30 Ekim 2011 Pazar

Erken yeni yıl planları: Filmler

Uzun zamandır film izlemiyorum aslında ama Filmekimi’nde kaçırdıklarımı görünce fena üzüldüm. Bu arada gösterime yeni girenler ve girecek olanlardan bir liste de filmler için yaptım. 

Paris’te Gece Yarısı bir Woody Allen filmi ve yeniler  içinde izlediğim tek film. Bayıldım diyemem ama eğlenceli. Geceleri Paris’in arka sokaklarında kimler dolaşıyor tahmin edin. Hemingway, Scott Fitzgerald, Dali,  T.S Eliot, Matisse, Picasso, Gauguin.  Hatta Gertrude Stein  kahramanımız Gil’in yazmaya çalıştığı romanı okuyup yorum yapıyor. Ama işte görüntüler falan çok güzel, konu ilginç olsa da kendi çağınızı sevinden öte bir şey söylemiyor film.

David Nicholls’ın çok satan romanından uyarlanan Bir Gün romantik filmlerden. Anne Hathaway’i severim, konu da değişik gibi ve çok iyi eleştiriler almış, bakalım ne çıkacak.

Üç  Silahşörlerin fragmanını izledim. Üç boyutlu filmin görebildiğim sahneleri  ve  kostümleri çok iyiydi. Sinemada izlemek gerek.

The Artist yine festivalde kaçırdığım filmlerdendi. Umarım yeniden gösterilir. Sessiz ve siyah beyaz çekilmiş. Sesin filmlere girmesiyle işsiz kalan göçmen oyuncuyu anlatıyor. Müzikler muhteşem. Oyuncular arasında çok şirin ve yetenekli bir köpecik de var.



Melankolia bir  Lars von Trier filmi. Konusu enteresan, dünyaya çarpması beklenen bir gezegen ve mutsuz insanlar var. Ama asıl merak ettiğim şey fragmanda şöyle bir gösterilen müthiş sahneler. 

Cannes festivalinin de gözdelerinden olan Bisikletli Çocuk sinemaya gelmesini beklediklerimden ama doğrusu pek de ümitli değilim. 

Kevin Hakkında Konuşmalıyız, okulda katliam yapan, babasını, kız kardeşini öldüren ve medyanın ilgisini beni seviyorlar diye yorumlayan bir çocukla, nefret ettiği annesini anlatıyormuş. Kaçırmamak lazım. 


Beginners, bir baba oğul hikâyesi daha doğrusu homoseksüel olduğunu 75 yaşında, karısını kaybettikten sonra açıklayan bir baba ile ilişki kurmakta zorluk çeken oğlun maceralarını anlatıyor. Bir köpecik de bu filmde var Artist te oynayanla aynı mı acaba?

Gelecek, evlerine yaşlı ve sakat bir kediyi almak isteyen çiftimizin kedi daha eve gelmeden bu sorumluluk karşısında ki bence pek de haksız sayılmazlar yaşadıkları bunalımı anlatıyor. fragmana ve eleştirilere bakarsak çok keyifli bir film.


Olmak İstediğim Yer sanırım yine Filmekimi’nde gösterilen filmlerdendi ama  işin güzel tarafı yakında sinemalarda da gösterilecek olması. Cheyenne yani Sean Penn eski bir rock yıldızı, babası öldükten sonra ona nazi kampında işkence yapan SS subayını arıyor. Sean Penn hayranı olarak onu ilk defa böyle bir karakterle ve tiple görmek çok eğlenceli gerçi ne yapsa yakışıyor ama bu seferki başka.



The Tree Of  Life yine Sean Penn  ve Brad Pitt’in rol aldığı süper bir hikâye. Fragmanda çocukluğun ilk izlenimleri müthiş görüntülerle yansıtılmış bakalım filmin geri kalanı nasıl. 

Zamana Karşı gösterime girdi sanırım. Zenginlerin sonsuza dek yaşadığı fakirlerinse 25 yaşında öldükleri yıllar. Alınıp satılabilen zaman bizede pek uzak değil hatta şimdi de herkes onun için çalışmıyor mu? Justin Timberlake’den pek emin olamasam da film ilginç görünüyor. 

Margin Call küresel krizin ilk 24 saatini anlatan heyecanlı bir film ayrıca Kevin Spacey’nin başrolde olması da filmin artılarından. 

Brad Pitt’in performansının çok beğenildiğini okuduğum Moneyball  nerde görürsen izle filmlerimden biri olacak bu yıl. Filmin senaryosu da Social Network’un senaristine ait.

The Rum Diary, gazeteci ve yazar Hunter S. Thompson’ın  Puerto Rico günlerini anlatıyor. Johnny Depp’de korsan kılığından kurtulmuş, uzun zaman sonra farklı bir rolde. Fragman çok neşeli görünüyor.



George Clooney’nin başkanlığa aday olduğu ki olsa çok da yakışır, The Ides of March’da  oyuncu kadrosunun kalanı da müthiş. Ayrıca entrikalar, hırslı ve kötü politikacılar falan baya heyecanlı bir filme benziyor.  

Erken yeni yıl planları: Kitaplar


Üzerimdeki yükten kurtulduğuma göre uzun zamandır istediğim ama şu hazin eser yüzünden bir türlü okuyamadığım kitapların listesini yapayım dedim. Gözüm dışarıda olsa da öncelik evdekilerin.


Birinci sırada Nabokov serisi var. Solgun Ateş, Ada ya da Arzu. Bu arada Sebastian Knight’ın Gerçek Yaşamı ve Pnin hakkında şimdi nerede olduğunu hatırlamadığım müthiş bir yazı okudum geçenlerde. Yok böyle bir adam,  hemen bitmesin diye aralarda başka kitaplar okusam da aslında aklım hep onda. Aşk mıdır acaba? Sonra David Foster Wallace’ın İğrenç Adamlarla Kısa Görüşmeler’i  var uzun zamandır bekleyenler arasında. Geçen yıl kitap fuarından aldığım bir kitap daha var ismine bakmaya üşendim şimdi. Gerçi ona başlamıştım ama her beş sayfadan sonra gelen iki sayfanın boş olduğunu görünce vazgeçtim. Dikkat etmek içine bakmak lazım.


Gelelim yenilere…


Eco’dan Prag Mezarlığı ilk sırada. Aslında Genç Bir Romancının İtiraflarını okuyunca büyü biraz bozuldu gibi ama Can yayınlarından çıkan Anlatı Ormanlarında Altı Gezinti’nin sonunda Prag Mezarlığına konu olan olaylardan bahsediyordu şimdi roman halini çok merak ediyorum. 


İkinci sırada Ned Beauman’ın yazdığı Boksör Böcek var. Hikâye ilginç göründü. Balık gibi koktuğu için evinden çıkamayan bir adam internetten nazi hatıraları topluyor sonra dokuz parmaklı bir boksör, bir adet gen araştırmaları yapan faşist bilim adamı ve bir de böcek var. İnsan daha ne ister?


Üçüncü roman Jose Saramago’nun kutsal kitaplardaki olayları yeniden yazdığı Kabil ki tadından okunmaz gibi geliyor.  Adem’le Havva’nın cennetten kovulması, Nuh tufanı vs. yeryüzünde işlenen ilk cinayetin zanlısı Kabil’in gözünden anlatılmış. 


Dörtte İçerden Ölmek ilk defa adını duyduğum Robert Silverberg’ den. Konu çok ilginç. Zihin okuyabilen David Seling, tek yeteneğini yavaş yavaş kaybediyor ve kendisini nasıl tanımlayacağını düşünüyor ya da böyle bir şey ama mutlaka okumak istediklerimden biri bu roman. 


Beşten pek emin değilim ama yine de yazayım. Michael Foley’ den  Saçmalıklar Çağı. Şu aşağıda da bahsettiğim hayatımızı yöneten saçmalıkları anlatmış. Filozoflardan mutluluk reçeteleri vermiş ki ben de yazmıştım bazılarını. Gerçi bunlardan boş boş bahseden yığınla kitap var eğer bu da öyleyse hiç acımam bırakırım. 


Altıncı roman yine ilk kez adını duyduğum  Rex Gosh’un  19. Cadde NW. Ekonomi profesörü nasıl bir kurgu yazar bilmiyorum ama işin içinde IMF, sömürülen üçüncü dünya ülkeleri, yaşanan küresel kriz benzeri durumlar ve macera var. İlginç göründü. 


Yediye geldim bile :( Victor Frankenstein'in Vaka Defteri’ni  Peter Ackroyd yazmış. İçinden Londra geçen romanlarıyla tanınan Ackroyd,  Frankenstein’ı  gaza getirip mezarlıklardan vücut parçaları toplamasına neden olan edebi ve bilimsel ortamı anlatmış. Kahramanın yazarı Mary Shelley ile tanıştığı, Lord Byron’la sohbet ettiği enteresan bir hikâye. 


Ve şimdilik bu kadar. Son olarak sekiz numarada ön siparişi alınmaya başlanan Yaratıcı Aşklar var. Yazarı Lesley McDowell, Mansfield, Plat, Beauvoir gibi yüzyılın dokuz ünlü edebi kadınının mektupları ile günlüklerinden yararlanarak yine edebi insanlar olan eşleriyle etkileşimlerini yazmış. Epey dedikodu çıkar bence bu kitaptan.

Pes ettim bırakıyorum …


Yaklaşık üç aydır gittiğim her yere benimle gelen, çantamın nerdeyse ayrılmaz bir parçası olan Dave Eggers’ın Müthiş Dahiden Hazin Bir Eser adlı romanını 307. sayfasında bırakma kararı aldığımı yani böyle bir karar almaya mecbur kaldığımı söylemek istedim. İyi olmadığı için değil.  Aksine  içerik yönünden çok güçlü,  eğlenceli,  hüzünlü, şaşırtıcı, duygusal. Hatta son okuduğum bölüme bayıldım desem abartmış olmam.  Reality Show’a katılmak için görüşme yaptığı kısım, sorulara verdiği cevaplar, yaptığı çıkarımlar çok ama çok eğlenceliydi  gerçi üç aydır okumaya çalıştığım için ilk bölümleri pek hatırlamıyorum ama eminim o kısımlarda çok iyiydi.

Eleştirmenler romanı, Salinger’ın Çavdar Tarlasındaki Çocuklar’ına benzetmişler ki birinci tekilden konuşan anlatıcısıyla kesinlikle benziyor. Ama aralarında küçük farklar var. Salinger’in romanı Eggers’ın eserinin en fazla üçte biri kadar. Salinger, Holden’ın  yaşamındaki kısacık bir süreyi anlatıyor, Eggers’sa sonsuza kadar gidecek gibi görünen bir zaman içinde yaşanan çeşitli maceralar şeklinde yaymış hikâyeyi.  Sonra Holden’da çok zekice çıkarımlar yapıyordu ama Eggers’ın romanındaki kadar boğucu yoğunlukta değildi.  

Birini düşünün şöyle tepenizde dikilmiş, sürekli ama sürekli hiç durmadan konuşan birini. Mesela telefonda konuşuyor olsun. Siz kapatsanız bile her telefon çalışında aynı ses tonuyla ve aynı hızda konuşan kişinin karşı tarafta beklediğini biliyor olun. Ahizeyi kaldırdığınızda her şeyin yeniden aynı yoğunlukla  başladığı bir monolog.  Bir süre dinlemeyin, arada başka şeyler düşünün sonra herhangi bir yerinden dinlemeye devam edin, değişen hiçbir şey yok. Tamam konu farklı ama ses aynı, vurgular aynı, nefes almadan konuşan da aynı kişi. Üstelik bu insan üniversite bitirmiş 25 yaşlarında ama yeniyetme Holden’la aynı dili kullanıyor ve ona benzer bir düşünce düzleminde yaşıyor.  Kayıp genç neslin zeki ve duyarlı temsilcisi, idealist ama çoğu konuda cahil, kendince çok özel, farklı, yetenekli, yaratıcı  yani  kendisiyle aynı biçimde düşünen, aynı şeyleri isteyen, hayal eden milyonlarca gençten biri. Tek farkı onun roman karakteri olması ve 542 sayfa boyunca onu dinlemek zorunda olmanız. 

Söylemiştim aslında ama gerçekten çok keyifli bir roman tabi sabırlıysanız, kitabın kapağını her açtığınızda çocuğun kelimeleri makinalı tüfekten çıkan mermiler gibi kafanıza atmasından korkmuyorsanız. Çünkü Eggers'ın romanı edebiyattan çok bir fikir fışkırmasına benziyor ki ilk kez bir romanı okumaktan değil okuyamamaktan çok yoruldum ve sonunda pes ettim. Belki bir gün kaldığım yerden devam ederim ama şimdilik benden bu kadar.

12 Ekim 2011 Çarşamba

Ben özelim, ben özelim, bana bak göreceksin çok özel birisiyim…

Baudrillard, Tüketim Toplumunu 70’lerde yazmış. Peki şimdilerde durum nasıl diye merak ettiğimizde tam da bu mirasla yetişen biri çıkıyor karşımıza. 1971 doğumlu  Hal Niedzviecki “Ben Özelim” kitabıyla, Tüketim Toplumu'nda David Riesman’ dan aktarılan bir sözü, “Günümüzde en çok talep edilen şey ne bir makine, ne bir servet ne de bir eser  ama en çok kişiliktir” cümlesini birçok açıdan ve  yeniden yorumluyor. Kendini antikonformist olarak tanımlayan Niedzviecki, otuz birinci doğum gününde bunun pek de doğru olmadığını keşfediyor ve zor bir soruyla başlıyor kitabına; 

“Eğer isyankârlığım toplum tarafından onay görüyorsa, ailem tarafından teşvik ediliyorsa ve Hallmark kartpostallarında alkışlanıyorsa neye başkaldıracağım?”
“Ben Özelim” hayatın içinden verdiği düzinelerce örnekle bugünü anlamamız ve ne yaşadığımızı fark etmemiz için rehber niteliğinde bir kitap. Yazar, yeni konformizm olarak tanımladığı bireyselliğin gerçekte hiç de masum bir çağrı olmadığını ve popüler kültür araçlarıyla sürekli pompalanan  “Ben Özelim” felsefesinin ulaştığı  son noktayı anlatıyor kitabında.  Batıdan verdiği örnekleri okudukça bizde de durumun farklı olmadığı anlaşılıyor.

Niedzviecki, “kimlik yaratımı nerdeyse bir zorunluluk olmaya başladı. Bu rolü oynamayanlar başka bir çağa ait, eski moda olarak görülüyor.”  Ve “…ne kadar aykırı olursan başarı kupasıyla yani anında şöhretle ödüllendiriliyorsun.”  derken bunun sadece Amerika ya da Avrupa da değil tüm dünya da bir salgın haline geldiğini de ekliyor.  İşin aslı reality show kıvamında bir hayat yaşıyoruz. Medya ve bu tür programlar tarafından sürekli teşvik ediliyoruz. Seksen beş yaşındaki Canan nine ana haber bültenine çıkarak herkesin tanıdığı birine dönüşürken, sutyenli  fotograflarını  twitter da yayınlayanlarda aynı şekilde sohbet programlarında yer buluyor. Survivor yarışmasında sıradan insanlar, karakterlerini ortaya koyarak ünlüler arasına katılıyor. Birisi kameralar önünde çok yalnızım diye gözyaşı dökerken diğeri düz duvara tırmanarak kendini “kalabalıklardan” sıyırıyor. Niedzviecki’nin verdiği, bizdeki adıyla pop star yarışması örneğinin bu kadar benzemesi  (aslında bizdeki  yarışmacıların cevapları da kitaptakinin aynısıydı)  bile salgının boyutlarını gösteriyor.  “Kazanamasam da en azından kendi reklamımı yapmış oldum”  diyenler, tekrar deneyeceklerini çünkü bir şekilde ünlü olacaklarına, fark edileceklerine inandıklarını söyleyen bu insanların aynı hayali yüz binlerce kişiyle paylaşması ve buna aynı yoldan ulaşmaya çalışması, kendilerini özel hissetmelerine engel olmuyor.

Bankaların milyonlarca kişiye gönderdiği  “size özel kredi…” diye başlayan mesajlarına bile yansıyan “özel olma” hali tüm hücrelerimize işlemiş vaziyette. Özgüvenimizin tavana vurduğu, sevilmenin yolunun kendimizi sevmekten geçtiğini öğrendiğimizden beri eşsiz olduğuna inandığımız kişiliğimizi, özel olduğumuzun kanıtlarını,  bizi biz yaptığına inandıklarımızı yani yiyip içtiklerimizi, giydiklerimizi, hangi kafede oturduğumuzu, nasıl eğlendiğimizi, nerelerde gezdiğimizi sosyal paylaşım mecralarında göstererek,  özel insanlar olduğumuzu her gün tekrar  tekrar ispat ettiğimiz ve neredeyse şöhret olmanın kıyısında durduğumuza  inandığımız  bir zaman diliminde yaşıyoruz.  Ve yine tüm bunları hepimiz hissediyoruz ve yine özel olduğumuz inancımızdan vazgeçmiyoruz.  Her şey bize özelken, biz bu kadar özelken ve elimizde kendimizi tanıtmak için bunca fırsat varken neden bir köşede oturalım ki?

Kitapta, ben özelim fikrinin, yaşamımızın her alanına nasıl yerleştiğini  görüyoruz. “Tüketim Toplumunda” modanın etkisinden bahsetmiştim. Hal Niedzviecki  marka isimlerin artık revaçta olmadığını yazan New York Times’ı örnek gösteriyor ve “yeni konformistler alışveriş merkezlerine koşup yarı bireysel ürünlere para harcıyor. İstedikleri kişi olmalarını sağlayacak kıyafet ve aksesuar bakıyorlar. Özel olanı istiyorlar. Ama kendilerine bir görünüş satın almak dışında kendi kıyafetlerini yapmakla da çok ilgili değiller” diyor.

Çalışma hayatının bu akıma göre yeniden düzenlendiğine yakından tanık oluyoruz. Düzenli bir maaş, rahat bir iş ortamı gibi konular önemini yitirdi.Biz daha fazlasını istiyoruz. Şirketler çalışanı elde tutmak için yeni yöntemler deniyor, onların hobilerine yönelik eğitimler veriyor, iş yeri psikologları zorunlu hale geliyor, daha önce yüzünüze bile bakmayan yöneticiler her sabah nasıl olduğunuzu, bu aralar hangi kitabı okuduğunuzu, özel hayatınızın nasıl gittiğini sormaya başlıyor, doğum günü, yılbaşı partileri, cuma günleri içki servisleri artık bize de yabancı gelmiyor. Tüm amaç çalışanların kendilerini “fark edilmiş, tanınmış yani özel” hissetmelerini sağlamak.

Din kavramının değişmesi ve spiritüellikdeki artış da ben özelim felsefesinin etkisindeki alanlardan. Amerika ve Kanada da yaptığı görüşmelerden ilginç örnekler veriyor Hal Niedzviecki. Kiliseler yerine özel ibadet merkezlerinin revaçta olduğundan, internetten papazlık yetkisi alanlar tarafından düzenlenen evliliklerin arttığından, aroma terapi ve özsaygı sınıfları açılan kiliselerin ilgi çektiğinden, sinagogların reklam verip billboardlar astığından, bağış için kredi kartı kabul ettiğinden bahsediyor. “Kiliseler dini daha modern, daha arzu edilir hale getirmek için ünlü rock’n roll meraklısı haham gibi kalabalığı bir araya getirecek, yardım kâsesini dolduracak vaizler buluyor” diyor. Bu gösterinin diğer tarafında ise yazarın yeni gelenekçiler diye adlandırdığı gruplar var. Mesela rapçi olmak isterken Afganistan’a giderek Amerikalılara karşı Taliban’ın yanında yer alan John Walker Lindh bu akımın örneklerinden biri olarak anlatılıyor. Hal Niedzviecki’ye göre yeni gelenekçiler bireyselliğin “göreceliliğinden” kaçarak kim olduklarının belirlendiği gruplar içinde kimliklerini yaşamaya çalışıyorlar böylece “herkesin bireyselliğini ifade etme yolunun benzer olduğu bir çağda yeni gelenekçiler dikkat çekecekleri bir yol buluyorlar. Birbirleriyle tamamen aynı olmak…”.

Ama ne yazık ki popüler kültür, filmler ve kendini baştan yaratmanın, kendi  hikâyeni yazmanın mümkün olduğu fikriyle beslenen ben özelim felsefesinin tüm reçetelerine rağmen kendilerini yeterince gösterememiş milyonlar aynı hayalle yaşamaya devam ediyor görünüyor. Hal Niedzviecki, bunun nedenini her şeye rağmen “ sisteme girmenin mümkün olduğuna” inanılmasına bağlıyor. Ve böylece en sevdiğim konuya yani kişisel gelişim kitaplarına geliyoruz. Yazar, bu sistemin,  özsaygıyı “ tecrübe ettiğimiz tüm hataların kaynağı ve ilacı” diye pazarladığını, böylece hayatlarımızı yönetebileceğimize, hikâyemizi yeniden yazabileceğimize bizi inandırdığını söylüyor ki böylece biz  yaşadığımızı daha yoğun hissettirecek yollar aradıkça bu sisteme daha fazla çekiliyoruz.

“Özsaygı mantrasına inanırsak hatalarımızın kaynağının her zaman kendimiz olduğuna da inanırız. Ender gerçekleşen popüler kültür vaadine inanıp da hayatlarımızı mahvedersek ne olmaya çalışırsak çalışalım kendimizi aciz hisseder ve kendi hatam kendi kusurum deyip dururuz.”

Elimizin altındaki onca yardım kitabına karşın neden hala mutlu değiliz sorusu biraz kafa karıştırıcı. Ama Baudrillard ve  Hal Niedzviecki insanların kalabalıklar içinde giderek yalnızlaştığı konusunda da hem fikir görünüyor. Niedzviecki , 1999’da yapılan bir araştırmayı örnek gösteriyor ve Amerika' da, intiharın ölüm nedenleri arasında sekizinci sırada olduğunu sebebininse %90 oranında depresyon olduğunu, 2003 de yapılan bir araştırmada ise yine Amerika da otuz beş milyon kişinin depresyon nedeniyle ilaç tedavisi gördüğünü yazıyor. Çünkü “herkesin özel olduğu bir çağda ekstra yol kat etmek gerekiyor” ve eğer bu gerçekleşmezse  tek sebebinin siz olduğunuz umutsuzluk, bıkkınlık, iç sıkıntısı ve yorgunluk modern çağın hastalıkları haline geliyor. Sonuç olarak gelecek pek de parlak görünmüyor.

“Anlamamız lazım ve sadece ne istediğimizi yani en kötüsü ya da en iyisinden daha fazla bizi değil, istediğimizi neden istediğimizi anlamaya başlamamız lazım.”