3 Kasım 2011 Perşembe

Şifre: Margin Call

Ya hakkaten uzun zamandır film izlemiyorum ya da filmlerin süresini kısaltmışlar daha ne olduğunu anlamadan bitiveriyor. Tabi bir alternatif de yaşlanmakta olduğum ki o konuya hiç girmeyeceğim.  Ama geriye kalan şıkkın üstüne kocaman bir işaret koyup altına da imzamı atabilirim,  Margin Call gayet manasız,  gereksiz, Kevin Spacey, Jeremy Irons, Stanley Tucci  dışında özelliği olmayan, IMDb’de 7.3 gibi bir notu nasıl aldığına hiç mana veremediğim bir film olmuş. 


Bir şirket var. Birileri bir takım hatalar yapmış, birileri bunları umursamamış, yılda 2.5 milyon dolar kazanan personel bu işte bir gariplik var dememiş. İflasın eşiğine geldiklerini aniden ve tesadüfen fark ediyorlar, ellerindeki değersiz kağıdı satmak zorundalar ve bütün gece yığınla toplantı yaparak bu kararın ahlaki boyutunu tartışıyor nihayetinde ertesi sabah tüm kağıtları elden çıkarmaya karar veriyorlar. Şirket iflastan kurtuluyor, fazla elemanlar işten atılıyor ve film bitiyor. Ne olmuş, niye olmuş, sokaktaki insan neden bu durumdan etkilenecek gibi basit soruların cevapları yok. Sadece kötü bir şey olmuş insanlar paralarını ve işlerini kaybedecekler, şirket iflas edecek ve saatte 176 bin dolar kazanan adamlar da durumdan yırtmaya çalışırken yapmak zorunda oldukları şeye üzülüyorlar gibi bir konu kalıyor geride. 


Eminim sessiz çekilseymiş sadece oyuncuların yüzüne bakarak da bu kadarını anlayabilirmişim.   Performans gayet iyi, yakın çekimlerde gerilimi yüzlerinden okuyorsunuz ama diyalog olarak sadece ortada dönen şifreler var.  Mesela Jeremy Irons'ın (büyük patron)  123, 52, 36… …. gibi rakamları arka arkaya sıraladığı bölümde,  karşısında oturan Kevin Spacey bunları anlıyor ya da öyle görünüyor ama izleyici yani en azından benim için gayet manasız kalıyor ve sorun şu ki filmin büyük kısmı bu tür şifrelerden oluşuyor. Belki işin uzmanları kendi aralarında gerçekten böyle konuşuyorlar. Ama bunun izleyene ne faydası var,  adamların kendilerini kurtarmaya çalışırken yaşadığı stresi görmek için niye zaman harcayalım,  böyle bir film ne maksatla yapılır ben anlamadım.

30 Ekim 2011 Pazar

Erken yeni yıl planları: Filmler

Uzun zamandır film izlemiyorum aslında ama Filmekimi’nde kaçırdıklarımı görünce fena üzüldüm. Bu arada gösterime yeni girenler ve girecek olanlardan bir liste de filmler için yaptım. 

Paris’te Gece Yarısı bir Woody Allen filmi ve yeniler  içinde izlediğim tek film. Bayıldım diyemem ama eğlenceli. Geceleri Paris’in arka sokaklarında kimler dolaşıyor tahmin edin. Hemingway, Scott Fitzgerald, Dali,  T.S Eliot, Matisse, Picasso, Gauguin.  Hatta Gertrude Stein  kahramanımız Gil’in yazmaya çalıştığı romanı okuyup yorum yapıyor. Ama işte görüntüler falan çok güzel, konu ilginç olsa da kendi çağınızı sevinden öte bir şey söylemiyor film.

David Nicholls’ın çok satan romanından uyarlanan Bir Gün romantik filmlerden. Anne Hathaway’i severim, konu da değişik gibi ve çok iyi eleştiriler almış, bakalım ne çıkacak.

Üç  Silahşörlerin fragmanını izledim. Üç boyutlu filmin görebildiğim sahneleri  ve  kostümleri çok iyiydi. Sinemada izlemek gerek.

The Artist yine festivalde kaçırdığım filmlerdendi. Umarım yeniden gösterilir. Sessiz ve siyah beyaz çekilmiş. Sesin filmlere girmesiyle işsiz kalan göçmen oyuncuyu anlatıyor. Müzikler muhteşem. Oyuncular arasında çok şirin ve yetenekli bir köpecik de var.



Melankolia bir  Lars von Trier filmi. Konusu enteresan, dünyaya çarpması beklenen bir gezegen ve mutsuz insanlar var. Ama asıl merak ettiğim şey fragmanda şöyle bir gösterilen müthiş sahneler. 

Cannes festivalinin de gözdelerinden olan Bisikletli Çocuk sinemaya gelmesini beklediklerimden ama doğrusu pek de ümitli değilim. 

Kevin Hakkında Konuşmalıyız, okulda katliam yapan, babasını, kız kardeşini öldüren ve medyanın ilgisini beni seviyorlar diye yorumlayan bir çocukla, nefret ettiği annesini anlatıyormuş. Kaçırmamak lazım. 


Beginners, bir baba oğul hikâyesi daha doğrusu homoseksüel olduğunu 75 yaşında, karısını kaybettikten sonra açıklayan bir baba ile ilişki kurmakta zorluk çeken oğlun maceralarını anlatıyor. Bir köpecik de bu filmde var Artist te oynayanla aynı mı acaba?

Gelecek, evlerine yaşlı ve sakat bir kediyi almak isteyen çiftimizin kedi daha eve gelmeden bu sorumluluk karşısında ki bence pek de haksız sayılmazlar yaşadıkları bunalımı anlatıyor. fragmana ve eleştirilere bakarsak çok keyifli bir film.


Olmak İstediğim Yer sanırım yine Filmekimi’nde gösterilen filmlerdendi ama  işin güzel tarafı yakında sinemalarda da gösterilecek olması. Cheyenne yani Sean Penn eski bir rock yıldızı, babası öldükten sonra ona nazi kampında işkence yapan SS subayını arıyor. Sean Penn hayranı olarak onu ilk defa böyle bir karakterle ve tiple görmek çok eğlenceli gerçi ne yapsa yakışıyor ama bu seferki başka.



The Tree Of  Life yine Sean Penn  ve Brad Pitt’in rol aldığı süper bir hikâye. Fragmanda çocukluğun ilk izlenimleri müthiş görüntülerle yansıtılmış bakalım filmin geri kalanı nasıl. 

Zamana Karşı gösterime girdi sanırım. Zenginlerin sonsuza dek yaşadığı fakirlerinse 25 yaşında öldükleri yıllar. Alınıp satılabilen zaman bizede pek uzak değil hatta şimdi de herkes onun için çalışmıyor mu? Justin Timberlake’den pek emin olamasam da film ilginç görünüyor. 

Margin Call küresel krizin ilk 24 saatini anlatan heyecanlı bir film ayrıca Kevin Spacey’nin başrolde olması da filmin artılarından. 

Brad Pitt’in performansının çok beğenildiğini okuduğum Moneyball  nerde görürsen izle filmlerimden biri olacak bu yıl. Filmin senaryosu da Social Network’un senaristine ait.

The Rum Diary, gazeteci ve yazar Hunter S. Thompson’ın  Puerto Rico günlerini anlatıyor. Johnny Depp’de korsan kılığından kurtulmuş, uzun zaman sonra farklı bir rolde. Fragman çok neşeli görünüyor.



George Clooney’nin başkanlığa aday olduğu ki olsa çok da yakışır, The Ides of March’da  oyuncu kadrosunun kalanı da müthiş. Ayrıca entrikalar, hırslı ve kötü politikacılar falan baya heyecanlı bir filme benziyor.  

Erken yeni yıl planları: Kitaplar


Üzerimdeki yükten kurtulduğuma göre uzun zamandır istediğim ama şu hazin eser yüzünden bir türlü okuyamadığım kitapların listesini yapayım dedim. Gözüm dışarıda olsa da öncelik evdekilerin.


Birinci sırada Nabokov serisi var. Solgun Ateş, Ada ya da Arzu. Bu arada Sebastian Knight’ın Gerçek Yaşamı ve Pnin hakkında şimdi nerede olduğunu hatırlamadığım müthiş bir yazı okudum geçenlerde. Yok böyle bir adam,  hemen bitmesin diye aralarda başka kitaplar okusam da aslında aklım hep onda. Aşk mıdır acaba? Sonra David Foster Wallace’ın İğrenç Adamlarla Kısa Görüşmeler’i  var uzun zamandır bekleyenler arasında. Geçen yıl kitap fuarından aldığım bir kitap daha var ismine bakmaya üşendim şimdi. Gerçi ona başlamıştım ama her beş sayfadan sonra gelen iki sayfanın boş olduğunu görünce vazgeçtim. Dikkat etmek içine bakmak lazım.


Gelelim yenilere…


Eco’dan Prag Mezarlığı ilk sırada. Aslında Genç Bir Romancının İtiraflarını okuyunca büyü biraz bozuldu gibi ama Can yayınlarından çıkan Anlatı Ormanlarında Altı Gezinti’nin sonunda Prag Mezarlığına konu olan olaylardan bahsediyordu şimdi roman halini çok merak ediyorum. 


İkinci sırada Ned Beauman’ın yazdığı Boksör Böcek var. Hikâye ilginç göründü. Balık gibi koktuğu için evinden çıkamayan bir adam internetten nazi hatıraları topluyor sonra dokuz parmaklı bir boksör, bir adet gen araştırmaları yapan faşist bilim adamı ve bir de böcek var. İnsan daha ne ister?


Üçüncü roman Jose Saramago’nun kutsal kitaplardaki olayları yeniden yazdığı Kabil ki tadından okunmaz gibi geliyor.  Adem’le Havva’nın cennetten kovulması, Nuh tufanı vs. yeryüzünde işlenen ilk cinayetin zanlısı Kabil’in gözünden anlatılmış. 


Dörtte İçerden Ölmek ilk defa adını duyduğum Robert Silverberg’ den. Konu çok ilginç. Zihin okuyabilen David Seling, tek yeteneğini yavaş yavaş kaybediyor ve kendisini nasıl tanımlayacağını düşünüyor ya da böyle bir şey ama mutlaka okumak istediklerimden biri bu roman. 


Beşten pek emin değilim ama yine de yazayım. Michael Foley’ den  Saçmalıklar Çağı. Şu aşağıda da bahsettiğim hayatımızı yöneten saçmalıkları anlatmış. Filozoflardan mutluluk reçeteleri vermiş ki ben de yazmıştım bazılarını. Gerçi bunlardan boş boş bahseden yığınla kitap var eğer bu da öyleyse hiç acımam bırakırım. 


Altıncı roman yine ilk kez adını duyduğum  Rex Gosh’un  19. Cadde NW. Ekonomi profesörü nasıl bir kurgu yazar bilmiyorum ama işin içinde IMF, sömürülen üçüncü dünya ülkeleri, yaşanan küresel kriz benzeri durumlar ve macera var. İlginç göründü. 


Yediye geldim bile :( Victor Frankenstein'in Vaka Defteri’ni  Peter Ackroyd yazmış. İçinden Londra geçen romanlarıyla tanınan Ackroyd,  Frankenstein’ı  gaza getirip mezarlıklardan vücut parçaları toplamasına neden olan edebi ve bilimsel ortamı anlatmış. Kahramanın yazarı Mary Shelley ile tanıştığı, Lord Byron’la sohbet ettiği enteresan bir hikâye. 


Ve şimdilik bu kadar. Son olarak sekiz numarada ön siparişi alınmaya başlanan Yaratıcı Aşklar var. Yazarı Lesley McDowell, Mansfield, Plat, Beauvoir gibi yüzyılın dokuz ünlü edebi kadınının mektupları ile günlüklerinden yararlanarak yine edebi insanlar olan eşleriyle etkileşimlerini yazmış. Epey dedikodu çıkar bence bu kitaptan.

Pes ettim bırakıyorum …


Yaklaşık üç aydır gittiğim her yere benimle gelen, çantamın nerdeyse ayrılmaz bir parçası olan Dave Eggers’ın Müthiş Dahiden Hazin Bir Eser adlı romanını 307. sayfasında bırakma kararı aldığımı yani böyle bir karar almaya mecbur kaldığımı söylemek istedim. İyi olmadığı için değil.  Aksine  içerik yönünden çok güçlü,  eğlenceli,  hüzünlü, şaşırtıcı, duygusal. Hatta son okuduğum bölüme bayıldım desem abartmış olmam.  Reality Show’a katılmak için görüşme yaptığı kısım, sorulara verdiği cevaplar, yaptığı çıkarımlar çok ama çok eğlenceliydi  gerçi üç aydır okumaya çalıştığım için ilk bölümleri pek hatırlamıyorum ama eminim o kısımlarda çok iyiydi.

Eleştirmenler romanı, Salinger’ın Çavdar Tarlasındaki Çocuklar’ına benzetmişler ki birinci tekilden konuşan anlatıcısıyla kesinlikle benziyor. Ama aralarında küçük farklar var. Salinger’in romanı Eggers’ın eserinin en fazla üçte biri kadar. Salinger, Holden’ın  yaşamındaki kısacık bir süreyi anlatıyor, Eggers’sa sonsuza kadar gidecek gibi görünen bir zaman içinde yaşanan çeşitli maceralar şeklinde yaymış hikâyeyi.  Sonra Holden’da çok zekice çıkarımlar yapıyordu ama Eggers’ın romanındaki kadar boğucu yoğunlukta değildi.  

Birini düşünün şöyle tepenizde dikilmiş, sürekli ama sürekli hiç durmadan konuşan birini. Mesela telefonda konuşuyor olsun. Siz kapatsanız bile her telefon çalışında aynı ses tonuyla ve aynı hızda konuşan kişinin karşı tarafta beklediğini biliyor olun. Ahizeyi kaldırdığınızda her şeyin yeniden aynı yoğunlukla  başladığı bir monolog.  Bir süre dinlemeyin, arada başka şeyler düşünün sonra herhangi bir yerinden dinlemeye devam edin, değişen hiçbir şey yok. Tamam konu farklı ama ses aynı, vurgular aynı, nefes almadan konuşan da aynı kişi. Üstelik bu insan üniversite bitirmiş 25 yaşlarında ama yeniyetme Holden’la aynı dili kullanıyor ve ona benzer bir düşünce düzleminde yaşıyor.  Kayıp genç neslin zeki ve duyarlı temsilcisi, idealist ama çoğu konuda cahil, kendince çok özel, farklı, yetenekli, yaratıcı  yani  kendisiyle aynı biçimde düşünen, aynı şeyleri isteyen, hayal eden milyonlarca gençten biri. Tek farkı onun roman karakteri olması ve 542 sayfa boyunca onu dinlemek zorunda olmanız. 

Söylemiştim aslında ama gerçekten çok keyifli bir roman tabi sabırlıysanız, kitabın kapağını her açtığınızda çocuğun kelimeleri makinalı tüfekten çıkan mermiler gibi kafanıza atmasından korkmuyorsanız. Çünkü Eggers'ın romanı edebiyattan çok bir fikir fışkırmasına benziyor ki ilk kez bir romanı okumaktan değil okuyamamaktan çok yoruldum ve sonunda pes ettim. Belki bir gün kaldığım yerden devam ederim ama şimdilik benden bu kadar.

12 Ekim 2011 Çarşamba

Ben özelim, ben özelim, bana bak göreceksin çok özel birisiyim…

Baudrillard, Tüketim Toplumunu 70’lerde yazmış. Peki şimdilerde durum nasıl diye merak ettiğimizde tam da bu mirasla yetişen biri çıkıyor karşımıza. 1971 doğumlu  Hal Niedzviecki “Ben Özelim” kitabıyla, Tüketim Toplumu'nda David Riesman’ dan aktarılan bir sözü, “Günümüzde en çok talep edilen şey ne bir makine, ne bir servet ne de bir eser  ama en çok kişiliktir” cümlesini birçok açıdan ve  yeniden yorumluyor. Kendini antikonformist olarak tanımlayan Niedzviecki, otuz birinci doğum gününde bunun pek de doğru olmadığını keşfediyor ve zor bir soruyla başlıyor kitabına; 

“Eğer isyankârlığım toplum tarafından onay görüyorsa, ailem tarafından teşvik ediliyorsa ve Hallmark kartpostallarında alkışlanıyorsa neye başkaldıracağım?”
“Ben Özelim” hayatın içinden verdiği düzinelerce örnekle bugünü anlamamız ve ne yaşadığımızı fark etmemiz için rehber niteliğinde bir kitap. Yazar, yeni konformizm olarak tanımladığı bireyselliğin gerçekte hiç de masum bir çağrı olmadığını ve popüler kültür araçlarıyla sürekli pompalanan  “Ben Özelim” felsefesinin ulaştığı  son noktayı anlatıyor kitabında.  Batıdan verdiği örnekleri okudukça bizde de durumun farklı olmadığı anlaşılıyor.

Niedzviecki, “kimlik yaratımı nerdeyse bir zorunluluk olmaya başladı. Bu rolü oynamayanlar başka bir çağa ait, eski moda olarak görülüyor.”  Ve “…ne kadar aykırı olursan başarı kupasıyla yani anında şöhretle ödüllendiriliyorsun.”  derken bunun sadece Amerika ya da Avrupa da değil tüm dünya da bir salgın haline geldiğini de ekliyor.  İşin aslı reality show kıvamında bir hayat yaşıyoruz. Medya ve bu tür programlar tarafından sürekli teşvik ediliyoruz. Seksen beş yaşındaki Canan nine ana haber bültenine çıkarak herkesin tanıdığı birine dönüşürken, sutyenli  fotograflarını  twitter da yayınlayanlarda aynı şekilde sohbet programlarında yer buluyor. Survivor yarışmasında sıradan insanlar, karakterlerini ortaya koyarak ünlüler arasına katılıyor. Birisi kameralar önünde çok yalnızım diye gözyaşı dökerken diğeri düz duvara tırmanarak kendini “kalabalıklardan” sıyırıyor. Niedzviecki’nin verdiği, bizdeki adıyla pop star yarışması örneğinin bu kadar benzemesi  (aslında bizdeki  yarışmacıların cevapları da kitaptakinin aynısıydı)  bile salgının boyutlarını gösteriyor.  “Kazanamasam da en azından kendi reklamımı yapmış oldum”  diyenler, tekrar deneyeceklerini çünkü bir şekilde ünlü olacaklarına, fark edileceklerine inandıklarını söyleyen bu insanların aynı hayali yüz binlerce kişiyle paylaşması ve buna aynı yoldan ulaşmaya çalışması, kendilerini özel hissetmelerine engel olmuyor.

Bankaların milyonlarca kişiye gönderdiği  “size özel kredi…” diye başlayan mesajlarına bile yansıyan “özel olma” hali tüm hücrelerimize işlemiş vaziyette. Özgüvenimizin tavana vurduğu, sevilmenin yolunun kendimizi sevmekten geçtiğini öğrendiğimizden beri eşsiz olduğuna inandığımız kişiliğimizi, özel olduğumuzun kanıtlarını,  bizi biz yaptığına inandıklarımızı yani yiyip içtiklerimizi, giydiklerimizi, hangi kafede oturduğumuzu, nasıl eğlendiğimizi, nerelerde gezdiğimizi sosyal paylaşım mecralarında göstererek,  özel insanlar olduğumuzu her gün tekrar  tekrar ispat ettiğimiz ve neredeyse şöhret olmanın kıyısında durduğumuza  inandığımız  bir zaman diliminde yaşıyoruz.  Ve yine tüm bunları hepimiz hissediyoruz ve yine özel olduğumuz inancımızdan vazgeçmiyoruz.  Her şey bize özelken, biz bu kadar özelken ve elimizde kendimizi tanıtmak için bunca fırsat varken neden bir köşede oturalım ki?

Kitapta, ben özelim fikrinin, yaşamımızın her alanına nasıl yerleştiğini  görüyoruz. “Tüketim Toplumunda” modanın etkisinden bahsetmiştim. Hal Niedzviecki  marka isimlerin artık revaçta olmadığını yazan New York Times’ı örnek gösteriyor ve “yeni konformistler alışveriş merkezlerine koşup yarı bireysel ürünlere para harcıyor. İstedikleri kişi olmalarını sağlayacak kıyafet ve aksesuar bakıyorlar. Özel olanı istiyorlar. Ama kendilerine bir görünüş satın almak dışında kendi kıyafetlerini yapmakla da çok ilgili değiller” diyor.

Çalışma hayatının bu akıma göre yeniden düzenlendiğine yakından tanık oluyoruz. Düzenli bir maaş, rahat bir iş ortamı gibi konular önemini yitirdi.Biz daha fazlasını istiyoruz. Şirketler çalışanı elde tutmak için yeni yöntemler deniyor, onların hobilerine yönelik eğitimler veriyor, iş yeri psikologları zorunlu hale geliyor, daha önce yüzünüze bile bakmayan yöneticiler her sabah nasıl olduğunuzu, bu aralar hangi kitabı okuduğunuzu, özel hayatınızın nasıl gittiğini sormaya başlıyor, doğum günü, yılbaşı partileri, cuma günleri içki servisleri artık bize de yabancı gelmiyor. Tüm amaç çalışanların kendilerini “fark edilmiş, tanınmış yani özel” hissetmelerini sağlamak.

Din kavramının değişmesi ve spiritüellikdeki artış da ben özelim felsefesinin etkisindeki alanlardan. Amerika ve Kanada da yaptığı görüşmelerden ilginç örnekler veriyor Hal Niedzviecki. Kiliseler yerine özel ibadet merkezlerinin revaçta olduğundan, internetten papazlık yetkisi alanlar tarafından düzenlenen evliliklerin arttığından, aroma terapi ve özsaygı sınıfları açılan kiliselerin ilgi çektiğinden, sinagogların reklam verip billboardlar astığından, bağış için kredi kartı kabul ettiğinden bahsediyor. “Kiliseler dini daha modern, daha arzu edilir hale getirmek için ünlü rock’n roll meraklısı haham gibi kalabalığı bir araya getirecek, yardım kâsesini dolduracak vaizler buluyor” diyor. Bu gösterinin diğer tarafında ise yazarın yeni gelenekçiler diye adlandırdığı gruplar var. Mesela rapçi olmak isterken Afganistan’a giderek Amerikalılara karşı Taliban’ın yanında yer alan John Walker Lindh bu akımın örneklerinden biri olarak anlatılıyor. Hal Niedzviecki’ye göre yeni gelenekçiler bireyselliğin “göreceliliğinden” kaçarak kim olduklarının belirlendiği gruplar içinde kimliklerini yaşamaya çalışıyorlar böylece “herkesin bireyselliğini ifade etme yolunun benzer olduğu bir çağda yeni gelenekçiler dikkat çekecekleri bir yol buluyorlar. Birbirleriyle tamamen aynı olmak…”.

Ama ne yazık ki popüler kültür, filmler ve kendini baştan yaratmanın, kendi  hikâyeni yazmanın mümkün olduğu fikriyle beslenen ben özelim felsefesinin tüm reçetelerine rağmen kendilerini yeterince gösterememiş milyonlar aynı hayalle yaşamaya devam ediyor görünüyor. Hal Niedzviecki, bunun nedenini her şeye rağmen “ sisteme girmenin mümkün olduğuna” inanılmasına bağlıyor. Ve böylece en sevdiğim konuya yani kişisel gelişim kitaplarına geliyoruz. Yazar, bu sistemin,  özsaygıyı “ tecrübe ettiğimiz tüm hataların kaynağı ve ilacı” diye pazarladığını, böylece hayatlarımızı yönetebileceğimize, hikâyemizi yeniden yazabileceğimize bizi inandırdığını söylüyor ki böylece biz  yaşadığımızı daha yoğun hissettirecek yollar aradıkça bu sisteme daha fazla çekiliyoruz.

“Özsaygı mantrasına inanırsak hatalarımızın kaynağının her zaman kendimiz olduğuna da inanırız. Ender gerçekleşen popüler kültür vaadine inanıp da hayatlarımızı mahvedersek ne olmaya çalışırsak çalışalım kendimizi aciz hisseder ve kendi hatam kendi kusurum deyip dururuz.”

Elimizin altındaki onca yardım kitabına karşın neden hala mutlu değiliz sorusu biraz kafa karıştırıcı. Ama Baudrillard ve  Hal Niedzviecki insanların kalabalıklar içinde giderek yalnızlaştığı konusunda da hem fikir görünüyor. Niedzviecki , 1999’da yapılan bir araştırmayı örnek gösteriyor ve Amerika' da, intiharın ölüm nedenleri arasında sekizinci sırada olduğunu sebebininse %90 oranında depresyon olduğunu, 2003 de yapılan bir araştırmada ise yine Amerika da otuz beş milyon kişinin depresyon nedeniyle ilaç tedavisi gördüğünü yazıyor. Çünkü “herkesin özel olduğu bir çağda ekstra yol kat etmek gerekiyor” ve eğer bu gerçekleşmezse  tek sebebinin siz olduğunuz umutsuzluk, bıkkınlık, iç sıkıntısı ve yorgunluk modern çağın hastalıkları haline geliyor. Sonuç olarak gelecek pek de parlak görünmüyor.

“Anlamamız lazım ve sadece ne istediğimizi yani en kötüsü ya da en iyisinden daha fazla bizi değil, istediğimizi neden istediğimizi anlamaya başlamamız lazım.”

16 Eylül 2011 Cuma

You’ve Got Mail….


Kış gelirken merak ettiğim en hayati konu, her ne kadar son yıllarda performanslarından pek mutlu olmasam da Hollywood’un geleneksel romantik komedi filmidir. Her 23 nisanda yağmur yağacağından nasıl eminsem her ocak ayında sinemalarda yeni bir romantik komedi filmi gösterileceğinden de o kadar eminimdir ve eğlence olsun diye oyuncularını falan tahmin etmeye çalışırım. Kabul, bazıları vıcık vıcık romantik zırvalıklarla doludur, bazıları kadınları evlenmekten bazıları kariyerlerinden başka bişey düşünmeyen takıntılı yaratıklar gibi gösterir ama bazıları da vardır ki… iyidirler işte. Yani hiçbir şey söylemeseler de, sinemadan çıktığınızda sizi karşılayan buz gibi havaya rağmen yüzünüze geniş bir gülümseme yerleştirmeyi başarırlar. Gerçi bana kalırsa bunun sorumlusu hikâyeleri ya da oyuncuları değil müzikleridir ya neyse konumuz bu değil.

Yedisinden yetmişine tüm karakterlerin gerçek aşkı buldukları bu filmlerden bazıları klasik sayılabilir desem herhalde abartmış olmam. Mesela “When Harry met Sally” , “Sleepless in Seattle”, “French Kiss”, “ Green Card”, “Pretty Women” , “Love Actually”,” Four Weddings and a Funeral”, “Notthing Hill”, “Holiday”, tabiî ki Bridget Jones’un günlükleri ve yine konumuzla hiç ama hiç alakası olmadıkları için bu aşk filmleri listesi işine son vermek zorunda olduğumdan ismini sayamadıklarım.

Konumuzla alakalı olansa Meg Ryan ve Tom Hanks’in başrollerinde olduğu “You’ve Got Mail”. 90’ların sonundan, internetle ilişkimizin yeni olduğu zamanlardan. Filmde kahramanlarımız bir şekilde sanal alemde tanışıp kitaplar, insanlar, olaylar vs. hakkında yazışırken hafiften aşık da olurlar. Ama gerçek hayatta rakip olduklarının farkında değillerdir. Annesinden kalan çocuk kitapları dükkanını işleten Meg Ryan’ın işi, hemen yakınlarına açılan büyük kitap mağazası -ki sahibi Tom Hanks oluyor- yüzünden tehlikededir… vs,vs.


Filmde açık bir kapitalizm eleştirisi vardır - tabii bir romantik komedi bunu ne kadar yapabilirse o kadar- kitaplar, özellikle çocuk kitapları ve Jane Austen’ın Gurur ve Önyargı’sı, sistemin vahşi ellerinde romantizmin son kalesi olarak direnirken arka planda dünyanın nereye gittiğine dair birçok ipucu gösterilir izleyiciye. Bunlardan biri de yayınlandığı tarihlerde Starbucks’la böyle içli dışlı bir ilişkimiz olmadığından fark etmediğim ama gecenin bir vakti Tv de rastladığımda romantik film keyfimi kaçıran cümlelerdi. Şöyle diyor Tom Hanks;

Bence Starbucks gibi yerlerin var olma nedeni ömründe bir tek karar bile veremeyen insanları, bir fincan kahve içmek için altı karar birden vermek zorunda bırakmaktır. Uzun –kısa, sütlü-sade, kafeinli kafeinsiz, az yağlı-yağsız vs. Böylece kim olduklarını ve hayattaki amaçlarını bilmeyen insanlar 2,95 dolara sadece bir kahve almakla kalmıyor aynı zamanda kendini tanımanın müthiş huzurunu duyuyorlar”


Sezar salata ısmarlayıp “içine sos ve yağ koymayın” diyen insanları gördüğümde, -niye sadece marul siparişi vermiyorlar, mesela “bir porsiyon marul istiyorum” yok ama bu pek şık olmadı – bundan şüphelenmiştim. Ama şimdi Starbucks’la her şey daha açık bir hale geldi. Birden bire aslında ne çok şey istediğimizi/isteyebileceğimizi/ istememiz gerektiğini fark ettik. Ne biliyim Starbucks dükkanlarına girdiğinizde size de garip gelmiyor mu? Sanki yıllarca sade ya da sütlü nescafe diyen insanlar biz değilmişiz gibi ardı ardına sıralıyoruz tercihlerimizi. Sanki şey gibi… aniden kendimizi keşfetmişiz ve bunu ifade etmenin en anlamlı yolunu bulmuşuz gibi. Sadece Starbucks değil tabi ki. Günlük hayatımızda kendimizi ortaya koymanın, diğerlerinden ayırmanın, ne kadar farklı olduğumuzu göstermenin binlerce yolu var artık ya da en azından bize öyle olduğu söyleniyor.

Tamam anlatamadım ne demek istediğimi. Yeniden deneyelim ve bu kez Baudrillard’ın, Zeitgeist belgeseli tadındaki kitabı “Tüketim Toplumu”na başvuralım. Ama öncelikle, birilerinin dediği gibi eğer bir şeylerin, “farkında” olmamız gerekiyorsa onların tam da bu kitapta yazanlar olması gerektiğini, iç sıkıntınızın, yorgunluğunuzun ya da mutsuzluğunuzun sorumlusunu bulamıyorsanız bu kitabın size muhtemel adresi göstereceğini de söyleyeyim.

Baudrillard, “nesneler çağında”, nesnelerle çevrelendiğimiz bir dünyada yaşadığımızı söylüyor. Ama artık onların dolaysız varlığıyla değil daha çok gösterdikleriyle ilişki kuruyoruz. Market sepetimize atmak için elimizi uzattığımız bir margarin bile çok farklı anlamlar ifade ediyor bizim için. Bir sürü çeşidin arasından birini seçerken onun reklamında boy gösteren sağlıklı, formda ve mutlu insanlar geliyor gözümüzün önüne. Margarin ve fit insanlar! Nasıl olur demiyoruz. Sepete atıveriyoruz. Gerçekte margarini değil hayat tarzını, onun göstergesini satın alıyoruz. Ama bununla bitmiyor. Göstergeler birbirine bağlanarak bizi daha üst nesnelerin ve göstergelerin dolayısıyla farklı statüdeki grupların içine sürüklüyor. Tüketimin artık belirli bir ihtiyacı gidermek değil bir seçim, tercih anlamına geldiğini “bir soruya verilen yanıt” olduğunu söylüyor yazar. İşte tüketimin bir topluluk söylemi, yorumlama, iletişim biçimi haline geldiği yer burası.

Baudrillard, “Tüketici kendi ayırt edici davranışlarını, özgürlük olarak, talep olarak, tercih olarak yaşar, farklılaşma ve bir koda boyun eğme zorlaması olarak yaşamaz” derken reklamların buradaki rolünü irdeliyor ve biraz daha okuduğumuz da büyük balığa yani sanayi sistemine ulaşıyoruz. Seçim özgürlüğü, bireysellik ve mutluluk vaatleriyle sisteme nasıl dahil edildiğimizi anlıyoruz. Özgürüz evet ama önceden belirlenmiş, tüketilebilir nesnelerin gösterdiği kodlar içinde ve sadece farklılıklarımız birbirine benzediği ölçüde.

 Tüketmek üzere kadınlara kadın, gençlere gençler verilir. Ve bu biçimsel ve narsistik özgürleşmede gerçek özgürleşme başarıyla önlenir. Ya da gençler başkaldırmaya çağrılarak (gençler=başkaldırı) bir taşla iki kuş vurulur. Tüm topluma yayılmış başkaldırı özel bir kategoriye sokularak önlenir ve bu kategori özel bir rolle sınırlandırılarak etkisiz hale getirilir” diyor Baudrillard.
Sistem gençlerin gerçekten başkaldırmasını, isyankar olmasını istemiyor, Levi’s ürünleri tüketerek kendisini öyleymiş gibi hissetmesini istiyor ki kısa süre önce İngiltere’de yaşanan öğrenci ayaklanmasını çağrıştırdığı için yeni reklam kampanyasının gösterimini ertelemesinden de bunu açıkça anlıyoruz. Peki bir süre sonra yeni aldığımız X marka spor ayakkabının bizi özgürleştirmediğini, giydiğimiz pantolonun bizi isyankar, güzel, seksi falan yapmadığını,Frappuccino’muzu ne kadar kişiselleştirsek de kendimizi ortaya koyamadığımızı hissettiğimizde, bu sistem içinde yaşarken ne istersek o olamayacağımızı, neyi istersek yapamayacağımızı anladığımızda, bıkkın, yorgun, depresyon tedavisi gören tüketim kazazedeleri arasına katıldığımızda bu kabus bitiyor mu?
Mutfak, kültür, bilim, din, cinsellik, vb. konusundaki evrensel bir merakın yeniden canlanması bundan ileri gelir. Bir amerikan sloganı BİR DE İSA’YI DENEYİN der. O halde bir de İsa’yla deneyin. Her şeyi denemek gerekir. Çünkü tüketim insanı hangi türden olursa olsun bir hazzı atlama korkusuyla yatıp kalkar. Hangi deneyimin size bir duyu verip vermeyeceği asla bilinemez. Dolayısıyla artık söz konusu olan ne arzu, ne zevk ne de özel eğilim ama yaygın bir saplantı haline gelmiş meraktır. Eğlenme, kendi kendini coşturma, haz alma ya da kendini ödüllendirme olanaklarını sonuna kadar zorlama buyruğunun geçerli olduğu fun-morality dir.”



28 Ağustos 2011 Pazar

Rua, Dam, Vale... Vladimir Nabokov

“Berlin! Henüz tanımadığı kentin adında bile – ilk hecenin ağır gümbürtüsüyle ikinci hecenin hafif tınısında – iyi şaraplarla kötü kadınların romantik adları gibi heyecan verici bir şey vardı.”

İşte yine bir Nabokov romanı. Ve yine çok çok eğlenceli.  Bir evlilik, bir aşk,  Martha,  Dreyer  ve Franz’ın kişiliğinde bir insanlık komedisi anlatıyor. Dayı, onun çok çok güzel karısı ve dayısının yanında çalışmak için şehre gelen genç, fakir akraba... Kaçınılmaz son,  Aşk-ı Memnu şeklinde özetlenebilirse de,  Nabokov  faktörünü  hatırlamak ve eğlenceye  hazır olmak gerekiyor. Çünkü yazar, yine klasik sayılabilecek bir konuyu alıp acımasız gerçekçiliğiyle birleştiriyor. Ve belki en çok güldüğümüz şey de kendimiz ve yaşam hakkındaki romantik hayallerimizin çarparak parçalandığı, bu gerçeklik hali oluyor.

Roman, Nabokov’un 30’lu yaşlarına rastlamış ve yaklaşık yirmi  yıl sonra, İngilizce çevirisi yapılırken ciddi bir düzeltmeden geçmiş. Alman edebiyatından habersiz, Alman tanıdığı bile olmadığını söyleyen yazar, romanı için “çevrenin bilinmezliğinden doğan duygusal bağlantı yokluğu ve masal özgürlüğü, içimde kaynayan uydurma isteğine tam aradığım yanıttı” diyor. Gerçekten de dünyanın hangi köşesinde geçerse geçsin fark etmezmiş diye düşünüyor insan. Karakterlerin canlılığı, hikâyeyi çevreden soyutluyor. Aslında Dreyer, Martha ve Franz gerçek hayatta o kadar bilindik tipler ki onları roman karakterleri olarak düşünmek bir yana bu üçlünün bir araya gelmesinin böylesine komik olabileceğini hayal bile edemezdim. Yani yüzlerce kez anlatılmış bir hikâyeyi alıp, karakterlerin en sivri yönlerini üstüne basa  basa vurguluyor ama yine de çok farklı bir roman çıkıyor ortaya. Sırrı ne anlattığında değil nasıl anlattığında belki de.

Ayrıca, önsözde  tekniği  ve yazım süreci hakkında söyledikleri de  edebiyat severlerin ilgisini çekecektir düşüncesindeyim. Bunlardan bazıları , mesela,  Anna Karanina,  Madam Bovary esintileri ile  Nabokov ve karısının şöyle bir arz-ı endam ettikleri son sahneler  –konuştukları yabancı dil ve yanlarındaki kelebek ağı nedeniyle- pek zorlanmadan  anlaşılabilirken, bazıları ise acaba mı  dedirten Nabokov  gıcıklıkları olarak kalıyor. (canlı mankenler, sihirbaz Enricht sahneleri ve yine Freud)

Romanın konusu hakkında çok şey söylemek, bazı bölümlerden -mesela miyop iffetlidir- bahsetmek isterdim ama ne yazsam fazla olacak, okumak isteyenlerin keyfi kaçacak gibi geliyor. Belki kısaca işin özeti Martha’nın cümlelerinde gizli diyebilirim, bu kadarını söyleyebilirim;

“İnsanlar planlar kurarlar, çok iyi planlar kurarlar, ama bir olasılığı tamamen unuturlar; ölümü. Sanki hiç ölmeyeceklermiş gibi.”

28 Temmuz 2011 Perşembe

Xavier De Maistre...

De Maistre, düşünür, macera peşinde bir gezgin ya da her ikisi ve daha pek çoğu... Alain De Botton’ın önsözüne bakarsak, 1763’de Fransa’da doğan yazarımız okumaya ve resme meraklı,  23 yaşındayken, kağıt ve telden inşa edilen bir kanatla Amerikaya uçma planları yapan hayli ilginç bir kişilik. Ama anlaşılan o ki De Maistre’nin  en başarılı buluşu bu kanatlar değil. Yaptığı düellodan sonra 42 gün oda hapsine mahkum edilen yazar  yepyeni bir gezi yöntemi bulmuş. 1790 yılında, 27 yaşındayken yazdığı Odamda Seyahat ve ikinci bölüm olarak eklediği Odamda Gece Seferi , İletişim yayınlarından çıkmış, eğlenceli, samimi, ışıl ışıl. De Maistre’nin kitabının hedef kitlesi, seyahate çıkmak için parası olmayanlar, dağ tepe dolaşmanın risklerini göze alamayanlar, para harcamak istemeyen zenginler, “Dünyadaki tüm umutsuzlar, hastalar ve can sıkıntısından muzdarip olanlar”. Seyahat için gerekenlerse başınızı sokacak bir oda ve bol miktarda hayalgücü.

De Maistre, yataktan, koltuğa,  kitaplık ve çalışma masasından duvarında  asılı resimlere yaptığı  seyahati boyunca hem bu nesnelerin pek de aklımıza gelmeyen yönlerini anlatıyor hem de onların çağrıştırdığı düşünceleri izliyor. Aynalar mesela ya da pembe-mavi bir yatak örtüsü, sevgilinin resmi, pencereden görünen yıldızlar, bir terlik, her biri yazarımızı bambaşka dünyalara, fikirlere götürmeye yetiyor. Denemeler yazmaya girişirken, koltuğunda ya da bir merdivenin tepesinde, evrenin işleyişi, insanın bir ruh ve bir hayvandan oluştuğu hakkında fikirler üretirken, Vesta rahibesini yeniden hayata döndürürken, kitaplarını ya da resimlerini anlatırken çok keyifli bir gezi olanağı sunuyor.

Susan Sontag, Odamda Seyahat için “şimdiye kadar yazılmış en canlı, en orjinal otobiyografik anlatılardan birisidir” demiş. Ama kitap otobiyografik özelliklerinin yanısıra etrafımızdaki şeylere, yaşama açık bir algıyla bakmanın ne büyük bir fark yaratacağının da kanıtı. Algının kapıları açıldığında, etrafımızı kuşatan nesnelere farklı bir gözle bakmaya başladığımızda derin düşüncenin nasıl  geliştiğini, nerelere götürdüğünü izlemek, ne kadar çok şeye alışkanlığın gözüyle baktığımızı, sıradan olanla yeni olanın, bizim için farklı olanın, sadece bakış açımızdan kaynaklandığını farketmek için yeterli.  Ne demişler, “Herşey içimizde”.

7 Temmuz 2011 Perşembe

Nerden başlasam....

Aylardır yazmaya fırsat bulamadığım her şeyi aklımda tutmaya çalışıp, bir başlayabilsem yaz-yaz bitmez bunlar diyordum. Nihayet mazeretler  tükendi, masanın başına oturdum. Tek kelime gelmiyor aklıma. Halbuki söylicek ne çok şey biriktirmiştim. Birçoğu da kendimce baya önemli şeylerdi. Ama gitmişler, yazık olmuş :(
 
Neyse, sayfanın önünde tabula rasa vaziyetinde oturmak yerine sondan başlamaya karar verdim. İlk sırada yıldızımın bir türlü barışmadığı John Fowles var. Abanoz Kule’yi fenalık geçirip yarıda bırakmıştım ama Mantissa’nın arka kapağındaki yorumları okuyunca önceki tecrübeme rağmen kitabı almadan geçemedim.
“Yazar ile esin perisi arasındaki çapraşık ama aynı zamanda şiddet ve sevecenlik dolu o kadim ilişkiyi anlatıyor...”,  “ ...Fowles alaycı ve acımasız bakışını bir fener gibi okurun gözüne tutarken sorular soruyor ve sorduruyor.”, “ Yazar esinini alıp edebi bir forma dönüştürürken periye ödenen bedel nedir gerçekte?...”, “...Tenin ve sözün çarpıcı diyaloglarının egemen olduğu bu fantastik kurguda gerçekliğin ve yaratıcılığın doğasını, sanatın yabancılaşmasını, günümüzde edebiyatın giderek kendine dönük bir üsluba geçişini, kadın-erkek ilişkilerini ve yaşam-sanat ekseninin bileşik kaplarında değişen dengeyi, Fowles’un zekice gözlemleriyle izleriz.” ... 
İşte böyle bir beklentiyle başlayan Mantissa, mitolojinin dokuz musasından (muse) biri, aşk şiirlerinin esin perisi Erato ve yazar Miles Green’in bir küsüp bir barıştıkları sahnelerden oluşuyor. Erato, yazarın erotik düşleri, sapkın bilinçaltı ve yeteneksizliği yüzünden geçmişinin saygınlığına uygun bir roman karakteri olamamaktan şikayetçi. Yazar ise gayet maço bir tavırla Periyi edebiyattan anlamamakla ve sığ olmakla suçluyor. Ve malesef aralarındaki diyaloglar, böyle uzayıp benzer tonda devam ediyor. Erato’nun mitolojik geçmişi ve modern edebiyat hakkındaki birkaç yoruma rağmen bana kalırsa geleneksel kadın-erkek çatışmasının ötesine geçemiyor. Arka kapakta bahsi geçen, “alaycı ve acımasız bakışa”, “gerçekliğin ve yaratıcılığın doğasına”, “Fowles’un zekice gözlemlerine” bir türlü rastlayamamak,  bir şekilde söz verilenlerin hiçbirini roman boyunca yakalayamamış olmak da ayrı bir hüsran yaratıyor. Sözün kısası, benim için Mantissa’nın, Abanoz Kule’den tek farkı inat edip bitirebilmiş olmamdan başka bir şey olmuyor. Dedim ya yıldızımız barışmıyor Fowles’la.  

(resim: Allegory of Music or Erato by Filippino Lippi, 1500)

2 Mart 2011 Çarşamba

Yasak kardeşim ya-saaakk!

Hala blogunu görebilen şanslı azınlıktanım galiba.(şimdi duyarlar Ahaa! burayı unutmuşuz derler falan) neyse her ihtimale karşı şuraya da http://ewelzamanicinde.wordpress.com/ yerleştim. Ama kusura bakmayın. Ortalık fena dağınık. Yeni ev hali işte :)
 
Hayır anlamadığım ben bile yapabiliyosam herkes yapar. Digiturk neyi engelledi ya da engelleyeceğini sandı da böyle garip bir olaya imza atarak itibarını iki paralık etmeyi göze aldı. Diyelim ki daha fazla kazanma hırsı. Şirketler vatana-millete faydam dokunsun diye kurulmaz sonuçta. Ama biraz da mantık olur ne biliyim. Abonelerin teker teker kaçıyorsa -ki onlardan biriyim- biraz düşün bu olayın tek sorumlusu blogların maç yayını yapması mı? Hayır tabiki!! 

Mesela birkaç yıl önce Digiturk yayını aldık. Açıyoruz TV’yi, yayın kesik. Neymiş efendim kanaldan kaynaklıymış. Tüm kanallar mı kapalı? Elimizde kumanda habire yeniden kanal yüklüyoruz banamısın demiyor. Tv’yle mücadele etmekten yorgun düşüp erkenden uykuya. Ertesi gün açılıyor, eh bir iki gün idare ediyor sonra Taaakk! Yine gidiveriyor. Keyfine göre yani. Ama bu arada faturaları falan düzenli ödüyoruz kesmesinler yayınımızı diye. Hayır kesse nolcak zaten izleyemiyoruz ki. Neyse sonra servis meselesi oldu. Garantisi dolmamış bu verdikleri aletin. Servisi çağırdık. Geldi. Baktı. Bu bozuk dedi. O kadarını bizde anladık. Şimdi napıcaz. Değiştiririz. Ücretsiz. İyi değiştirin tabi zaten garantisi dolmadı. Yani yeni makina ücretsiz ama servis ücretli. 20 lira falan. Tamam napalım. Parasını verip hiç izlememekten daha iyi. Eh bir süre idare ettik. Sonra yine aynı sorun. Yine elde kumanda uğraş dur. Zaten sinirliyim, zaten aynı filmleri görmekten, gülme efektli dizilerden bıktım, zaten bütün gün izlemiyorum. Akşamdan akşama. Böyle sinir harbi yaşamak için de o kadar para vermek saçmalık. Başka bi sürü şey var sinirlenmek için hem de bedava. Şimdi, durum böyle böyle desek, servis gelse yine bozulmuş diycek. Değiştircek. Bide onlara yeniden ödeme yapıcaz. Velhasıl ben bu digiturk’u kapattırırım dedim. Aradım. Kapatın. İstemiyorum. Niye kapatalım, kapatmayalım. Anlattım şikâyetlerimi. Pek de şaşırıp üzüldüler diyemem. Durum gayet normal heralde. 

Ben: Kapatmak istiyorum. Anten kurucam. Ordan izliycem. Hatta izlemiycem. Soğuttunuz beni Tv’den de herşeyden de. 

Ses: O zaman şöyle yapalım. Kapatalım yani fatura ödemeyin ama kart sizde kalsın.

Ağustosa kadar mı, ağustosta mı ne hediye kullanım vericeklermiş. Yeni kanallar gelcekmiş. Onları görüp öyle karar verecekmişim. Sonra hala istemezseniz arkadaşlar gelip kartınızı alırlar.  

Niye italik bu cümle? Çünkü çok önemli! Ne kadar ısrar etsem de Digiturk’ü kapattıramadım. İstemiyorum. Zaten başka bir servise geçtim. Ordan izliycem. Onlar gelip kurulum yapıcaklar. Kabloları değiştircekler. Arada Digiturk izleyip sizin yeni kanallarınızı göremem zaten görmeye çalıştığımda da göremiyodum. Gelip alsınlar kartı falan dedim dinletemedim. Kartı iade edemedim.  

Aradan zaman geçti. Ben mutlu, yeni tv’im mutlu, yaşayıp gittik. Basıyorum düğmeye açılıyo. Basıyorum kapanıyo. Ortalık süt liman. Sinir minir yok. 

Sonra naaptım. Yaz geldi, tatile gittim. Aradan birkaç hafta geçti ki telefona bir sms. 

Kartınızı şu tarihe kadar en yakın servise iade etmezseniz kart bedeli kadar TL size faturalanacak! 

Hani gelip alacaklardı? Hoş gelip alacak olsalar evde kimse de yok. Yani var ama sadece akşamları. İnsanlar çalışıyo tabi. Aradım bunları, dinletemedim. Telefondaki ses nuh diyo başka bir şey demiyo. Yahu tatildeyim. Nası geliyim. İstemiyorum dedim kalsın dediniz. Almak istemediniz. Ne zaman alacağınızı söylemediniz. Yok anlatamıyorum, anlasa da umursamıyo. Peki kart bedeli ne kadar? Kesin bişey söylemiyo. Şununla bunun arası bir şey. Nası kötü konuşuyo anlatamam sanki kartlarını vermek istememişim gibi. Öküz öldü ortalık bozuldu hikâyesi. Yollarımız ayrıldı ya. İnsanlar sevgilileriyle kavga edip ayrılıyo yine de görünce bi hal hatır soruyo falan. Belki yine gelirdim. Hiç sanmıyorum ama hadi bi daha deneyelim derdim ne biliyim, en azından iki yıllık bi münasebetimiz var. Müşteri düşmanı bunlar. Neyse başka bir nedenle tatili yarıda kesip eve dönmem gerekti. Hemen ertesi gün aradım. Nerde bu servis? Bilmem nerenin arkasında, bilmem nerenin yanında. Oooo, nası bulucam ben orayı?

Yüz kişiye sordum. Bilmem nerenin yanı dedikleri yer küçücük bir bakkalcık. Arada bul. Evet buldum. Ama yarım gün uğraştım. Kartı iade ettim. Hemen kontrol ettiler çalışıyomu diye. Siz gelip almıyomusunuz dedim boş boş baktı bana. Pekiii, iyi çalışmalar size. 

Konuyu baya uzattım ama işte bu kadar. Elini ver, kolunu kaptır şirketler listeme, garanti bankası, turkcell ve yapıkrediden sonra digiturk’ü de ekledim.  Onlar hep haklı, ben hep haksız. Hatta ben haklı da olsam "yapacak bişeyleri yok malesef". Garip bi durum.

Neyse gelelim blog olayına. Dedim ya hemen geçtim wordpress’e. Bir hevesle başladığım küçücük blogumun tüm yazılarını tek tuşla aktardım. Evet şimdilik düzensiz ve çirkin görünüyo ama onu da hallederim. Sorunumuz bu değil.

Sorunumuz Digiturk’ün gayet etik bir durumla karşı karşıya olduğunu farketmemesi ya da bunu umursamaması. Kâr payları ve çıkarları ile hizmet sattığı toplumun üyelerine zarar vermek arasında bir seçim yapması gerektiğinde kısa günün kârı deyip böyle saçma sapan bir olaya sebep olması, sonra da açıklama yapıp bloggerlara üzgün olduğunu ama yapacak başka bir şey olmadığını söylemesi. (en azından telefondaki sesten daha kibar bir tavırla). Ama durumu umursamaması daha büyük ihtimal çünkü o da gayet iyi biliyor ki biz alışığız, bizim sesimiz çıkmaz. Nasılsa her güne yeni bir sürprizle uyanıyoruz. Milletçe alışığız bu durumlara. İki günde unutur gideriz. Dava falan açıp uğraşmayız çünkü uğraşsak da sonuç alamayacağımızı biliriz. Hem ne diyceksin; bu milyon dolarlık şirket benim blogumu kapattı mı? Tam Fatmagül’ün suçu ne durumu yani. Neyse işte olan yine biz insancıklara oluyor. Tekrar edeyim. Mesele blog taşıma meselesi değil. Mesele sisteme ve onun üyelerine güvensizlik, inançsızlık ama en çok da böyle bir haksızlık ve saçmalık karşısında sözün bittiği yere gelmek, saplanıp kalmak. Demokrasi içinde başka çareler aramak zorunda bırakılmak. 

Basit, temiz ve sakin yaşamak için ne yapalım paramızı yastık altında mı saklayalım, TV yerine radyoda arkası yarın (hala var) programlarını mı dinleyelim, internet başında oturmak yerine komşuya misafirliğe mi gidelim. Blog yerine kilitli bir defter alıp günlük mü tutalım. (aaa eskiden günlükler kilitli olurdu, gizli, özel şeylerdi, başkasının günlüğünü okumak ayıptı  falan ne acayipmiş!!) ve sistemin güdücüleriyle tüm ilişkimizi keselim mi?  Para kaybettiğinde Digiturk’ün nasıl panik olduğunu gördük. Şimdi biz değil onlar kaybeder diyebiliriz.

Digiturk’un yerinde olsam, bir arama motoru da ben yapardım. Blog servisine de facebook’da olduğu gibi reklâmları yüklerdim. Maç yayınlarından kaybettiğimi - ki kaybettiğini sanmıyorum- kat be kat kazanırdım böylece insanlarda benden nefret etmezdi. (Ama şimdiden söyliyim daha da digiturk den bişey almam, blog falanda açmam)

Neyse bu kadar zekâ sağlığa zarar. Ben önce yeni blogumu bir toparlayayım. Burası kapanana kadar  bir orda bir burda takılayım. 
Hayat böyle...

11 Şubat 2011 Cuma

Saydam Şeyler, Vladimir Nabokov

“İşte, istediğim kişi burada. Merhaba kişi! Beni işitmiyor.

Belki somut ve bireysel bir biçimde, normal bir beynin sezebileceği bir şey olarak, gelecek var olsaydı, geçmiş böylesine akıl çelici olmazdı; geçmişin istekleri geleceğin istekleriyle dengelenirdi. O zaman kişiler, şu ya da bu nesneyi tartıp dökerlerken,  tahterevallinin orta kısmında bacaklarını açıp dengede durabilirlerdi. Eğlenceli olabilirdi.”

Bu cümlelerle başlayan Saydam Şeyler, okuduklarım içinde en zor Nabokov romanıydı. İşin gerçeği, 120 sayfalık bu kısacık romanı anladığımı da pek söylemem. Ama yine de bir iki cümle not düşmek istedim çünkü en az diğerleri kadar eğlenceli, şaşırtıcı ve çok da çılgın bir romandı.  

Stefan Klein’in zaman’ı anlattığı kitabından bahsetmiştim. Klein, “Beyin bir zaman makinesidir. Geçmiş ve gelecekteki yolculukların çoğunu öyle hızlı gerçekleştiririz ki, şimdiki zamandan oraya yaptığımız sıçramanın farkına bile varmayız.” diyordu. Bu seyahatlerinde, zihnin, bir takım nirengi noktalarını kullanarak zaman içinde yolunu bulduğunu, birşeyleri hatırlamaya çalıştığımızda şimdiki zamanın geçmişi dönüştürdüğünü, beynin çalışma şekli nedeniyle (şimdiki zaman 3 saniyedir) duyularımızla algıladığımız şimdiki zamanın içinde olamadığımızı, boş kalmaya dayanamayan zihnin sürekli düşünce ürettiğini kısacası şimdiki zamanın bir yanılsama olduğunu söylüyordu. İşte Saydam Şeyler’de bu fikirlerin somutlaşmış halini görüyoruz.

Karanlıkta Kahkaha, Maşenka, Cinnet ve Lujin Savunması’nda kendi gerçeklikleri içinde yaşayan karakterler yaratmıştı Nabokov. Saydam Şeyler’in Hugh Person’ı ise biraz daha uçlara gidiyor. Nabokov, zamanda seyahat için nesneleri, mekânları,insanları, koku ve tatları kısacası Saydam Şeyler’i kullanıyor. Hugh’nun zihni şimdiki zamanda geçmişi ya da geleceği yaşıyor. Bir de uyurgezer kahramanımızın  rüyaları varki durumu tamamen içinden çıkılmaz yapıyor. Diğer romanlarında yaptığı gibi Nabokov burada da Freud’u alaycı bir şekilde eleştirmeyi ihmal etmiyor. (“Şarlatan olmadıkça kim düşleri tedavi edebilir?”) Şimdiki zamanı tanımayan zihin uyku sırasında düşle gerçeği ayırd edebilir mi? ya da ikisi arasında bir fark var mı? Zihin, zamandan ve mekandan böylesine bağımsızsa belki de;
“İnanıyorum ki bu, bedensel ölümün verdiği eziyet değil, bir varlık durumundan diğerine geçmek için gerekli  zihinsel manevranın benzersiz sıkıntılarıdır.
Biliyorsun, bu kolaydır evlat.”  

3 Şubat 2011 Perşembe

Yaşamın Hammaddesi: Zaman, Stefan Klein

“Kendimize çok daha zengin bir zaman deneyimi yaşama olanağı sunma özgürlüğüne sahibiz. Bir saat çoğu zaman dakikaların toplamından daha uzundur, kimi zaman da daha kısadır. Bir gün basitçe 24 saatten oluşmaz.” 

Son okuduğum romanında (Lujin Savunması) Nabokov,  zavallı Lujin’e zaman konusunda ve zamanı kullanarak işkence ederken, benimde bazı durumları tekrar düşünüp taşınmama neden olmuştu. Ve işte tam bu sırada Stefan Klein’in kitabı,  aklıma gelen-gelmeyen  bir  yığın sorunun cevabını verdi.  

Kitabın alt başlığı her ne kadar “Bir kullanma Kılavuzu” olsa da yazar, okuyucuya bir takım reçeteler vermek gibi bir amaç taşımamış. Daha çok Zaman’ın ne olduğuyla ve insanların onu nasıl algıladığıyla ilgilenmiş.  Kendimize sık sık -hadi itiraf edelim- çoğunu hemen her akşam sorduğumuz soruların cevaplarını ve özellikle onları sorma nedenlerimizin  izlerini,  Ravel’in Bolero’sundan, nöropsikoloji’nin buluşlarına, Newton fiziğinden, Faust’a, Hitchcock’dan,  Proust’a, Leibniz’den,  Einstein’a kadar sürmüş. Sonsuza kadar olmasa da yaşamı uzatmak mümkün mü sorusuna, yüzyıllardır  yapılan araştırma ve deneylerin bulgularıyla  cevap vermiş.  Merak edenler için söyleyim,  Evet! Yazara göre bu mümkün ve üstelik çok zor da sayılmaz. En azından orman kebabı pişirmek ya da pin pon oynamak kadar zor değil diyebiliriz. 

Klein, bize uyuma, uyanma vaktini, yorulduğumuzu, acıktığımızı söyleyen, hormonlarımızı, mide salgımızı düzenleyen bir beden saatimiz olduğunu söylüyor. Bu saat, dış saatle (doğayla) tam bir uyum içinde çalıştığı içindir ki daha güneş doğmadan okulda ilk derslerine başlayan çocuklar sıralarda uyuyor, sabahın kör saatleri verimsiz geçiyormuş. Yazar Balzac'ın çalışma düzenini örnek vermiş mesela. Akşam altıda yatıp gece yarısı uyanır, altı saatte bir "kalbi çoşturan" kahvesinden içip 15-24 saat aralıksız yazarmış. Bu şekilde 90 roman yazan Balzac malesef 51 yaşında ölmüş. Yani ne yapıyoruz? Karanlık bir odada büyüyen mimozalar bile sabah uyanıp akşamları yapraklarını kapatırken biz de güneş ışığını algılamak üzere geliştirilmiş sensörlerimize, beden saatimize, doğanın döngüsüne aykırı davranmıyoruz! Ama yinede beden saatinin varlığı, bazı anlar ışık hızıyla geçerken, bazılarının neden sonsuzca uzun olduğunu düşündüğümüzü, açıklamıyor. Klein, “Yaşamımızın zamanı saatlerin gösterdiği zamanla gerçekten aynı mıdır?” sorusuna Hayır! çünkü zamanı algılayışımız, çok daha farklı, bağımsız bir saate “iç-zaman” üreten bilinç saatimize bağlıdır diyor.

Ayrıca, üzerimizde bir baskı unsuru oluşturan “anı yaşamak”  sorunundan  tutun da şimdiki zaman ne kadar sürer, neleri, nasıl hatırlarız, kaybolan zaman nereye gider, zaman olarak hissettiğimiz şey nedir, biz yaşlandıkça zaman daha  hızlı mı geçer, neden dün ne yediğimizi hatırlamakta zorlanırken çocukluk anılarımız bu kadar canlıdır? Hafızamız nasıl çalışır? ya da biz sadece domates dilimlediğimizi sanarken beynimizde neler oluyor?  Peki elli yıl öncesinden daha uzun bir ömre ve hayatımızı kolaylaştıran bu kadar alet edevata karşın niye hiç bir işe yetişemiyoruz, “zamanı olmamak ne anlama geliyor”.  Daha az çalışıp kendimize daha çok zaman ayırabilsek gerçekten mutlu olur muyduk? Aynı anda birçok işi gerçekten yapabiliyor muyuz? Neden konsantrasyon  zorluğu çekiyoruz? Mutsuzluğumuzun sorumlusu stres mi? kadınlar mı daha stresli erkekler mi? Patronlar mı? İşçiler mi?  ve benzeri sorular, kitapta çok ilginç hatta  bazı konulardaki önyargılarımızı, sanılarımızı değiştirecek kanıtlar göstererek yanıtlanıyor.

*Bir deney: “Psikolog Peter Tse, deneklerine bir saniye boyunca bir ekranda beliren ve sonra hızla kaybolan siyah daireler gösterdi. Bir süre sonra alışılagelen yerde birden bire yine siyah bir daire görünüyor ama genişleyip kırmızıya dönüşüyordu. Denekler  genellikle,  bu olayın normal siyah çemberlerin belirişine göre iki kat daha uzun sürdüğünü tahmin ettiler.  Oysa siyah-kırmızı balonda nesnel olarak bir an bile daha uzun süre görünmüyordu. 

Çünkü “Sürprizler beynin heyecan durumunu arttırıyor, dikkatlilik artıyor. Örneğin kendiliğinden şişen balonu izleyenler bir saniye içinde siyah çemberleri izleyenlere göre daha fazla veri alıyorlar. Aynı zamanda bilinç beynin hareket merkezlerinden gelen zaman sinyallerini daha tam olarak kaydediyor. Bilinç bu büyük veri bolluğunu, daha uzun bir sürenin geçmiş olması gerektiğinin  bir işareti olarak algılıyor.”

30 Ocak 2011 Pazar

Lujin Savunması, Vladimir Nabokov

Çocukluğun güvenli ve rahat sığınağından çıkıp acımasız dünyaya katılmanın zamanı geldiğinde Lujin durumdan kaçmak için elinden ne gelirse yapar. Okulda, babasının hayal ettiği gibi olmasa da, gerçekten farklı bir çocuktur. Belirgin olarak başarılı olduğu bir alan yoktur, hatta birçok derste başarısızdır. Oyunlara, çocukların şakalarına katılmaz, ne  annesine ne de babasına bir düşkünlüğü vardır. Bir parça yakınlık duyduğu tek insan teyzesidir. Sihirbazlık, yap-boz oyunları ve matematikle ilgilendikten sonra aradığı anlamı satrançta bulur. Okuldan kaçarak, teyzesinin evinde gizlice oynadığı bu oyun onun tek uğraşı haline gelir. Harika çocuk olarak şehirden şehire, turnuvadan turnuvaya koşmaya başladıktan sonra ise satranç tahtası dışında akıp giden hayatın farkında bile olmaz. En önemli rakibiyle karşılacağı turnuvayı beklerken dinlenmek üzere gittiği otelde bir kadınla tanışır -ki muhtemelen o güne kadar konuştuğu tek kadındır- ve ona kendi usulünce evlenme teklif eder. Kadın, bir sanatçı ve deha olarak gördüğü, kendisinin de bir yerlere yakıştıramadığı bu garip adamı ailesine kabul ettirmekte epeyce zorlanır çünkü hayatında satrançtan başka bir şey olmayan Lujin sohbet etmekten, gündelik hayatın gerektirdiği davranış kalıplarından, nezaket kurallarından bihaber, garip görünüşlü, garip davranan bir adamdır. Neyse,  sonunda büyük gün gelir, başlar, biter. Romanın devamında ise  Lujin’in hayatında yeni bir dönem, en büyük rakibe karşı oynanan en büyük turnuva başlar. Planlanabilir, öngörülebilir, kontrol edilebilir evreninden (gerçek yaşam =satranç) çıkmak isterken, bu kez de hamlelerini, rüya (yaşam) olarak gördüğü kontrol edilemez zamana, bilinmeyen, durdurulamayan, yönetilemeyen, “amacı gizli” güce karşı yapmak zorundadır.
 
Nabokov, romana yazdığı önsözde, ilgi alanı olan satrancı Lujin Savunması’ında kullanırken, “... bir bahçe tasvirini, bir yolculuğu, sıradan bir dizi olayı usta bir satranç oyununa benzer özelliklerle donatmaktan ve özellikle de son bölümleri zavallı adamın aklını içten içe yok eden bildik bir satranç hücumuna benzetmekten büyük bir keyif aldım.” diyor.  Ve ayrıca aynı temayı romanın genelinde de kullandığını, “... efektlerin zincir gibi birbirine bağlanışı bu çekici romanın temel yapısında” olduğunu söylüyor. Nitekim okuyucu (yani ben) bu kurguyu hayranlıkla takip edip, halkaların birbirine bağlanışını izlerken, hikâyenin, karakterlerin üstünde başka bir boyutta gezindiğini hissediyor. Zaman içindeki sıçramalar, sanki tahtanın üstündeki başka bir taşa hamle yaptırır  gibi bir karakterden diğerine geçişteki ustalık nasıl anlatılır bilmiyorum. Romanı baştan sona  nefes almadan okuduğumu söyleyebilirim sadece. Ayrıca diğer bir konu da yazarın önsözde belirttiği gibi Lujin'in diğer romanlarındaki karakterlerden daha “sıcak” olması. Nabokov alaycılığı yine elden bırakmıyor ama bu kez o kadar soğuk değil.  

Her Nabokov romanından sonra adet edindiğim üzere, Lujin Savunması'nın da, ölmeden önce okunacaklar listesinde kesinlikle ilk beşte olması gereken, Nabokov dalga geçse de farklı bakış açılarıyla birçok yönden yorumlanabilecek, tekrar tekrar okumaktan bıkılmayacak müthiş bir roman olduğunu eklemek isterim.  

“Ulaşmaya çalıştığı giz basitlikti, uyumlu basitlik, insanı en karmaşık büyüden daha fazla etkileyen...”

21 Ocak 2011 Cuma

Yokyer, Neil Gaiman



Başka bir şey, yer, başka bir anlam, yaşam olmalı derken ne kastediyoruz bilmiyorum ama sanırım sık sık arayışına girdiğimiz, hayal ettiğimiz, o yer, yaşam biçimi, bu değildir. :)
 
Nabokov romanlarına saldırmışken arada çeşit olsun diye düşünerek, ismini sevdiğim için listeye eklediğim romanlardan biri olan, Neil Gaiman’ın fantastik dünyasından, Aşağıtaraftan, kısacası “Yokyer”’den bahsediyorum. İlk sayfalarda gizemli bir şeyler olacağını sezmiştim ama yazarı hakkında fikir sahibi olmadığımdan bana epeyce uzak olan fantastik edebiyatın içine düşeceğimi tabiki beklemiyordum. Ve böylece bu macera  benim içinde Richard Mayhew’ın için olduğundan pek farklı olmadı diyebilirim. 

Richard Mayhew, yatırım uzmanı olarak Londra’nın en ünlü şirketlerinden birinde işe kabul edilen saf bir gençtir. Bir süre sonra büyük şehirdeki hayata alışır ve her sabah işe yetişmek için metroya, otobüslere koşturan güruha katılır. Peşinden sanat galerilerine ve alışverişe gittiği, Jessica adında çok güzel ve hırslı bir nişanlısı vardır. Hayat bildiğimiz en normal haliyle akıp gitmektedir Richard için.  Sonra bir gece nişanlısıyla yine koşa koşa bir yerlere yetişmeye çalışırken kaldırımın kenarında ayağına takılan yaralı bir kıza yardım etmesi gerektiğini düşünür. Ve böylece Aşağıtarafa geçiş biletini kendi elleriyle keser. Yaralı kızın, yani Door’un talimatlarıyla ona yardım eden Richard, hayatının birdenbire, anlamsız şekilde değiştiğini daha doğrusu yok olduğunu fark etmeye başladığında, kendisini görmeyen, tanımayan insanların olduğu yukarı Londra’yı terk ederek, Door’u bulmak ve kendi hayatını geri almak için  yeraltına inmek zorunda kaldığında şehrin Aşağıtaraf sakinlerinin dünyasına katılır. Bu dünyada gördüklerine anlam verme arayışı kısa zamanda yerini kabullenme ve hayatta kalma savaşına bırakır. Richard, bildiği hiç bir yere benzemeyen Aşağıtaraf’ta; Lady Door, Marquise de Carabas, Avcı, Bailey, Sıçandilliler, Kadifeler vb. karakterler ile Londra’nın garip isimli metro istasyonları arasında dolaşır ve onların gerçekte mecazi isimler olmadıklarını öğrenirken bir yandan da cinayeti sanata dönüştüren Bay Croup ve Bay Vandemar’la girişilen ölümüne bir kavganın içinde bulur kendisini.

Dizi senaryosu olarak başlayıp romana dönüşen Yokyer, çizgi roman olarak da yayımlanmış. Ayrıca, Richard'la birlikte karanlık dehlizlerde, kapıları şatolara açılan tren vagonlarında, nereye çıktığı bilinmeyen merdivenlerde, Harrods’da kurulan seyyar pazarda dolaşırken, bir animasyonun içindeymişsiniz gibi de hissediyorsunuz ki bence kesinlikle çok başarılı bir animasyon da yapılabilir bu romandan. Fantastik edebiyat okurları Yokyer’i ne kadar başarılı bulur bilemem ama kendi adıma keyifli bir roman olduğunu, bu arada ana karakterlerimiz Richard ya da Door’dan çok daha başarıyla çizilen, Bay Croup ve Bay Vandemar’ın romandaki en sevdiğim tipler olduklarını, onların sahnelerinde çok eğlendiğimi de söylemem gerek. 

“Richard ölmemişti. Karanlıkta, bir yağmur kanalının yan tarafındaki çıkıntıda oturmuş, ne yapacağını, daha ne kadar kendi boyunu aşan işlere bulaşabileceğini düşünüyordu. Vardığı sonuca göre, hayatı bugüne kadar onu menkul kıymetler sektöründe çalışmaya, süpermarketten alışveriş yapmaya, hafta sonları televizyonda futbol maçı izlemeye, üşüdüğünde termostatı açmaya mükemmel bir şekilde hazırlamıştı. Ama aynı hayat onu görmezden gelinen biri olarak, Londra’nın çatıları ile kanalizasyonlarında, soğuk, ıslak ve karanlıkta yaşamaya hazırlama konusunda olağanüstü başarısız olmuştu.”

20 Ocak 2011 Perşembe

Vivian Maier

Vivian Maier 1930’ların başında Fransa’da doğmuş. Çocukluğu Fransa-Amerika arasında geçmiş. 12 yaşlarında New York’da bir şekerci dükkanında çalıştığı, 20’li yaşlarında ise çocuk bakıcılığı yapmaya başladığı  biliniyor. Anti-Katolik, sosyalist, feminist olduğu, ingilizceyi tiyatro izleyerek öğrendiği, film eleştirileri yaptığı ve zamanının çoğunu fotograf çekerek geçirdiği de onun hakkında yazılanlar arasında.

Vivian’ın 1950-1970 arasında, sadece yaşadığı Chicago ve New York sokaklarında değil Mısır, Thailand, Vietnam gibi ülkelerde de çektiği -30,000’e yakını banyo edilmediğinden fotografçısının da görmediği- 100,000’in üstünde fotografı 2008 yılında tesadüfen bulunmuş.

Emlakçı John Maloof Chicago hakkında da bir kitap hazırlamaya uğraştığından katıldığı müzayede de kutular dolusu fotografa ve negatife rastlayınca 400$ karşılığında koleksiyonun bir kısmını satın almış. Negatiflerden birinin zarfında fotografçının ismine rastladıktan sonra araştırmaya başlamış. Vivian’ın filmlerini aldığı fotograf mağazasına ulaşmış ve onun hakkında bir şeyler bulmaya çalışmış. Google aramaları sonuç verdiğindeyse Vivian’ın birkaç gün önce (Nisan 2009) öldüğünü öğrenmiş. Fotografları taramaya ve filmleri banyo etmeye son hızla devam eden John Maloof, Vivian için açtığı blogda bunları paylaşıyor ve onun hakkında çıkaracağı kitap için çalışıyormuş.

İsveç’in ilk kadın fotografçısı Maria Larsson’ın hayatını anlatan “Everlasting Moments” filminden sonra aklıma gelenler Vivian Maier’ın fotograflarıyla kişisel gündemime yeniden oturdu. Ve işte Vivian’ın fotograflarından birkaç örnek; 










Vivian'ın Chicago Tonight 'da yayınlanan hikâyesi: http://www.wttw.com/main.taf?p=42,8,80&pid=A1hO97qcWo7ViDL_rWniVH2LakYxNa7J

14 Ocak 2011 Cuma

Cinnet, Vladimir Nabokov

Karanlıkta Kahkaha ve Maşenka’dan sonra üçüncü Nabokov romanım Cinnet oldu. Yazarın  ilk romanı olan Maşenka 1926’da basılmış. Nabokov’un, yazdığı önsözden onun için  ilk roman olmanın ötesinde bir yeri olduğu anlaşılıyor. Maşenka, Berlin’de,  bir pansiyonda yaşayan Rus göçmenlerin  beklenti ve hayallerle geçen dört gününü anlatıyor. Ana karakterimiz Ganin’in ilk aşk macerasını (!!) o günlerin Rusyası eşliğinde takip ediyoruz (ya da tam tersi).

Cinnet’de yine Berlin’de yaşayan Rus göçmenleri görsek de Maşenka’dan farklı bir romanla karşılaşıyoruz. Roman, ancak sonlarına doğru öğreneceğimiz  bir cinayeti anlatıyor. Aslında, herşey olup bittikten sonra yazılan, olayların gidişatını izlememiz, bir sanatçının eserine gereken saygıyı göstermemiz için yapılan bir tür açıklama. Yaşadığı olayı, üslubu hakkındaki sorunları da dahil, okuyucuyla konuşur gibi, aralara kurgu hatıralar da serpiştirerek, edebiyat, Tanrı, kader, Marksizm, SSCB, felsefe ve daha birçok konu hakkındaki fikirlerini aktardığı bu roman, yeteneğinden kuşku duymayan hevesli yazarımız Hermann’ın ilk ve muhtemelen son eseri. 

Hermann, bir çikolata pazarlamacısı. Zeki ve güzel olmayan karısı ve karısının yeteneksiz bir ressam olan kuzeniyle geçirdiği çok sakin bir hayatı var. Ama bu sakin hayatın görünüşten ibaret olduğunu, yazarın yani anlatıcımız Hermann’ın iç dünyasının her an patlamaya hazır halini ilk sayfalardan itibaren anlıyoruz. Neyseki gerekli olan “ilham” fazla gecikmiyor ve Hermann iş için gittiği Prag’da dolaşırken kendisine tıpatıp benzeyen Felix’le karşılaşıyor. Neredeyse iflas etmek üzere olan ve yaşadığı tekdüze hayattan fena halde sıkılan yazarımızın aklına bir fikir geliyor. 

Nabokov romanlarından bahsetmek çok zor. (galiba her romanından sonra aynı cümleyi tekrarlayacağım). Ama sanırım gerçek sorun (bizim için)onun romanlarının bir iki cümleyle özetlenebilecek bir ana fikire sahip olmayışları ve bizim hayatımız boyunca tam tersi yönde bir eğitimden geçmemiz. Hiç de sıradışı olmayan bir hikâyeyi sıradışı biçimde anlatıyor ve karakterler yine Karanlıkta Kahkaha ve Maşenka’daki olduğu gibi Cinnet’te de sadece dışardan izlemenize izin verilen, bağ kurmanızın imkansız olduğu insanlardan oluşuyor. Ama bıraktıkları etkinin nedeni de işte bu özellikleri sayesinde Nabokov’un Cinnet’e yazdığı önsözden de anlaşıldığı gibi yazarın iyi edebiyat- iyi okur anlayışını romanlarına yansıtmadaki başarısından kaynaklanıyor.

Belki de Nabokov’un cümleleriyle Cinnet şöyle bir roman (değil) demek daha mantıklı olacak:

“Cinnet diğer kitaplarımın akrabasıdır ve onlar gibi ne bir toplumsal eleştiri içerir, ne de koşa koşa getirdiği ağzına sıkıştırılmış bir mesajı vardır. Ne insanın ruhsal organını uyarır ne de insanlığa doğru çıkış kapısını gösterir. Heyecanlı propagandayla yuhalanma arasındaki kısa yankı koridorunda öylesine kendinden geçerek alkışlanan ağır, kaba romanlardan daha az fikir içerir...” 

Ya da 

“Her ihtimale karşın, edebiyat “okulları” uzmanlarının bu sefer “Alman İzlenimcileri etkisi” ni rastgele işe karıştırmaktan geri durmaları gerektiğini ekleyeyim: Almanca bilmiyorum ve İzlenimcileri hiç okumadım- her kimseler. Öte yandan, Fransızca biliyorum ve birileri çıkıp da benim Hermann’a “varoluşçuluğun babası” diyecek mi diye merakla bekliyorum”

Sanat için Sanat!!! Kısacası son sayfalarını okur okumaz Cinnet ve Maşenka yeniden okunması gerekenler listemde birinci sıraya yükseldiler. Her iki roman, ama özellikle Cinnet çoğu kısmını tekrar tekrar okumama rağmen yine de takip edilmesi gereken izler, yepyeni tatlar bırakarak bitti. Çok çok eğlendim hatta bir sürü betimlemesine saatlerce güldüm. Nabokov’u, kurgu ve anlatım biçimi, sivri zekası, hayalgücü, kelimeleri kullanmadaki yeteneği ve özellikle mizah anlayışı sebebiyle bir kez daha çok sevdim.