12 Ekim 2011 Çarşamba

Ben özelim, ben özelim, bana bak göreceksin çok özel birisiyim…

Baudrillard, Tüketim Toplumunu 70’lerde yazmış. Peki şimdilerde durum nasıl diye merak ettiğimizde tam da bu mirasla yetişen biri çıkıyor karşımıza. 1971 doğumlu  Hal Niedzviecki “Ben Özelim” kitabıyla, Tüketim Toplumu'nda David Riesman’ dan aktarılan bir sözü, “Günümüzde en çok talep edilen şey ne bir makine, ne bir servet ne de bir eser  ama en çok kişiliktir” cümlesini birçok açıdan ve  yeniden yorumluyor. Kendini antikonformist olarak tanımlayan Niedzviecki, otuz birinci doğum gününde bunun pek de doğru olmadığını keşfediyor ve zor bir soruyla başlıyor kitabına; 

“Eğer isyankârlığım toplum tarafından onay görüyorsa, ailem tarafından teşvik ediliyorsa ve Hallmark kartpostallarında alkışlanıyorsa neye başkaldıracağım?”
“Ben Özelim” hayatın içinden verdiği düzinelerce örnekle bugünü anlamamız ve ne yaşadığımızı fark etmemiz için rehber niteliğinde bir kitap. Yazar, yeni konformizm olarak tanımladığı bireyselliğin gerçekte hiç de masum bir çağrı olmadığını ve popüler kültür araçlarıyla sürekli pompalanan  “Ben Özelim” felsefesinin ulaştığı  son noktayı anlatıyor kitabında.  Batıdan verdiği örnekleri okudukça bizde de durumun farklı olmadığı anlaşılıyor.

Niedzviecki, “kimlik yaratımı nerdeyse bir zorunluluk olmaya başladı. Bu rolü oynamayanlar başka bir çağa ait, eski moda olarak görülüyor.”  Ve “…ne kadar aykırı olursan başarı kupasıyla yani anında şöhretle ödüllendiriliyorsun.”  derken bunun sadece Amerika ya da Avrupa da değil tüm dünya da bir salgın haline geldiğini de ekliyor.  İşin aslı reality show kıvamında bir hayat yaşıyoruz. Medya ve bu tür programlar tarafından sürekli teşvik ediliyoruz. Seksen beş yaşındaki Canan nine ana haber bültenine çıkarak herkesin tanıdığı birine dönüşürken, sutyenli  fotograflarını  twitter da yayınlayanlarda aynı şekilde sohbet programlarında yer buluyor. Survivor yarışmasında sıradan insanlar, karakterlerini ortaya koyarak ünlüler arasına katılıyor. Birisi kameralar önünde çok yalnızım diye gözyaşı dökerken diğeri düz duvara tırmanarak kendini “kalabalıklardan” sıyırıyor. Niedzviecki’nin verdiği, bizdeki adıyla pop star yarışması örneğinin bu kadar benzemesi  (aslında bizdeki  yarışmacıların cevapları da kitaptakinin aynısıydı)  bile salgının boyutlarını gösteriyor.  “Kazanamasam da en azından kendi reklamımı yapmış oldum”  diyenler, tekrar deneyeceklerini çünkü bir şekilde ünlü olacaklarına, fark edileceklerine inandıklarını söyleyen bu insanların aynı hayali yüz binlerce kişiyle paylaşması ve buna aynı yoldan ulaşmaya çalışması, kendilerini özel hissetmelerine engel olmuyor.

Bankaların milyonlarca kişiye gönderdiği  “size özel kredi…” diye başlayan mesajlarına bile yansıyan “özel olma” hali tüm hücrelerimize işlemiş vaziyette. Özgüvenimizin tavana vurduğu, sevilmenin yolunun kendimizi sevmekten geçtiğini öğrendiğimizden beri eşsiz olduğuna inandığımız kişiliğimizi, özel olduğumuzun kanıtlarını,  bizi biz yaptığına inandıklarımızı yani yiyip içtiklerimizi, giydiklerimizi, hangi kafede oturduğumuzu, nasıl eğlendiğimizi, nerelerde gezdiğimizi sosyal paylaşım mecralarında göstererek,  özel insanlar olduğumuzu her gün tekrar  tekrar ispat ettiğimiz ve neredeyse şöhret olmanın kıyısında durduğumuza  inandığımız  bir zaman diliminde yaşıyoruz.  Ve yine tüm bunları hepimiz hissediyoruz ve yine özel olduğumuz inancımızdan vazgeçmiyoruz.  Her şey bize özelken, biz bu kadar özelken ve elimizde kendimizi tanıtmak için bunca fırsat varken neden bir köşede oturalım ki?

Kitapta, ben özelim fikrinin, yaşamımızın her alanına nasıl yerleştiğini  görüyoruz. “Tüketim Toplumunda” modanın etkisinden bahsetmiştim. Hal Niedzviecki  marka isimlerin artık revaçta olmadığını yazan New York Times’ı örnek gösteriyor ve “yeni konformistler alışveriş merkezlerine koşup yarı bireysel ürünlere para harcıyor. İstedikleri kişi olmalarını sağlayacak kıyafet ve aksesuar bakıyorlar. Özel olanı istiyorlar. Ama kendilerine bir görünüş satın almak dışında kendi kıyafetlerini yapmakla da çok ilgili değiller” diyor.

Çalışma hayatının bu akıma göre yeniden düzenlendiğine yakından tanık oluyoruz. Düzenli bir maaş, rahat bir iş ortamı gibi konular önemini yitirdi.Biz daha fazlasını istiyoruz. Şirketler çalışanı elde tutmak için yeni yöntemler deniyor, onların hobilerine yönelik eğitimler veriyor, iş yeri psikologları zorunlu hale geliyor, daha önce yüzünüze bile bakmayan yöneticiler her sabah nasıl olduğunuzu, bu aralar hangi kitabı okuduğunuzu, özel hayatınızın nasıl gittiğini sormaya başlıyor, doğum günü, yılbaşı partileri, cuma günleri içki servisleri artık bize de yabancı gelmiyor. Tüm amaç çalışanların kendilerini “fark edilmiş, tanınmış yani özel” hissetmelerini sağlamak.

Din kavramının değişmesi ve spiritüellikdeki artış da ben özelim felsefesinin etkisindeki alanlardan. Amerika ve Kanada da yaptığı görüşmelerden ilginç örnekler veriyor Hal Niedzviecki. Kiliseler yerine özel ibadet merkezlerinin revaçta olduğundan, internetten papazlık yetkisi alanlar tarafından düzenlenen evliliklerin arttığından, aroma terapi ve özsaygı sınıfları açılan kiliselerin ilgi çektiğinden, sinagogların reklam verip billboardlar astığından, bağış için kredi kartı kabul ettiğinden bahsediyor. “Kiliseler dini daha modern, daha arzu edilir hale getirmek için ünlü rock’n roll meraklısı haham gibi kalabalığı bir araya getirecek, yardım kâsesini dolduracak vaizler buluyor” diyor. Bu gösterinin diğer tarafında ise yazarın yeni gelenekçiler diye adlandırdığı gruplar var. Mesela rapçi olmak isterken Afganistan’a giderek Amerikalılara karşı Taliban’ın yanında yer alan John Walker Lindh bu akımın örneklerinden biri olarak anlatılıyor. Hal Niedzviecki’ye göre yeni gelenekçiler bireyselliğin “göreceliliğinden” kaçarak kim olduklarının belirlendiği gruplar içinde kimliklerini yaşamaya çalışıyorlar böylece “herkesin bireyselliğini ifade etme yolunun benzer olduğu bir çağda yeni gelenekçiler dikkat çekecekleri bir yol buluyorlar. Birbirleriyle tamamen aynı olmak…”.

Ama ne yazık ki popüler kültür, filmler ve kendini baştan yaratmanın, kendi  hikâyeni yazmanın mümkün olduğu fikriyle beslenen ben özelim felsefesinin tüm reçetelerine rağmen kendilerini yeterince gösterememiş milyonlar aynı hayalle yaşamaya devam ediyor görünüyor. Hal Niedzviecki, bunun nedenini her şeye rağmen “ sisteme girmenin mümkün olduğuna” inanılmasına bağlıyor. Ve böylece en sevdiğim konuya yani kişisel gelişim kitaplarına geliyoruz. Yazar, bu sistemin,  özsaygıyı “ tecrübe ettiğimiz tüm hataların kaynağı ve ilacı” diye pazarladığını, böylece hayatlarımızı yönetebileceğimize, hikâyemizi yeniden yazabileceğimize bizi inandırdığını söylüyor ki böylece biz  yaşadığımızı daha yoğun hissettirecek yollar aradıkça bu sisteme daha fazla çekiliyoruz.

“Özsaygı mantrasına inanırsak hatalarımızın kaynağının her zaman kendimiz olduğuna da inanırız. Ender gerçekleşen popüler kültür vaadine inanıp da hayatlarımızı mahvedersek ne olmaya çalışırsak çalışalım kendimizi aciz hisseder ve kendi hatam kendi kusurum deyip dururuz.”

Elimizin altındaki onca yardım kitabına karşın neden hala mutlu değiliz sorusu biraz kafa karıştırıcı. Ama Baudrillard ve  Hal Niedzviecki insanların kalabalıklar içinde giderek yalnızlaştığı konusunda da hem fikir görünüyor. Niedzviecki , 1999’da yapılan bir araştırmayı örnek gösteriyor ve Amerika' da, intiharın ölüm nedenleri arasında sekizinci sırada olduğunu sebebininse %90 oranında depresyon olduğunu, 2003 de yapılan bir araştırmada ise yine Amerika da otuz beş milyon kişinin depresyon nedeniyle ilaç tedavisi gördüğünü yazıyor. Çünkü “herkesin özel olduğu bir çağda ekstra yol kat etmek gerekiyor” ve eğer bu gerçekleşmezse  tek sebebinin siz olduğunuz umutsuzluk, bıkkınlık, iç sıkıntısı ve yorgunluk modern çağın hastalıkları haline geliyor. Sonuç olarak gelecek pek de parlak görünmüyor.

“Anlamamız lazım ve sadece ne istediğimizi yani en kötüsü ya da en iyisinden daha fazla bizi değil, istediğimizi neden istediğimizi anlamaya başlamamız lazım.”

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder