2 Haziran 2010 Çarşamba

Animal Triste, Monika Maron

Nisan ayında Alef yayınlarından çıkan Animal Triste, 1941 doğumlu yazarın dördüncü romanıymış. Hakkında en ufak fikrim olmadan sadece kapağını ve adını beğenerek aldığım kitaplardan ve sanırım Monika Maron da okuduğum ilk Alman yazar.

Temelde bir aşk hikâyesi anlatsa da sayfa sayısından beklenmeyecek zenginliğine sahip ve farklı pek çok açıdan okunabilecek romanı ne kadar çok sevdiğimi anlatabilmenin yolunu bir türlü bulamadım. Ne yazarsam yazayım anlatının güzelliğini hissettiğim gibi aktaramama korkusuyla iki kelimeyi bir araya getiremiyorum. Konusu hemen hemen şöyle bir şey:

İsmini bilmediğimiz anlatıcı, yüz belki de doksan yaşlarında bir kadın. Çocukluk
çağı, İkinci dünya savaşının sonlarına rastlamış. Doğu Almanya’da geçen gençlik ve yetişkinlik yılları sonrasında duvarın yıkılmasıyla başlayan değişime tanıklık etmiş. Yaşayamadığı gençlik aşkıyla, bu sıralarda, “hayatta aşktan başka kaçırılacak bir şey olmadığını” anladığı bir dönemde karşılaşmış. 

Unutmak ruhun bayılmasıdır diyor anlatıcı, hatırlamanınsa, yaşananları yeniden icat etmek olduğunu söylüyor tıpkı çalıştığı müzedeki dinazor Brachiosaurus’un şans eseri bulunan birkaç kemik parçası sayesine yeniden yaratılması gibi o da hayatını, aşık olduğu adamla yaşadığı anları bir araya getirerek oluşturuyor. Hatırlamaya değer gördükleri sadece onunla ilgili olanlar diğer her şeyi unutmuş, kızını, kocasını, hatta kendi yaşını. Sevgilisinin çıkıp gittiği sonbahar akşamından beri, son kırk ya da elli yılını, döneceğini umut etmeden bekleyerek, bu aşkı tekrar tekrar üreterek, hatırlayarak, yeniden üreterek geçirmiş. Ve son kez hatırlamak, her şeyi hatırlamak istiyor. 

Diyor ki;

“Mümkün olanı gerçekleşmiş olandan ayırmak zor geliyor bana. Yıllar boyunca mümkün olan her şeyi gerçekleşmiş olan her şeyle karıştırdım ve birleştirdim, düşünülmüş olanı söylenmiş olanla, gelecektekini hiç unutulmamış olanla, umut edilmiş olanı korkulmuş olanla, ama yine hep aynı hikâye kaldı geride. Son çok açıktır ve her şeyi belirler, son düzeltilemez. Bu yüzden unuttum onu.”

Romanda, hatırlamak için çaba gösterdiği de işte bu açık, düzeltilemez son. Anlatıcı nihai noktaya yine olabilecek olanı, olmuş olanı ve olması gerekeni birleştirerek ulaşırken okuyucuyu da kesintisiz bir merak ve zevkle hikâyesine katıyor. Savaşı, çocukluğu, babaların eve dönüşünü, kadın olmayı, evliliği, anneliği, yaşlılığı, karıncaları ve dinazorları, doğuyu, batıyı, kıskançlığı, aşkı, insanca ama daha çok kadınca bir bakışla anlatıyor. 

Acaba aşk, nesnesi olmadan daha mı yaşanası? yazarın söylediği gibi "içimizdeki son tabiat kalıntısı" uygar dünya ile bağdaşmayan bir kavram mı?, girişi olan, çıkışı olmayan yer mi? Bir cümle ile yıkılabilecek kadar naif ama bizi sınırlara sürükleyecek kadar güçlü mü? Belki evet belki hayır. Belki yaşayıp görmek ama kesinlikle bu romanı okumak gerek.