
- Yaşamımızın akışı, kesinlikle salt kendi yapıtımız değildir; iç içe geçen ve birbirlerini karşılıklı olarak değiştiren iki unsurun, yani olayların sıralanışının ve kendi kararlarımızın sıralanışının ürünüdür.
-Yaşamın ilk yarısının karakteri mutluluğa yönelik doyurulmamış bir özlem, ikinci yarısının karakteri ise mutsuzluk endişesidir. Çünkü bu ikinci yarıda az ya da çok belirgin bir biçimde, tüm mutlulukların hayalet gibi, buna karşılık acıların gerçek oldukları bilgisi de gelmiştir.
- Gençliğimizde, yaşamımız için önem taşıyan ve büyük sonuçlar doğuracak olayların ve kişilerin karşımıza davul zurnayla çıkacaklarını sanırız: ama yaşlılığımızda geri dönüp baktığımızda, bunların hepsinin de sessizce, arka kapıdan ve adeta dikkati çekmeden içeri süzülmüş olduklarını görürüz.
-Ne denli uzun yaşarsak,  o denli az sayıda olay gözümüze önemli ya da üzerinde yeniden düşünülecek denli önemli görünür.
- Bir bilge çok haklı olarak dünyaya hükmeden üç güç vardır diyor; bunlar akıllılık, güçlülük ve şanstır. Sanırım bu sonuncusu dünyaya en çok hükmedendir.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder