26 Aralık 2014 Cuma

2014'ün En İyi Romanları;

Genellikle uzun zaman önce aramızdan ayrılan yazarların romanlarını okuyor olsam da yeni romanları da yakından takip ederim. Aslına bakarsanız geçen senenin en iyi kitap listelerini incelemek ve neler kaçırdığımı görmek en sevdiğim etkinliklerden biridir. Anladığım kadarıyla 2014 genç yazarlar ve ilk romanlar için güzel bir yıl olmuş. Ayrıca son yıllardaki listelerde gördüğümüz vampir furyası da bitmiş görünüyor ki bence çok sevindirici. Umarım yeni yazarlarla tanışmak için çok fazla beklemek zorunda kalmayız. Birkaç listeden küçük bir derleme yaptım; İşte 2014' ün en iyi romanları; 

Electric Literature, 2014'ün en iyilerini 25 kitaplık bir listede toplamış, ilk beş şöyle;
  • Boy, Snow, Bird, Helen Oyeyemi; 1984 doğumlu Helen Oyeyemi, Londra'da yaşayan Nijerya asıllı genç bir yazar. İlk romanı İkarus Kız, Literatür yayıncılıktan çıkmış. Beşinci romanıyla 2014'ün en iyiler listesine giren yazarı takip etmekte fayda var. Tabi ki yayımlayan bir yayın evi çıkarsa.
  • Nobody Is Ever Missing, Catherine Lacey; Yine genç ve ülkemizde henüz tanınmayan bir yazar. Makale ve kısa hikayeleri dergi ve gazetelerde uzun zamandır yayınlanan Lacey'in ilk romanı New York Times, The Wall Street Journal, The New Yorker, Publishers Weekly vs. eleştirmenlerinden epey övgü almış.
  • Faces in the Crowd, Valeria Luiselli; Üçüncü romanıyla iyi bir çıkış yapmış gibi görünüyor. Çok katmanlı romanı farklı diliyle dikkat çekmiş. Listemize ekleyelim.
  • Kinder Than Solitude, Yiyun Li; kitapları Türkçe hariç 20 dile çevrilen genç bir yazar daha. Hikayeleri ve diğer romanlarıyla ödüller almış. New Yorker tarafından 20 yaş altı 40 yazar arasında onun da ismi geçiyormuş. Ve okur yorumlarına bakacak olursak Yiyun Li'nin kitaplarını dilimize kazandırmamakla çok şey kaybediyoruz.
  • Preparation for the Next Life, Atticus Lish; Yazarın ikinci romanı; yorumlardan anladığım kadarıyla Amerikan rüyası hakkında epey gerçekçi bir tarza sahip. Atticus Lish'in biyografisini okuduğunuzda farklı yaşamları bünyesinde toplayan yazarın kitabı hakkındaki merakınız da artıyor.

2 Kasım 2014 Pazar

Pnin, Vladimir Nabokov

Değerli hediyeler küçük paketlerde verilir derler ya; Nabokov da aynen öyle yapmış. Kocaman bir karakteri ve çok leziz bir hikayeyi, küçücük bir pakete sığdırmış, üstelik bir yığın sürprizle beraber. Pnin'i okurken sadece iyi bir hikaye okumuyorsunuz. Tekniği ve kurgusuyla, Nabokov'dan edebiyat dersi de alıyorsunuz. Bir yandan karakterin yaratılmasında gösterilen ustalık, diğer yandan yabancı bir dilde edebiyat ürünü veren yazarın kelime oyunları ve şiirsel betimlemeler yapacak derecede bu dile hakimiyeti, hem hikayeden hem de sanatsal bir üründen keyif almanın hoşluğunu yaşatıyor.  

Kendisi de göçmen olan ve Amerikan üniversitelerinde ders veren Nabokov, Bolşevik devriminden sonra Rusya'dan Paris'e giden (yolu bir ara İstanbul'a da düşmüş) 2. Dünya savaşının başlamasıyla Amerika'ya yerleşip bir kolejde Rusça dersleri veren Prof. Timofey Pnin'in hikayesini, yeni ve diline pek hakim olmadığı dünyada başına gelen komik durumları, “ Pninsi” davranışlarını, Rusya ve Paris' deki hayatını, yurtsuz bir çocuğun, savaş yıkıntıları arasında kalan anılarını, anekdotlardan oluşan dairesel bir kurguyla anlatıyor.

Dalgın olan dünyaydı, Pnin'e onu yola sokmak düşüyordu. Yaşamı parçalanan, kendisine saldıran, işlemeyi reddeden ya da onun varoluş alanına girdiklerinde hınzırca gözden yiten, duyusuz nesnelerle sürekli bir savaştı.”

15 Eylül 2014 Pazartesi

Yaşam Kullanma Kılavuzu; Georges Perec


Yine eylül, yine tatil. Yine bir valiz kitapla yollarda çekilen eziyet ve yine o kitaplardan sadece bir ikisini okuyup, diğerlerinin kapağını bile açamadan, aynı yollarda, aynı eziyeti çekerek kitaplıktaki yerlerine yerleştiriş. Aslında erken konuştum, çünkü tatil henüz bitmedi. Hava her geçen gün biraz daha tatlılaşırken, Akdeniz tüm mavişliği ile ısrarcı misafirlerini kucaklamaya devam ederken ben de son dakikaya kadar tatile devam diyorum.

23 Haziran 2014 Pazartesi

Seçme İkilemi, Renata Saleci

Felsefeci ve sosyolog Renata Saleci, seçim meselesine geniş bir perspektiften bakıyor. Peynir seçiminden çocuk sahibi olmaya uzanan bir alanda seçimlerimizi ve arkasında yatan dürtüleri sorguluyor. Seçenek çokluğunun avantajdan dezavantaja nasıl dönüştüğünden ve en sevdiğim konu olan kişisel gelişim sanayisinin hayatımızı nasıl etkilediğinden bahsediyor.

Saleci, “Ne olmak istiyorsan o ol”, “Kendin ol”, “Bugün hangi kadın olmak istersin” diye seslenen, bizim de yabancısı olmadığımız reklam panolarından, kendin olmayı öğreten bu yapının, bireyleri rahatlatmaktan çok kaygı durumuna neden olduğunu, güvensizliği arttırdığını söylüyor. Bu konuda dikkat çektiği durumlardan biri de hayatımızla ilgili tercihlerin tükettiklerimizle ilgili olanlarla aynı terimlerle ifade edilmesi. “Doğru duvar kağıdını ya da saç kremini bulmaya çalışır gibi “doğru” hayatı bulmaya çalışıyoruz.” diyor Renata Saleci. Kişiliğinizi seçimlerinizle yansıttığınız fikri hem seçim yapmayı hem de yaşamayı zorlaştırıyor. Tercih yapmaktan bunalan, korkmaya başlayan birey, ne yapması gerektiğini söyleyen kitaplara ya da kişilere ihtiyaç duyuyor ve bir kısır döngü başlıyor.

Ortalama bir insandaki sayısız kusur ve yetersizliğe dikkat çektiler ve bizi kendi zaaflarımızla meşgul ettiler. Böylece daha da fazla kişisel gelişim arar olduk. Daha önemlisi, kişisel gelişim türü, kolektif ve bireysel psişedeki bamtellerine dokunan sayısız bilinçaltı mekanizmadan birini teşkil ediyor. Nasıl daha iyi olabileceğimize yönelik hatırlatmalar, kendimizi yetersiz hissetmeye devam etmemizi daha iyi olma ve daha sıkı çalışma çabalarımızı sürdürmemizi sağlıyor. “Kişisel gelişim” insanların kendi yarattıkları beklentileri karşılamayıp daha fazla yardıma, daha fazla kitaba, daha fazla koçluğa ihtiyaç duymasına bel bağlıyor.”


Bir yandan kendi kendinin yaratıcısı olduğuna inandırılan birey, yeni kişilikler yaratmakla meşgul olurken diğer taraftan toplumsal onay alma ve kabul görme çabaları insanların ruh halinde ciddi sorunlara neden oluyor.

(...) Nitekim insanlara başkalarıyla tatminkar etkileşimler kurmaları için önce kendilerini sevmeyi öğrenmeleri gerektiğini öğreten kişisel gelişim kitaplarına dönük gittikçe artan saplantının bir nedeni de bu olabilir. Ne var ki kendimizi sevmek hiç de kolay bir iş değil. Amazon. com'da yapılan bir arama, kendinizi sevmenize yardımcı olacak 138.987 kitap bulunduğunu gösteriyor. (...) Asıl sorun hala başkaları tarafından sevilmeyi umuyor olsak da, kendini sevmeyi bu kadar öne çıkaran bir kültür içinde başka birini sevmenin giderek güçleşmesi.”

Seçim yapmayı güçleştiren nedenlerin başında ise kaybetme korkusu geliyor. Yazara göre seçim aşamasında kazanabileceklerimizden çok kaybedeceklerimiz bizde kaygı uyandırıyormuş. Üstelik bir de önemsemediğimiz kararların sonradan büyük sonuçlar doğurabileceğini düşünürsek seçim yapmak imkansız hale geliyor.

(...) Bugün yani yirmi birinci yüzyılın başında, insanlar genelde herhangi bir seçim yapmanın imkansızlığıyla boğuşuyor. Aralarında seçim yapılacak seçeneklerin sayısı bu kadar fazlayken, seçmek bu kadar bunaltıcı ve yanlış seçim yapmanın sorumluluğu bu kadar kaygı uyandırıcı görünürken, kararsızlığa saplanıp kalmak, seçimin doğurabileceği olası pişmanlık ve hayal kırıklığına bir koruma sağlıyor sanki.”

Saleci, hayatımızda büyük ağırlığı olan aşk seçimlerinden ve daha zoru olan ayrılık durumunun yarattığı kaygıdan, bu tür seçimler yaparken altta yatan düşünceleri psikiyatrist Peter D. Kramer'in kitabından bir örnekle açıklıyor.

Kimileri soruyu hemen geçiştirirken, kimileri yıllarca düşünüp taşınır. Kilit değişken, sorunun tam olarak ne kadar ısrarlı ve ivedi hale geldiğidir. Ama birçoğumuz bu sorunun varlığını inkar ederiz. Mesela belli bir ilişkiyi sürdürmenin kimliğimizle tutarlı olan tek seçenek olduğuna kendimizi ikna edebilir veya tam tersi bir akıl yürütmeyle, yani ayrılsak bile değişen bir şey olmayacağını söyleyerek ilişkimizi sürdürmeyi haklı çıkarabiliriz. Her iki durumda da kendimizi aslında seçme şansımızın olmadığına ikna ederiz. (...) Dolayısıyla seçimi ertelemek veya imkansız hale getirmek için elimizden geleni yaparız.”

Kitabın enteresan bölümlerinden biri de Psikanaliz ve Seçim. Freud'dan Lacan'a kimlik oluşturma problemini teoriler üzerinden anlatıyor.

Özne hiç durmadan bizatihi toplumun (büyük Öteki) ve diğer insanların gözünde ne tür bir nesne olduğunu kestirmeye çalışır. Ötekileri gözlemleyip bizde ne gördüklerini tahmin ederek, onlar için ve kendimiz için kim olduğumuzu öğrenmeye çalışırız. Ve toplumsal tanınma elde etmeye çalışarak büyük Ötekinin bizi nasıl gördüğümü anlamayı umarız. Her iki soruya da -diğer insanlar için taşıdığımız anlam ve toplum içindeki yerimiz- bir türlü doğru düzgün bir yanıt alamayız.”

İnsanın rasyonel bir varlık olduğunu yani seçimlerini en az acı, en fazla mutluluk ya da en çok kazanç üzerine yaptığını iddia eden rasyonel seçim teorisinin aksine Saleci, insanın çoğu zaman hiç de rasyonel seçimler yapmadığını hatta bile isteye kendi çıkarlarının tersine de davranabildiğini söylüyor. Özellikle aşk söz konusu olduğunda rasyonel olduğumuzu söylemek pek de kolay değil. Aynı şeyi bizi bambaşka, daha iyi, daha güzel, daha mutlu, daha başarılı ve “arzu edilir” yapacağını vaat eden tüketim nesneleri karşısında yaşıyoruz. Nasıl aşkın vaatlerine kanmakta bir dakika tereddüt etmiyorsak paramızın yettiği kadar süper biri olmaya da hayır diyemiyoruz. Her gün artan alternatifler le kolaylaşacağına gittikçe zorlaşan seçimler arasında bir parça huzur için;

Seçimler hakkında düşünmek ve seçim yapmak farklı meselelerdir. Ama seçim zorbalığını kabul mü ret mi edeceğimizi seçebiliriz- ilk adımımız da sunulan şeyin aslında ne olduğunu anlamak olabilir.”


5 Haziran 2014 Perşembe

Nefret, Arkadaşlık, Flört, Aşk, Evlilik; Alice Munro

2009 Man Booker, 2013 Nobel Edebiyat ödülü dahil bir çok ödül sahibi olan Alice Munro, “Çağdaş kısa öykülerin ustası” ve “Kanada'nın Çehov'u” olarak tanınıyor. İlk kitabı 1968'de yayımlanan yazarın sayabildiğim kadarıyla ondan fazla öykü kitabıyla bir de romanı var. Munro, 2012'de yine bir öykü derlemesi olan Dear Life'ı yayımladıktan sonra maalesef emekliliğini ilan etmiş. Can yayınlarından çıkan Nefret, Arkadaşlık, Flört, Aşk, Evlilik' de ikisi sinemaya uyarlanan dokuz öyküyle, Alice Munro, sıradan Kanada'lı kadınların evrensel hikayelerini anlatıyor.

Diğer kitaplarını okumadan hakkında yargıda bulunmak ne kadar doğru olur bilmiyorum ama Alice Munro'nun en azından bu kitapta, o çok sevdiğim soğuk nevale, aşırı gerçekçi yazarlardan biri olduğunu söyleyebilirim. Karakterine mesafeli, okurunun sezgisine güvenen, şiirselliğin, duygusallığın cazibesine kapılmayan, sessizce ilerleyen ve acımasız. Bu yüzden kısa süre öncesine kadar öykü okumaktan pek hazzetmeyen, türün acemisi biri olarak, yorum yazabilmek için Munro'nun öykülerini iki-üç kez okuyup, iyice sindirmeyi beklemek zorunda kaldım. Abartıyor muyum bilmem ama şu an ki hislerim böyle. Okuyanlardan yorumları duymayı çok isterim.

Kitaptan bahsederken sanırım biraz cinsiyet ayrımcılığı yapacağım. Beyler alınmasın ve tabi ki özellikle ve mutlaka kitabı okusunlar ama bence Munro'nun öylesine, zahmetsizce anlattığı öykülerini hissetmek için bir parça kadınlık sezgisi gerekiyor. Anlamak diyemiyorum zira öykülerin anlaşılmayacak bir yanı yok. Hatta bazılarını bitirdiğinizde “eee bu kadar mı?” diye düşünebilirsiniz. Bu durumda ben hislerinize danışın derim. İlk düşüncenin arkasında çok daha fazlasının öykünün etrafında koşturduğunu fark edebilirsiniz. En azından benim tecrübem böyle oldu.

  • Erkekler sizi anlamazlar, yani canları isterse belki biraz ama çoğunlukla bunun için çaba harcamazlar. Diyelim ki anladılar o zaman da istedikleri gibi anlarlar. Gerçi genelde sizi dinlemediklerinden, zaten her şeyi bildiklerine ve sizi de sizden iyi tanıdıklarına emin olduklarından bu gayet normaldir. Bir süre sonra kendinizi anlatmaya çalışmaktan vazgeçersiniz ki bu belki de en başında yapmanız gereken şeydir.
  • Kader, şans, kısmet ya da evren. Adına ne diyorsanız, hayatınızdaki en büyük rolü oynar. İplerin elinizde olduğunu düşündüğünüz anlarda bile kendi ağlarını örer.
  • Sessizlik çoğu zaman en yakın arkadaşınız ve sırdaşınızdır.
  • Beklenmedik anlarda gelen mutluluk kısacıktır ve pek sık karşınıza çıkmaz. Sakın küçümsemeyin. Sıkı sıkı sarılın. Akıl sağlığınızı ancak o anları yeniden hatırlayarak koruyabilirsiniz.
  • Aşık olduğunuz insanla evlenmeniz biraz zordur. Diyelim ki evlendiniz, kısa süre sonra ya ona aşık olmadığınızı ya da onun size aşık olmadığı anlarsınız. Aşka güvenmeyin. 
  • Hayatınızın çoğunluğu bir aldatmaca içinde geçer. Kendinizi, başkalarını ya da her ikisini birden aldatırsınız hatta aldatmak zorunda kalırsınız.
Öykülerdeki ortak noktalardan bazılarını çok kabaca böyle özetleyebilsek de sanırım Munro'nun en etkileyici yanı kadın yalnızlığını hissettirmedeki ustalığı. Başka bir dünyanın kadınlarıyla yalnızlık üstünden bağ kurabilmenizi sağlaması. Söyledikleri ve söylemedikleriyle size kendi yalnızlığınızı göstermesi.

Aslında yapmak istediği şey incelemeye devam etmek değil, yere, muşambanın ortasına oturmaktı. Saatler boyunca oturup bu odayı seyretmek değil de, içine gömülmekti. Onu tanıyan, ondan bir şey isteyen hiç kimsenin olmadığı bu odada kalmaktı. Burada uzun, çok uzun zaman kalmak, giderek keskinleşip hafiflemekti, bir iğne kadar hafif olmaktı.”

19 Mayıs 2014 Pazartesi

Montaigne, Stefan Zweig

Kimse toplum dışı sayılmak, sürülmek, zindana atılmak ve kovulmak tehlikesiyle karşı karşıya değildi. Bu nedenle Montaigne, kuşağımıza çoktan kırıldığına inandığımız birtakım zincirleri koparmak için anlamsızca çaba harcıyormuş gibi gözüküyordu; ama kaderin bu zincirleri, üstelik her zamankinden daha katı ve acımasız bir biçimde yeniden hazırladığının farkında değildik.”

Yirmili yaşlarında, özgürken, önündeki, sınırsız umut vaat eden uzun hayata bakarken, Montaigne'in Denemeler'i, Zweig için edebi değerinden öte bir anlam taşımaz. Dünya artık 16. yüzyılın karanlıklarını aşmış, değişmiştir. Özgürlük bireylerin doğuştan sahip oldukları bir haktır. Onun için yapılan mücadeleler, din adamlarının ve yöneticilerin hırslarına kurban edilen milyonlarca insan, hepsi geçmişte, yüzyıllar öncesinde kalmıştır. Artık düşündüklerini söyleme ve yazma özgürlüğüne sahiptirler. Aslında 19.yüzyılda bunun aksinin olduğu bir dünya aklına bile gelmez.

Ama şartlar çok çabuk değişir. 1940'la gelindiğinde yaşam hayal bile edemeyeceği kadar güçleşir. Zweig, Nazi dehşeti yüzünden ülkeden ülkeye göç etmek zorunda kalır. Ama sanırım yaşadığı duygusal çöküntünün yanında bunun lafı bile olmaz. Nazilerin uyguladığı kitlesel vahşet karşısında, insan olarak kalmak, akıl sağlığını korumaya çalışmak çok da kolay değildir. İşte tam da bu yüzden, çocukluğuna dair ilk anıları, sokaklarda yaşanan toplu kıyımlar olan ve hayatının sonuna kadar da, salgın hastalıklardan daha çok insanı yok eden mezhep kavgalarının tam ortasında ayakta kalmaya çalışan Montaigne'i anlamaya başladığını, onunla duygudaşlık kurduğunu söyler.
Montaigne, bu kader ortaklığından sonradır ki benim için onsuz edemeyeceğim bir yardımcıya, teselli kaynağına ve dosta dönüştü. Çünkü kaderi bizimkine gerçekten çok benziyordu.”

Stefan Zweig, Nazi dehşetinden kaçarak gittiği Brezilya'da, çıldırmış dünyadan uzaklaşmak için, insanlığın yine sınavdan geçtiği başka bir zamanda, dört yüz yıl öncesinde, insan olarak kalmayı başarmış bir dosta sarılır. Montaigne biyografisi Zweig'ın ölmeden önce üzerinde çalıştığı üç eserden biri olur. Ona göre Montaigne, “...dünyadaki her homme libre'nin yani her özgür insanın ilk atası, koruyucusu ve dostu, bu yeni, ama yeniliğine rağmen sonrasız bilim dalının, kendini her şey ve herkes karşısında ayakta tutabilme biliminin en iyi öğreticisi” dir.

Montaigne'in denemeleri tek bir konuya yoğunlaşmıştır. “Ben” ve Ben'in özü”. Sürekli kendini, tepkilerini, duygularını, düşüncelerini inceleyerek bir anı diğerini tutmayan benliğinin izini sürer. Bunları felsefe ve tarihin süzgecinden geçirir, denetler, yorumlar.
Montaigne'in aradığı hem kendi belirginleşme biçimlerini saptamak isteyen, içimizde olan “Ben” dir, hem de öteki, hepimizde ortak olan yandır. Tıpkı Goethe'nin ilk bilgiyi araması gibi, Montaigne de ilk insanı, katıksız insanı, kişiliği henüz hiçbir şeyin damgasını taşımayan, ön yargıların, yarar düşüncelerinin gelenek ve göreneklerin, yasaların etkisiyle yozlaşmamış arı biçimi arar.”

Korku ve umuttan, kendini beğenmişlik ve gururdan, kör inançlardan, kamplaşmadan, dünya görüşlerinden, ihtirastan, paradan, bağnazlıktan, sabit fikirden, hırstan, şehvetten, aileden, çevreden özgür kalarak kendi benliğini bulmaktır amacı. Çünkü Kendisi için özgür düşünen, yeryüzündeki bütün özgürlükleri de onurlandırmış olur.İnsan, ancak bunlardan kurtulabilirse, kendi Ben'ini “devlete, aileye, çağa, koşullara, paraya, varlığa ait olmaması gereken “Ben”i” bulabilirse yeryüzündeki çeşitliliği, çokluğu ve aynı zamanda birliği görebilir. Özgürlüğün götüreceği yer Montaigne' de olduğu gibi aklın yolunu izlemektir. Ön yargıların etkisinde kalmadan, her şeye aynı tarafsızlıkla ve hoşgörüyle yaklaşmaktır. Yaşamaktan sevinç duymaktan başka bir hedefi olmayan Ben” i yaratmaktır, “insanın kendi kendisi olmayı bilmesidir”, “kişiliğini korumayı ve kendine özgü biçimde yaşamayı başarmasıdır”.

Ne yazık ki dünya bugün de ne Montaigne'in ne de Zweig'ın dünyasından daha özgür ve güvenli  değil, hiç olmamış ve muhtemelen hiçbir zaman da olmayacak. İşte bu yüzden Stefan Zweig'ın yazdığı gibi;
Montaigne'in bundan yüzlerce yıl önce söyledikleri, kendi bağımsızlığını koruma peşinde olan biri için geçerliliğini ve doğruluğunu hep korumaktadır. Bizlerin en çok teşekkür borçlu olduklarımız ise şu sırada yaşadığımız gibi insancıl olmaktan uzak zamanlarda içimizdeki insanı güçlendirenler, sahip bulunduğumuz ve asla yitirilemeyecek tek şeyden, kendi “Ben”imizden vazgeçmememiz konusunda bizi uyaranlardır. Çünkü yeryüzünde özgürlüğü yayabilenler ve ayakta tutabilenler yalnızca herkes ve her şey karşısında kendi özgürlüklerini koruyabilenlerdir.”

8 Mayıs 2014 Perşembe

Limon Masası, Julian Barnes


İnsanlar eskiden ölümden daha rahatça söz ederlerdi. Ölümden ve gelecek yaşamdan değil, ölümden ve yok olup gitmekten. 1920'lerde, Sibelius, Helsinki'deki Kämp restorana gider ve “ limon masası” adı verilen bir sofraya katılırdı: limon Çinlilerde ölümün simgesiydi. O ve sofra arkadaşlarının -ressamlar, sanayiciler, hekimler ve avukatlar- ölümden sadece söz etmesine izin verilmiyor, onların ölümden söz etmeleri şart da koşuluyordu. Paris'te kırk elli yıl kadar önce, Magny akşam yemeklerinde geniş yazarlar grubu – Flaubert, Turgenyev, Edmond de Goncourt, Daudet ve Zola- aynı meseleyi düzenli ve samimi bir şekilde tartışırlardı.”

Julian Barnes'ın sevdiğim özelliklerinden biri de kitaplarının arasındaki ilişkiler. Birbirinin devamı olmayan hatta konuları arasında hiç bir bağ bulunmayanlarda bile diğerlerinden izlere rastlıyorsunuz. Yukarıdaki cümleleri, Limon Masası'nın neyi ifade ettiğini anlatması için Barnes'ın Korkulacak Bir Şey Yok kitabından aldım. Çünkü bahsedeceğim kitabı, farklı ülkelerden hatta farklı yüzyıllardan karakterlerin hikayeleriyle etrafına toplandığı Limon Masası. 


Ama Barnes, Limon Masasında ölümden, en azından fiziksel ölümden bahsetmiyor. Tam tersine damarlardan akan yaşamın öyküleri bunlar; beklentileri, yanılgıları, hayal kırıklıkları ve aşklarıyla, eğer'lerin, keşke'lerin gölgesindeki hayatların öyküleri ve tıpkı Korkulacak Bir Şey Yok'da yazdığı gibi öyküler;

"Edebiyat bu dünyanın neden oluştuğunu bize en iyi şekilde söylemiştir ve hala da söylemektedir. Edebiyat bize aynı zamanda, bu dünyada en iyi nasıl yaşanacağını da söyleyebilir; gerçi bunu en etkili biçimde öyle yapıyormuş gibi gözükmediğinde gerçekleştirir.”

Mats Israelson'ın hikâyesi; aklımızın bir köşesinde duran, hiç yaşanmamış, ele geçen son şansın da birkaç dakikada boşa harcandığı bir aşkı anlatıyor;

Hepsi bu kadarmış, diye düşündü Anders Bodén. Bir kapı açılıyor ve siz daha geçecek zamanı bulamadan kapanıyordu. Bir insanın kendi yazgısı üzerinde, kırmızı harflerle işaretlenmiş ve ucu sivri değneklerle yeniden akıntıya atılan kütükler kadar kontrolü vardı.”

Barbro kendi kendine, bizler ahır bölmelerimizdeki atlardan başka bir şey değiliz, diyordu. Bölmelerin numarası yok, ama öyle olsa bile yerlerimizi biliyoruz. Başka bir yaşam yok.

Bildiğin Şeyler'de ; iki arkadaşın kahve sohbetine konuk oluyoruz. Eşlerinin ölümünden sonra her ay düzenli olarak buluşan iki kadın. Söylediklerinden çok söylemedikleriyle ilişkilerini sürdüren, birbirlerinin yanılsamalarını destekleyen iki dost ya da belki de müttefik. 

Yeniden Canlanma'da yıllar önce yazdığı ama sansüre uğradığı için bir köşede kalmış piyesinin 30 yıl sonra sahnelenmesi sırasında Veroçka karakterini canlandıran genç oyuncuya aşık olan ünlü bir yazarın öyküsü.

Yaşam boyu kaleme aldığı yazıların çoğu gibi, aşkla ilgiliydi piyes. Ve yaşamında ne olmuşsa, yazılarında da o olmuştu: Aşk yürümemişti. Aşk kibarlık yaratabiliyor ya da ya da yaratamıyor, kendini beğenmişlik duygusunu tatmin ediyor ya da etmiyor, cildi temizliyor ya da temizleyemiyordu; ama şu kesindi. Mutluluğa götürmüyordu aşk; hep bir duygu ya da niyet eşitsizliği söz konusuydu. Aşkın doğası buydu.”

Fransızca bilmek; Huzur evinde yaşayan bir kadının muhtemelen Flaubert'in Papağanı'nı okuduktan sonra Barnes'a yazdığı mektuplar. Okudukları, düşündükleri ve hayat hakkında alaycı, eğlenceli yorumlar.

Bu tür bir sual için çok gençsiniz ama sağır ve deli oldukça kendinize gitgide artan bir şekilde bu suali soruyorsunuz. Şayet I. Cihan Harbi' nden iki yıl evvel farklı bir istikamete bakıyor olsaydım şimdi nerede olurdum?


Ve diğer öyküleri... Barnes'ın romanlarını aşan öyküler var bu kitapta. Gerçi belki de yoğunluklarını öykü olmalarına borçluyuz belki de yığınla duyguyu 5-10 sayfada anlattığı için ya da böyle iyi bir ruh gözlemcisi olmasından bu sarsılma hissi.  

5 Mayıs 2014 Pazartesi

Nasıl Yaşanır; Sarah Bakewell

"Onu çocuklar gibi oyalanmak için ya da hırslı tipler gibi bir şeyler öğrenmek için okuma; hayır onu yaşamak için oku.”
Gustave Flaubert

İngiliz Biyografi yazarı Sarah Bakewell, Nasıl Yaşanır ya da Bir Soruda Montaigne'in Hayatı ve Cevaplamak İçin Yirmi Teşebbüs' de, felsefenin kitap sayfalarına hapsolmuş düşüncelerden ibaret değil, tam tersine yaşamla ve bireyle iç içe olduğunu, Montaigne'in hayatından ve denemelerinden yola çıkarak tek bir soruya, Nasıl Yaşanır sorusuna verdiği yirmi cevapla gösteriyor.

1533 yılında Fransa'nın Périgord bölgesinde doğan Montaigne yargıçlık, belediye başkanlığı ve şarap üreticiliği yapmış. Otuzlu yaşlarının sonunda yazmaya başladığı denemeleri, yüzyıllar boyunca okuyucularına yol göstermeye devam etmiş. André Gide, Stefan Zweig, Virginia Woolf, Gustave Flaubert, Nietzsche, Shakespear ve daha pek çokları Montaigne'i “bir hayat arkadaşı” olarak benimsemiş. Yaklaşık 500 yıl önce yazılan ve “kişisel gelişim” kitaplarının atası olan Denemeler, canlılığından hiçbir şey yitirmeden, her nesli etkilemeye devam ederek günümüze kadar gelmiş.
Durmadan yazılarak değil, durmadan okunarak büyümeye devam etti. Her yeni okuma yeni bir Denemeler anlamına gelir; çünkü okurlar Montaigne'nin yazdıklarına kendi özel bakış açılarından yaklaşıyor, kendi yaşam deneyimleriyle katkıda bulunuyorlar. İşte bu nedenle Denemeler bir kitaptan çok daha fazlasıdır. Montaigne ve onu tanıma şansı elde etmiş kişiler arasında yüzyıllardır sürüp giden bir diyalogdur; konuşulanlar tarih boyunca değişse de, her seferinde, “Benim hakkımda bu kadar çok şeyi nerden biliyor? çığlığı ile başlar.

21.yüzyılda, kimilerine göre hiçbir zaman olmadığımız kadar bireyselleştiğimiz, kimilerine göre bencilleştiğimiz için; kimilerine göreyse kapitalizmle birlikte giderek anlamsızlaşan hayatta tutunacak bir dal arayışımız yüzünden, belki de sadece can sıkıntısından kurtulmak için her gün yeni yöntemler icat ediyoruz. İşin enteresan yanı bilimsel açıdan böylesine bir gelişme içinde olmamıza rağmen sorunlarımıza 500 yıl öncesi kadar bile akıl yürütemeyip, kuantum, evren, melek terapisi, x enerjisi gibi akla ziyan yollarla çözüm bulmaya çalışmamız. Korkarım ki dünya üzerinde bugüne kadar yaşamış toplumlar içinde, geleceğe bıraktığı düşünce mirası açısından en beceriksiz nesil olarak hatırlanacağız. Belki de bütün bunlar doğru soruları bulamadığımızdan. Belki kavramları yanlış tanımlıyoruz ya da daha büyük olasılıkla derdimizin ne olduğunu bile bilmiyoruz. Arayış içinde ama ne aradığından habersiz zaman geçiriyoruz. Ama neyse ki düşünülmüşü var ve kuantum eğitimlerinden daha zahmetli değil. 

Yüzlerce yıl önce adalet, sevgi, dostluk, iyilik nedir gibi sorularla gençleri kötü yola düşüreceği iddia edilerek ölüm cezasına çarptırılan Sokrates ve ondan daha önce ve sonra kafalarında benzer sorularla dolaşan filozoflar, Stoacılar, Epiküroscular ve Kuşkucuların izinden giden Montaigne, okurlarına ahlaki dersler vermekten özellikle kaçınarak, Sarah Bakewell'in da söylediği gibi sadece kendisi hakkında, kendi kendisiyle çelişmekten de kaçınmadan yazmış.


Yazara göre Montaigne'in “iyi bir hayat nasıl yaşanır” derken kastettiği sadece ahlaklı, dürüst bir hayat değil aynı zamanda “insan olmanın gerektirdiği her şeyi sonuna kadar tadan, tatmin edici ve ongun” bir yaşam;
"Denemeler nadiren okura bir şey öğretmeye ya da açıklamaya çalışıyor; Montaigne, eline kalemi alıp aklından geçenleri yazıveren biri gibi sunuyor kendini. Yaşadıklarını ve ruh hallerini bizzat deneyimlerken kelimelere döküyor. Sonra bu deneyimlerden yola çıkarak kendisine sorular yöneltiyor; ki bunların en başında, Montaigne'i olduğu kadar çağdaşlarını da büyüleyen o en büyük soru geliyor; Nasıl Yaşanır?

İşte Sarah Bakewell' in son derece sürükleyici ve eğlenceli anlatısıyla, keyifle okunan kitabından bu sorunun yanıtları;

Soru; Nasıl Yaşanır?

1. Cevap: Ölümü dert etmeyin;

2.Cevap: Dikkatinizi verin

3. Cevap: Doğun

4. Cevap: Çok okuyun, okuduklarınızın çoğunu unutun ve kalın kafalı olun

5. Cevap: Sevdikten ve kaybettikten sonra ayakta kalın

6.Cevap: Küçük oyunlar oynayın

7.Cevap: Her şeyi sorgulayın

8.Cevap: Dükkanın arkasında size ait bir oda bulunsun

9.Cevap: Candan olun; başkalarıyla birlikte yaşayın.

10.Cevap: Alışkanlık uykusundan uyanın

11.Cevap: Ölçülü yaşayın

12.Cevap: İnsanlığınızı koruyun

13.Cevap: Daha önce kimsenin yapmadığı bir şeyi yapın

14.Cevap:Dünyayı görün

15.Cevap: İşinizi iyi yapın ama çok da iyi yapmayın

16. Cevap: Tesadüfen filozof olun

17.Cevap: Her şeyi iyice düşünüp taşının, hiçbir şeyden pişman olmayın

18.Cevap:Kontrolü bırakın

19.Cevap: Sıradan ve kusurlu olun

20.Cevap: Bırakın da yanıtı hayat versin



2 Mayıs 2014 Cuma

Hayat Düzeyleri, Julian Barnes


Hayat Düzeyleri, Julian Barnes'ın, kanser teşhisi konulan eşinin ölümü ardından yazdığı ilk kitap. Aradan geçen beş yıldan sonra aşkı, kaybetmeyi, kederi, yas sürecini anlatıyor ve tabii ki Barnes'dan bekleyeceğimiz üzere bunu şaşırtıcı bir kurguyla ve diğer kitaplarında da gördüğümüz samimiyetle yapıyor. Üç bölümden oluşan kitapta, balonla yapılan ilk uçuş denemelerini ve fotografçılığın ilk adımlarını, yaşadığı yas süreciyle birleştiriyor.

Birinci bölüm; Yükseklik Günahı;
Daha önce bir araya getirilmemiş iki şeyi bir araya getirirsiniz. Ve dünya değişir. İnsanlar o zamanlar bunu fark etmeyebilirler ama bu önemli değildir. Dünya yine de değişmiştir.

Gazeteci, karikatürist, fotoğrafcı ve mucit Felix Tournachon, balonculuğun önde gelen simalarından. Portre çekimlerinde kullandığı farklı tekniklerle tanınan Tournachon, nam-ı diğer Nadar, Sarah Bernhardt'ın da fotograflarını çekmiş. Yerinde duramayan, garip görünüşlü ve enteresan bir kişilik olarak tanınırmış. (“Baudelaire ona, “canlılığın insanı hayrette bırakan bir ifadesi” diyordu”.) İnsanın uçmak için yaratılmadığı ya da fotografın ruhları çaldığı gibi fikirler ortada dolaşırken, daha önce bir araya getirilmemiş olan iki şeyi bir araya getiren kişi de Nadar olmuş. Fotografçılık ve balonculuk. Birçok denemeden sonra iki-üç binanın yer aldığı belli belirsiz bir görüntü elde etmeyi başarmış.

Julian Barnes'a göre Nadar'ın balondan çektiği fotograflar “dünyanın olgunlaştığı bir anı temsil ediyorlar”. Ve bundan tam yüz yıl sonra, 1968'de William Anders, ay yörüngesindeki Apollo 8'den dünyanın fotoğraflarını çektiğinde şöyle söylemiş:

...Sanırım ayı görmek için 384.400 kilometre katetmiş olmamız ve gerçekte görülmeye değer şeyin Yeryüzü olduğu buradaki herkese çarpıcı gelmişti.

Zaman zaman fotoğraflarımıza baktığımızda aklımızdaki “ben” imgesiyle örtüşmediğini düşünürüz ya, Barnes bunu dünyanın uzaydan çekilmiş fotoğraflarının yarattığı garip duyguyla karşılaştırıyor ve “Kendimize uzaklardan bakmak, öznel olanı birdenbire nesnel kılmak: bu bizde psişik bir şok yaratıyor.” diyerek yorumluyor.

İkinci bölüm; Dürüstlük Zemini;

Daha önce bir araya getirilmemiş iki şeyi bir araya getirirsiniz; bu bazen yürür, bazen de yürümez.

ve;

Daha önce bir araya gelmemiş iki insanı bir araya getirirsiniz ve dünya bazen değişir, bazen de değişmez. Düşüp yanabilirler ya da yanıp düşebilirler. Ama bazen, yeni bir şey yaratılır ve sonunda dünya değişir. Birlikte, o ilk büyük heyecan içinde, iki ayrı benliklerinden daha büyüktürler. Birlikte daha öteyi iyi görürler ve daha açık bir şekilde görürler.

Bohem yaşantısı, fevri ve geleneklere aykırı davranışları ile tanınan, dönemin en ünlü yıldızı, Sarah Bernhardt ve melankolik, maceraperest, gezgin Fred Burnaby'nin kısa süreli ilişkisini anlatırken aşkı sorguluyor Julian Barnes.

Düz bir yüzeyde, zeminde yaşıyoruz, ancak -ve böylece- özlem duyuyoruz. Yerdekiler olarak, kimi zaman tanrılara kadar erişebiliriz. Bazıları sanatla yükseliyor havaya, bazılarıysa dinle; çoğu aşkla. Ama havaya yükseldiğimizde, aynı zamanda düşebiliriz. Çok az yumuşak iniş var. kendimizi bacaklarımızı kıran bir güçle, yabancı bir demir yolu hattına doğru sürüklenmiş olarak yerde zıplarken bulabiliriz. Her aşk hikayesi potansiyel bir keder hikayesidir. Eğer önce değilse, daha sonra. Biri için değilse, öteki için. Bazen her ikisi için.
Peki, o zaman niçin aşka sürekli özlem duyuyoruz? Çünkü aşk, hakikatle büyünün buluşma noktası. Fotoğrafçılıkta olduğu gibi hakikat; balonculukda olduğu gibi büyü.

Sarah Bernhardt ve Fred Burnaby'nin ilişkisi sadece birkaç ay sürmüş. Gelen evlenme teklifine Sarah, özgürlüğünden vazgeçmek istemediğini söyleyerek cevap vermiş. Seçimini, gelecekte kullanılacağı hayal edilen, havadan ağır, istenildiği gibi yönlendirilen hava aracından değil, rüzgar nereye eserse o tarafa giden balondan yana kullanmış. Burnaby' nin aşk acısı ise uzun yıllar sürmüş. “At Sırtında Anadolu”' da dahil maceralarını anlattığı kitaplar yazan Burnaby, 1885'de “...Abu Klea muharebesinde Mehdi'nin askerlerinden birinin boyuna fırlattığı bir mızrakla” öldürülmüş.


Üçüncü bölüm; Derinlik Kaybı;

Daha önce bir araya getirilmemiş iki kişiyi bir araya getirirsiniz. Bu bazen, ateşle çalışan bir balona, hidrojenle çalışan bir balonu bağlamanın şu ilk denemesinde olduğu gibi bir şeydir; yere çakılıp yanmayı mı yeğlersiniz yoksa yanıp yere çakılmayı mı? Ama bazen de deneme başarılı olur ve yeni bir şey yaratılır, dünya değişir. Derken bir noktada, er ya da geç, şu ya da bu sebeple, bu kişilerden biri alıp götürülür. Ve alıp götürülen şey, orada kalan şeyin toplamından daha büyüktür. Matematiksel olarak mümkün olmayabilir bu ama duygusal olarak mümkündür.

Belki de düşüş, kızgınlık, keder, teselli arama, yalnızlık, korku, eksiklik, özlem sadece kelimelerden ibaret kalmasın diye, Barnes, karısının ölümünden sonraki beş yılda hissettiklerini ve yaşadıklarını anlatmak için ortak motifleri kullanıyor.

Hayatta bohem ya da serüvenci olabilirsiniz ama hayat yolunda yürüyebilmek için ona karşı ayak direseniz bile- ona karşı ayak direrken bile- aynı zamanda bir ortak motifin, bir düzenin size yardımcı olmasının peşinde koşarsınız.

Korkulacak Bir Şey Yok' da, bir masa etrafında toplanıp ölümden konuşan dönemin sanatçılarından; sürprizlerden kaçınmak, hazırlıksız yakalanmamak için sürekli ölümü düşünerek kişinin kendini hazırlaması gerektiğini söyleyen ilk dönem filozoflarından bahsediyordu Julian Barnes. Bu yöntemler belki kişinin ölüm korkusunu yenmesi için uygun olabilir. Peki sevilen birisinin ölümünde ne kadar işe yarıyor? Barnes'a göre sanırım pek fazla değil. 

4 Nisan 2014 Cuma

Bilirbilmezler, Gustave Flaubert

Orijinal adı Bouvard et Pécuchet olan roman, ilk basımından yüz on yıl sonra Tahsin Yücel'in çevirisiyle Can yayınlarından çıkmış. Flaubert bu romanı, daha önce bahsettiğim Yerleşik DüşüncelerSözlüğü ile birlikte yayımlamayı düşünüyormuş ama tam olarak bitirmeye ömrü yetmediğinden ölümünden sonra ikisi ayrı kitaplar halinde basılmış. Tahsin Yücel romana yazdığı önsözde, Bilirbilmezler'in izlerine, Flaubert'in ilk hikâyelerinde, hatta Bir Delinin Anıları, Duygusal Eğitim ve Madam Bovary'de bile rastlanabileceğini söylüyor.
“Ama Bilirbilmezler'in oluşumunun Flaubert'in bütün yazarlık yaşamını kaplamasının en belirgin ve en önemli sonucu onun duyarlığını, alaycılığını, umutsuzluğunu, en yalın, en doğru, en iyi biçimde yansıtan yapıt olmasıdır; bir başka deyişle Bilirbilmezler, Flaubert'in yapıtlarının en “flaubertce”sidir.””

Okuma fırsatı bulursanız muhtemelen ilk fark edeceğiniz şey yazarın böyle bir roman için müthiş bir hazırlık yapması gerektiği olacak. Üstelik 1874'de bilgiye erişimin şimdiki kadar kolay olmadığını da düşünürsek bu kitabı yazmanın güçlüğünü tahmin etmek bile zor. 

Roman orta yaşlarını geçmiş iki adamın bir yaz günü dinlenmek için aynı banka oturmalarıyla başlıyor. İkisi de yazıcılık işi yapan Bouvard ve Pécuchet'ın dostlukları farklı karakterlerine rağmen hızla ilerliyor. Bir süre sonra da Bouvard'a kalan mirasla hayallerini gerçekleştirme fırsatı yakalıyorlar. Şehirden ayrılıp satın aldıkları çiftliğe yerleşiyor, tarımla uğraşmaya başlıyorlar. Romanın yazımındaki güçlüğün nedeni de bundan sonra ortaya çıkıyor. Bouvard ve Pécuchet, sonu gelmez merak ve öğrenme azimleri ile ki biz buna maymun iştahlılık diyoruz, bir alandan diğerine atlarken, Flaubert'in bu romanı yazabilmek için tarım, kimya, tıp arkeoloji, tarih, edebiyat, kadınlar, yerbilim, felsefe, din, manyetizmacılık, siyaset, din ve daha birçok alanda derin bilgi sahibi olduğunu anlıyoruz ki bence bu Flaubert söz konusu olduğu için pek sürpriz sayılmaz.

Yazılışının üzerinden 134 yıl geçmesine rağmen herkesin kendinden bir şeyler bulacağına eminim.  Bouvard ve Pécuchet'nin, kafe açma, bir sahil kasabasına yerleşme hayalleri kuran, yemek kurslarından şarap tadımına, salsa'dan tango'ya, pilatesten zumba'ya koştururken, iki ayda italyancayı halledip, fransızca kursuna başlayan bizlerden tek farkları çok daha derin ve anlamlı dertlerinin olması. Sonbaharda asma budamayla başlayan bahçecilik kariyerimi balkona taşıdığımı söylemiştim o yüzden çabaları çok tanıdık geldi. Aramızdaki yaş farkını saymazsak ordan burdan okuyup duyduklarıyla çifçilik yapmaya başlayan Bouvard ve Pécuchet'dan hiç farkım yok. Sadece bahçecilikle bitse iyi, ortak noktalarımızı anlatmaya kalksam sayfalar sürer.

Bilginin her türlüsünü eş değerli olarak görür, düzeysiz yapıtlarla gerçek araştırma ve düşünce ürünlerini aynı kefeye koyar, hatta daha çok düzeysiz yapıtlardan yararlanır, inançla bilgiyi, kuramla uygulamayı, gündelikle ülküseli birbirine karıştırır, bu kargaşa içinde, her şeyden önce beylik bilgilere, ucuz genellemelere bağlanarak sorunun özünü gözden kaçırır, konuların yüzeyinde çelişkiden çelişkiye sürüklenip dururlar.”

diyor Tahsin Yücel. Bu fikre pek katılamadığımı söylemek zorundayım. Bana kalırsa Flaubert'in kahramanlarının çabası ve yanılgıları ne kadar komik olursa olsun kullandıkları kaynaklar o gün ve hatta bugün için de gayet geçerli kaynaklar. Mesela felsefe için Descartes, Locke, Berkeley, Spinoza, Rousseau ve daha pek çoğunu okur, her konunun fazlaca derinlerine inerler. Bence Flaubert'in göstermeye çalıştığı daha baskın olan bir başka sorun var. Bouvard ve Pécuchet'ın öğrenme azimleri her defasında bir yere gelir takılır. Her konuda bilgi sahibi olmaya çalışsalar da bir gariplik vardır. Başlangıçta kitaplarda okuduklarının doğruluğundan emindirler. Ama uygulamaya geçtiklerinde durum değişir. Aynı konuları farklı uzmanlardan öğrenmeye çalışır, hiçbirinde aradıkları kesinliği bulamazlar. Teoriyle pratik çelişir, en popüler teoriler bir başkasıyla çürütülür. Sorunun kendi yetersizliklerinden kaynaklandığına inanıp daha derin araştırmalara girişirler. Ama bulabildikleri tek şey uzmanların hemen hiçbir konuda görüş birliğine varamadığı, kesin, çürütülemez ya da değişmez bilginin var olmadığıdır. Rousseau'nun Toplum Sözleşmesi'ni okumaları çok eğlencelidir mesela;
“Sözleşmenin kanıtı nerede?”

“Hiçbir yerde! Topluluk güvence de vermiyor. Yurttaşlar yalnızca politikayla ilgileneceklerdir. Ama meslekler de gerekli olduğundan, Rousseau köleliği öneriyor. Bilimler insan türünü yıkmıştır. Tiyatro yoldan çıkarır, para ölümcüldür ve devlet ölüm tehdidiyle bir dini benimsetmelidir.”
Nasıl! Demokrasinin babası bu muymuş, dediler.”


Yine önsözde;
“Ama gerek bedensel görünüşleri, gerekse davranışlarıyla daha baştan gülünç olan bu iki kişinin bilgilenme çabalarında da gülünç olmaları biraz da bilgi kaynakları gülünç olduğu içindir. Örneğin doktor Vaucorbeil, Pécuchet'nin bir konuşmasını dinlerken onun delirdiğini sanır; oysa Pécuchet Berkeley'in düşüncelerini yinelemektedir.”

Tahsin Yücel'in Berkeley'i gülünç bulduğunu sanmıyorum. Flaubert de öğrenmeye çalışan kahramanlarını küçümsemiyor, belki biraz hayalcilikleriyle dalga geçiyor o kadar. Mesela ilahiyatla ilgilenirken kardinal olma hayali kurmalarıyla ya da iki yetim çocuğu himayelerine alıp eğitmeye çalıştıklarında olduğu gibi;
“Çok güzel bir düşleme daldılar: Öğrencilerinin eğitimini iyi sonuçlandırırlarsa, ileride anlığı düzeltmek, kişiliklere egemen olmak, yürekleri soylulaştırmak amacıyla bir kurum açacaklardı. Şimdiden katılım ödentilerinden ve büyük bir yapıdan söz etmeye başlamışlardı.”

Flaubert, Yerleşik Düşünceler Sözlüğü'nde, Bir Delinin Anıları'nda, Bilirbilmezlerde ve aslında romanlarının çoğunda burjuva ahlakının önyargılarıyla savaşıyor. Çağının edebiyatını, bilimini, ahlak anlayışını, siyasi yapısını ama daha çok düşünce ve akıl yürütme biçimini nasıl gördüğünü anlatıyor. Tahsin Yücel'de, “ ... belirli düşünceleri, belirli inançları, belirli davranışları gülünç düşürmek” ister diyor. Flaubert'in Bilirbilmezler'i yazmaya hazırlandığı sıralarda, 'En sonunda hıncımı dile getirecek, kinimi kusacak, saframı dökecek, öfkemi fışkırtacak kızgınlığımı akıtacağım' demesi bundandır.” cümlelerini aktarıyor. Bir Delinin Anıları'ında da bu öfkenin erken yaşlardaki izlerine rastlarız. Hatta tam da Bilirbilmezler'in özetini buluruz;
Demek ki insanın etrafında sadece karanlıklar vardır;her şeyin içi boştur ve o sabit bir şey ister; bu devasa belirsizlikte kendi kendine yuvarlanır ve durmak ister; her şeye tutunur ve her şeyi eksiktir:Vatan, özgürlük, iman, Tanrı, erdem; bunların hepsini almıştır ve bütün bunlar elinden düşmüştür;kristal bir bardağı elinden düşüren ve sebep olduğu parçalara gülen bir deli gibidir.”

Bouvard ve Pécuchet'in komik hikayesinden bu yüzyılda bile, aslında özellikle bu yüzyılda öğreneceğimiz çok şey var.
“Ne düşündüğümü bilmek istiyor musun? dedi” Pécuchet. Kenterler azgın, işçiler kıskanç, papazlar aşağılık olduğuna, halk da burnu yemlikten çıkmamak koşuluyla bütün zorbaları bağrına bastığına göre, Napoléon çok iyi etti! Süngülesin, ayaklar altında çiğnesin, sürü sürü gebertsin! Doğruluk düşmanlığına, korkaklığına, laçkalığına, körlüğüne az bile !”
Bouvard, “İlerlemeymiş, amma da palavra! diye düşünüyordu. Sonra ekledi: “Politika tam bir pislik.”

20 Mart 2014 Perşembe

Aşk Vesaire, Julian Barnes


Aşk konusunda hiçbir zaman hayalperest olmadım ama kuantum ve adını bilemediğim türevleri ortaya çıktığından beri ne zaman muhabbeti açılsa kötümser düşünmekle suçlanır oldum. Hayır, kötümser değil gerçekçiyim desem de kimseyi inandıramıyorum.

Aslına bakarsanız bu konuda epey kafa yormuşluğum, hatta teori üretmişliğim bile var. Şöyle ki bence aşk dediğimiz şey üç durumdan oluşuyor. İlki yani aşkın “O” hali, hormonların devreye girmesiyle (hormonların bize oynadığı oyunun uyuşturucu bağımlılığıyla benzerliği kesin bilgidir) O'ndan başkasını gözümüzün görmediği, en küçük hareketi üzerine binlerce yorum yapabildiğimiz ve tüm dostlarımızı da bu deliliğe katılmaya zorladığımız dönem oluyor. İkincisi yani “Biz” hali; aşkın fırtınalı kısmının yatışıp rutine geçildiği, etrafta siyam ikizleri gibi mıçmıç dolaşılıp, sürekli gelecek planları yapıldığı dönem. Ve nihayet aşkın “Ben” hali; kör edici hormonların gücünü kaybettiği, gözümüzdeki perdenin yavaş yavaş kalktığı, karşımızdaki insanı neyse o olarak gördüğümüz ve bu ilişki, daha doğrusu, gözlerimiz açıldığında karşımızda bulduğumuz yabancı için kişiliğimizden ne çok ödün verdiğimizi, hayatımızı, isteklerimizi ne kadar ihmal ettiğimizi fark edip acısını çıkarmaya çalıştığımız dönem. Kişiden kişiye, ilişkiden ilişkiye değişse de eninde sonunda “Ben” hali gelip çatıyor. Yok canım mı diyorsunuz? Sizce aşk sonsuza kadar mı?

Hadi ben kötümserim (gerçekçi) diyelim peki her kitabını karısına ithaf eden Julian Barnes'ın yazdıkları tesadüf mü? Demek ki gerçekçi olmak sanılanın aksine duyguları öldürmüyor ya da evrenin gazabını üzerinize çekmiyor, sadece Aşkın tüm zamanlarını oldukları gibi kabul etmeyi daha kolay hale getirip hayal kırıklığını en aza indiriyorsunuz. Birine “O” sandığınız için değil “O” olduğu için aşık oluyorsunuz.

Mesela Gillian'ı ele alalım. Aşk Vesaire'de Julian Barnes on yıl sonrasını anlatıyor. Stuart'tan ayrılıp aşık olduğu Oliver'la evlenen Gillian için işler hiç de peri masalı gibi gitmemiş ki buna şaşırdığımı söyleyemeyeceğim. Zaten olayların gelişimi çok çok nadiren hayal ettiğimiz gibi olur özellikle de aşk söz konusu olduğunda.
Elbette Oliver, erkeklerin çoğu gibi, esasında tembel. Büyük bir karar alıyorlar ve sonra da önlerindeki birkaç yılı bir aslan gibi tepenin üstünde güneşlenerek geçirebileceklerini düşünüyorlar.”

diyen Gillian geçen on yılda, rutin ev işleri, maddi sorunlar, çocukların ihtiyaçları, Oliver'ın çalışma konusundaki isteksizliği ve sürekli depresyonu yüzünden epeyce hayal kırıklığına uğramış öyle ki artık sorgulamaktan bile vazgeçmiş. (İşte bunlar hep “O” hali yüzünden.) Birine aşık oluyor, bir süre sonra yani “O” hali geçtikten sonra onun sandığımız insan olmadığından yakınıyoruz. Oysa ki önce birinden hoşlanıyor sonra bunun nedenlerini yaratıyor, hayallerimizdeki insanı karşımızdaki yüze yapıştırıyoruz. Ya da belki de işler Stuart'ın söylediği gibi gelişiyor;
"İnsanlardan niçin hoşlanırız? Şu kişiden değil de bu kişiden, demek istiyorum. Sanırım daha önce de söyledim, büyüme çağımda, insanlar benden hoşlandığı için hoşlanırdım onlardan. Yani bana karşı sadece nazik ve dürüst olurlarsa onlardan son derece hoşlanırdım. Kendime güven eksikliğinden. Bana soracak olursanız, insanlar çoğunlukla ilk kez bu sebeple evleniyorlar. Birisinin onlardan hoşlanır gibi görünmesi gerçeğini göz ardı edemiyorlar ve hiçbir soru sorulmuyor. Gill'le ilişkimde de biraz bu vardı, bunu şimdi anlayabiliyorum. Bazı şeyleri kurmak için yeterli bir temel değil bu, öyle değil mi?”

Diğer bir sorun da istediğimizi sandığımız şey gerçekleştiğinde aslında istediğimizin o olmadığını anlamak. “Ya istediğimi sandığım şeyi gerçekten istemiyorsam” korkumdan şurada bahsetmiştim ve Gillian'nın cümlelerini okuduktan sonra korkmakta çok da haksız olmadığımı düşündüm, sonuçta böyle şeyler sadece romanlarda olmuyor.
“Sanırım çocuklar bir şeyi istediklerini söylemenin kişiliklerinin ilginç ve değerli bir ifadesi olduğu fikrine inanma alışkanlığına çok kolay kapılıyorlar. Ben bunun yaşamlarının ileri ki yılları içinde kötü olduğunu düşünüyorum. Bir şeyi istiyorsunuz, onu elde ediyorsunuz. Hayatta hiçbir şey böyle olacak değil. Bir çocuğa yaşamının ileri ki yıllarında bir şeyi elde etmek şansına hiç sahip olmaksızın onu istemenin normal olduğunu nasıl açıklayabilirsiniz? Ya da tam tersini: bir şeyi elde edip sonunda onu gerçekten istememiş olduğunuzu, yahut onun olacağını düşündüğünüz şey olmadığını fark edişinizi nasıl açıklarsınız?”


Peki ya Oliver; 
“Uyandığında kendini hamam böceği olarak bulan o adamın hikayesini bilirsiniz. Ben uyanan ve bir adam olma olasılığını gören hamamböceğiydim.” 

derken, Gillian'ı kendine aşık etmek için olduğundan farklı davranıp, rol yaparken hiç dürüst olmasa da kendince haklı sebepler yaratabiliyordu. “O” halinde çılgın projelerle Gillian'ı kendine aşık etmeyi başarmıştı. Peki? Bizi mutlu etmesi için aşka ne kadar güvenebiliriz? Bu arada Oliver teori üretmek konusunda çok başarılı her iki romanda da hemen her konuda teorileri var ve çoğuna katılmamak da mümkün değil. Mesela;
“Ah vicdanın sesi, kadansı ve ifade tarzıyla, Gillian'ın sesine ne kadar da benziyor! Erkeklerin yaptığı bu mu? Erkeklerin neyle evlendikleri konusunda birçok teori var-cinsel yazgıları, anneleri, doppelganger'ları (ikiz görüntüleri), karılarının parası- ama gerçekte aradıkları şeyin vicdanları olduğuna ne dersiniz? Tanrı biliyor ya, çoğu erkek onu geleneksel yerinde, kalplerine ve dalaklarına yakın bir yerde bulmaktan aciz, bu yüzden de onu ne diye bir arabanın açılabilen çatısı ya da mrtal poyralı direksiyon gibi bir aksesuar olarak elde etmeyelim ki? Ya da acaba bir alternatif olarak, erkeklerin gerçekten aradıkları şey bu değil de evliliğin kadınları zorunluluk gereği dönüştürdüğü şey olamaz mı?

Ya da;
“En mütavazi çöl faresi tarafından bile çarçabuk öğrenilen ama kavranılması bizim kendi uyuşuk türümüzün tamı tamına bir ömrünü alan acı gerçeği. Bütün ilişkilerin, hatta iki saf rahibe adayı arasındaki ilişkilerin bile- hey, özellikle de iki saf rahibe adayı arasındakilerin- bir iktidar sorunu olduğu gerçeğini. Şimdiki iktidar. Eğer şimdiki değilse, daha sonraki iktidar. Ve iktidarın kaynakları öylesine eski, öylesine bildik, öylesine acımasızca belirleyici, öylesine basittir ki onun sadece basit adları vardır. Para, güzellik, yaş, aşk, seks, kuvvet, para, daha fazla para, daha da fazla para.”


Herhangi bir ilişkinin ama en çok da aşk ilişkisinin zamanla iktidar savaşına dönüştüğünü inkar edebilir miyiz? Hegel'in efendi-köle ilişkisinde olduğu gibi “Ben” hali eninde sonunda gelir ve köle, hayatını geri almak için, efendiye karşı bayrak açar. Peki kölenin hiç mi suçu yok? Beyin üzerinde uyuşturucu etkisi olduğuna göre Aşkı hafifletici sebep sayabilir miyiz?

Julian Barnes'ın bu acımasızca gerçekçi tarafını çok seviyorum. Stuart'a söylettiği şu cümlelerini ben söylesem kuantumcu arkadaşlarım üzerimde zıplar, kötümser enerjimin etkisinde kalmamak için ortamı terk ederlerdi. 
Bir başka şey daha var. İnsan gençken, ilerde birini severim, umarım her şey iyi gider, ama iyi gitmezse bir başkasını severim, o da iyi gitmezse yine bir başka kişiyi severim, diye düşünür. Her zaman bu kişileri bulabileceğimizi ve onlarında size kendilerini sevme olanağı vereceğinizi var sayarsınız. Beklentiniz o sevginin ya da sevebilme yeteneğinizin sizi her zaman orada beklediğidir. (...) Ama ben sevginin ve yaşamın böyle olduğunu sanmıyorum.”

4 Mart 2014 Salı

Seni Sevmiyorum, Julian Barnes


İstanbul'a dönüşle koşturmaca başladı. Büyük bir de değişiklik oldu. Yıllardır yan gelip yatmaya alışmış olan ben sabahın köründe kalkıp işe gitmeye başladım. Eee öyle birden bire uyum sağlanmıyor, bünye alışık değil. Doğal olarak, eve gelince yemek ve uyku döngüsüne giriliyor. Kitaplar otobüste okunmaya çalışılsa da pek mümkün olamıyor zira evde geçirdiğim yıllar boyunca vatandaş boş durmamış, nüfus patlaması yaratmış. Durum böyle olunca tahmin edersiniz ki bloga yazmak da zorlaştı. (Aaaa kendimi yakaladım, bahaneye bak sanki önceden pek bi düzenli yazıyormuşum gibi utanmadan işi bahane ediyorum ya pes artık.)

Bu arada, asma budamayla başlayan bahçecilik hevesim kursağımda kalmıştı. Ama ne yaptım bahçeyi eve taşıdım. Atmaya kıyamadığım asma çubuklarını diktim mesela. İnanmıycaksınız ama iki tanesinden yapraklar çıkmaya başladı. O gazla, pek bir kocaman olmuş avokado ağacımı da budadım. Baktım budamada son nokta bonsai, ben de bonsai yetiştirmeye karar verdim. Daha gencim, onların ağaç haline geldiğini görmek için bir sürü zamanım var diyerek üç çeşit ağaç tohumuyla başladım. Nar, elma, zeytin ne bulursam ekmeye devam ediyorum. Geçen yıl, salatada kullanmak için otlar ekmiştim. Şimdi işi büyüttüm, evi nerdeyse seraya çevirdim. Bir sürü saksı, toprak, tohum. Her şey her yerde. Bonsai için araştırma yaparken Pinterest'e de daldım. Evde bişeyler yetiştirmek gibi bir isteğiniz varsa gayet yaratıcı fikirler bulabilirsiniz. Aslında çok sulamadığınız, ışık alsın diye tasarruflu ampulün altına koyup yakmadığınız sürece zor bi iş de değil. Mikro boyutta tohum ya da kuru çubuk, bir şekilde yaşamayı başarıyorlar. Ayrıca kimseler inanmasa bile gözünüzü dikip bakmanın da faydası olduğuna eminim. Bi şekil telekinezi sonuçta.

Benden haberler böyle. Konuya dönecek olursam Julian Barnes'a devam diyorum. Seni Sevmiyorum, üç kişilik bir aşk hikâyesi anlatıyor. Sıkılıp yazının devamını okumayacaklar için hemen söyliyeyim Seni Sevmiyorum ve devamı olan Aşk Vesaire bence müthiş kitaplar.

Farklı karakterlerine rağmen Stuart ve Oliver'ın iyi-kötü yıllardır süren arkadaşlıkları, Stuart'ın Gillian'la tanışıp evlenmesiyle yeni bir boyuta taşınıyor. Biz de hikâyeyi bu üç kişinin bakış açısından okuyoruz. En yakın arkadaşınızın eşine aşık olsanız ne yapardınız? Ya da eşinizin en yakın arkadaşı size aşık olduğunu söylese? Peki ya en yakın arkadaşınız ve eşinizin birbirine aşık olduğunu anlasanız? gibi başımıza gelmediği sürece yanıtlanması kolay, klasik sorulara, modern yanıtlar veriyor Julian Barnes.

Romanda belki de en az aşk var bile denilebilir ama bunun yerine yine bol miktarda ironi ve Barnes'a her romanıyla biraz daha hayran olmama neden olan hayat bilgisi, gözlem gücü ve bunu okuyucusuna aktarma becerisi var. Barnes'ın aşk ve hayat hakkındaki gerçekçiliği alaycılığıyla birleşince dönüp kendinize bakmanıza ve epeyce de dalga geçmenize neden oluyor.

“Şostakoviç, Lady Macbeth operası hakkında şunları yazıyor: “Bu opera aynı zamanda, dünya iğrenç şeylerle dolup taşmasaydı aşk nasıl bir şey olurdu temasını işlemektedir. Aşkı yok eden iğrençliktir. Aynı zamanda yasalar, maddi şeyler, parasal sorunlar ve polis devleti. Eğer koşullar farklı olsaydı, aşk farklı olurdu.” Elbette koşullar aşkı değiştirir.”