19 Mart 2010 Cuma

“Fotoğraf Hiçbir Şeydir, Beni İlgilendiren Hayat....”

Efsanevi fotografçı Henri Cartier-Bresson’ın sarf ettiği bu sözleri günümüz pro-amatör fotografçılarından kaçının benimseyip arkasında duracağını düşünüyordum. Her gün istesek de istemesek de gözümüzün önünden geçen, zorunlu tanıklık ettiğimiz gürüntüleri akla getirince, Bresson’un cümlesinin üzerinden yüzyıllar geçmese de bizim hem fotografa hem de hayata bakışımızın o günden bugüne çok hızlı bir dönüşüm geçirdiğini fark etmemek, nereye gidiyoruz diye düşünmemek mümkün değil sanki. Dijital makinelerle birlikte, yaşlı teyzenin yüzündeki kırışıklıkların netliğinde ya da pencereden sarkan çocuğun teknik destekle dramatize edilmiş kocaman gözlerinde arıyoruz artık yakalanan anın birkaç milyon pikselin içine hapsedilmiş büyüsünü, anlamını ya da her ne diye adlandırıyorsak onu. Kapıdan çıkarken makineyi boynumuza asıp beyoğlu, eminönü, dere, tepe düz gidip sonra bilgisayarın başında yüz, iki yüz belki de binlerce görüntü arasından seçtiklerimizi photoshop’la yeniden yaratırken, bazen göz alıcı kırmızılar, içinde boğulmak isteyeceğimiz maviler bazen de nostaljik siyah-beyaz an’lar organize ederken hep ıskaladığımız, unuttuğumuz bir şey var gibi ...

Adını koyamadığım bu hissin tüm suçunu teknolojiye yüklemenin haksızlık olduğunu bilsem de Jan Troell’in “Everlasting Moments” (Ölümsüz Anlar) filmini izledikten sonra fotograf çekiyor olmanın ve fotografın ne manaya geldiğini yeniden tartmaya başladım kendi kendime.


Maria Larsson'un hikâyesi, sade diyaloglarla vurgulanan karmaşık kişilikler ve doğal ışıkla çekilen estetik sahnelerle birleşince ortaya defalarca izlenesi bir film çıkmış. 1900’ lerde İsveç’de yaşayan Finlandiya asıllı, Maria Larsson’ ın yani İsveç’in ilk kadın fotografçısının yaşamını anlatıyor. Ortam biraz karışık. Ülkede yeni yeni zemin bulan sosyalist düşüncelerin etkisiyle başlayan grevler, ardından birinci dünya savaşı, yoksulluk ve açlıkla geçen yıllar. Yedi çocuk, alkol ve şiddet meraklısı bir koca, boşanmasını engelleyen gelenekler. Piyangodan kazanılmış fotograf makinesinin yıllar sonra ortaya çıkışıyla yeniden biçimlenen hayat; sınıf ve cinsiyet sınırlamalarını sanatla aşan ve güçlenen bir kadın. Maria, cam negatife yansıttığı gündelik hayatı, ölümsüzleştirme çabasıyla zaman zaman anne olduğunu unutacak kadar güçlü bir ilişki kuruyor fotografla.

Onu, bizden farklı kılan sadece fotograf makinesiyle olan yeni tanışıklığı ya da  fotografa bakarken gördüğü olağanüstü imgeler miydi? Sanmıyorum. Filmde bizim bugünkü hissiyatımızla fotograf çekmiyordu Maria. Onun fotografa yüklediği anlam bizim uzun zaman önce kaybettiğimiz, Bresson’un “Beni İlgilendiren Hayat....” diyerek gösterdiği şeydi.


Bana gelince, sadece bir yıl boyunca fotograf makinemdeki tek kareye mahkum kalmanın düşüncesi bile kabus gibi geliyor ama o bir yılın her günü yüzlerce kare çekip binlercesini silsem ne kaybederim sorusuna koca bir Hiç ! diye rahatlıkla cevap verebiliyorum. Neden??? Yine cevap veriyorum: Çünkü ANLAMSIZLAR

O zaman ikinci soruya geliyorum. Bir sürü Gb’ lık hafıza kartını makinede kalmış tek kare filme neden tercih ediyorum? Çünkü kaçırmaktan korkuyorum. Neyi? HAYATI

Son soru; Peşinde o kadar koştuğum/koştuğumuz, eğer bir gün karşıma/karşımıza çıkarsa ve ben/biz onu yakalayamazsam/yakalayamazsak diye korktuğumdan/korktuğumuzdan çantalara doldurduğum/doldurduğumuz yedek ekipmanlarla gezdiğim/gezdiğimiz halde neden bir türlü göremiyorum/göremiyoruz??

Acaba ne aradığımı mı /aradığımızı mı bilmiyorum/bilmiyoruz? Yoksa dışarda bu boşluğu dolduracak bir şey mi kalmadı?

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder