8 Mayıs 2014 Perşembe

Limon Masası, Julian Barnes


İnsanlar eskiden ölümden daha rahatça söz ederlerdi. Ölümden ve gelecek yaşamdan değil, ölümden ve yok olup gitmekten. 1920'lerde, Sibelius, Helsinki'deki Kämp restorana gider ve “ limon masası” adı verilen bir sofraya katılırdı: limon Çinlilerde ölümün simgesiydi. O ve sofra arkadaşlarının -ressamlar, sanayiciler, hekimler ve avukatlar- ölümden sadece söz etmesine izin verilmiyor, onların ölümden söz etmeleri şart da koşuluyordu. Paris'te kırk elli yıl kadar önce, Magny akşam yemeklerinde geniş yazarlar grubu – Flaubert, Turgenyev, Edmond de Goncourt, Daudet ve Zola- aynı meseleyi düzenli ve samimi bir şekilde tartışırlardı.”

Julian Barnes'ın sevdiğim özelliklerinden biri de kitaplarının arasındaki ilişkiler. Birbirinin devamı olmayan hatta konuları arasında hiç bir bağ bulunmayanlarda bile diğerlerinden izlere rastlıyorsunuz. Yukarıdaki cümleleri, Limon Masası'nın neyi ifade ettiğini anlatması için Barnes'ın Korkulacak Bir Şey Yok kitabından aldım. Çünkü bahsedeceğim kitabı, farklı ülkelerden hatta farklı yüzyıllardan karakterlerin hikayeleriyle etrafına toplandığı Limon Masası. 


Ama Barnes, Limon Masasında ölümden, en azından fiziksel ölümden bahsetmiyor. Tam tersine damarlardan akan yaşamın öyküleri bunlar; beklentileri, yanılgıları, hayal kırıklıkları ve aşklarıyla, eğer'lerin, keşke'lerin gölgesindeki hayatların öyküleri ve tıpkı Korkulacak Bir Şey Yok'da yazdığı gibi öyküler;

"Edebiyat bu dünyanın neden oluştuğunu bize en iyi şekilde söylemiştir ve hala da söylemektedir. Edebiyat bize aynı zamanda, bu dünyada en iyi nasıl yaşanacağını da söyleyebilir; gerçi bunu en etkili biçimde öyle yapıyormuş gibi gözükmediğinde gerçekleştirir.”

Mats Israelson'ın hikâyesi; aklımızın bir köşesinde duran, hiç yaşanmamış, ele geçen son şansın da birkaç dakikada boşa harcandığı bir aşkı anlatıyor;

Hepsi bu kadarmış, diye düşündü Anders Bodén. Bir kapı açılıyor ve siz daha geçecek zamanı bulamadan kapanıyordu. Bir insanın kendi yazgısı üzerinde, kırmızı harflerle işaretlenmiş ve ucu sivri değneklerle yeniden akıntıya atılan kütükler kadar kontrolü vardı.”

Barbro kendi kendine, bizler ahır bölmelerimizdeki atlardan başka bir şey değiliz, diyordu. Bölmelerin numarası yok, ama öyle olsa bile yerlerimizi biliyoruz. Başka bir yaşam yok.

Bildiğin Şeyler'de ; iki arkadaşın kahve sohbetine konuk oluyoruz. Eşlerinin ölümünden sonra her ay düzenli olarak buluşan iki kadın. Söylediklerinden çok söylemedikleriyle ilişkilerini sürdüren, birbirlerinin yanılsamalarını destekleyen iki dost ya da belki de müttefik. 

Yeniden Canlanma'da yıllar önce yazdığı ama sansüre uğradığı için bir köşede kalmış piyesinin 30 yıl sonra sahnelenmesi sırasında Veroçka karakterini canlandıran genç oyuncuya aşık olan ünlü bir yazarın öyküsü.

Yaşam boyu kaleme aldığı yazıların çoğu gibi, aşkla ilgiliydi piyes. Ve yaşamında ne olmuşsa, yazılarında da o olmuştu: Aşk yürümemişti. Aşk kibarlık yaratabiliyor ya da ya da yaratamıyor, kendini beğenmişlik duygusunu tatmin ediyor ya da etmiyor, cildi temizliyor ya da temizleyemiyordu; ama şu kesindi. Mutluluğa götürmüyordu aşk; hep bir duygu ya da niyet eşitsizliği söz konusuydu. Aşkın doğası buydu.”

Fransızca bilmek; Huzur evinde yaşayan bir kadının muhtemelen Flaubert'in Papağanı'nı okuduktan sonra Barnes'a yazdığı mektuplar. Okudukları, düşündükleri ve hayat hakkında alaycı, eğlenceli yorumlar.

Bu tür bir sual için çok gençsiniz ama sağır ve deli oldukça kendinize gitgide artan bir şekilde bu suali soruyorsunuz. Şayet I. Cihan Harbi' nden iki yıl evvel farklı bir istikamete bakıyor olsaydım şimdi nerede olurdum?


Ve diğer öyküleri... Barnes'ın romanlarını aşan öyküler var bu kitapta. Gerçi belki de yoğunluklarını öykü olmalarına borçluyuz belki de yığınla duyguyu 5-10 sayfada anlattığı için ya da böyle iyi bir ruh gözlemcisi olmasından bu sarsılma hissi.  

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder