16 Eylül 2011 Cuma

You’ve Got Mail….


Kış gelirken merak ettiğim en hayati konu, her ne kadar son yıllarda performanslarından pek mutlu olmasam da Hollywood’un geleneksel romantik komedi filmidir. Her 23 nisanda yağmur yağacağından nasıl eminsem her ocak ayında sinemalarda yeni bir romantik komedi filmi gösterileceğinden de o kadar eminimdir ve eğlence olsun diye oyuncularını falan tahmin etmeye çalışırım. Kabul, bazıları vıcık vıcık romantik zırvalıklarla doludur, bazıları kadınları evlenmekten bazıları kariyerlerinden başka bişey düşünmeyen takıntılı yaratıklar gibi gösterir ama bazıları da vardır ki… iyidirler işte. Yani hiçbir şey söylemeseler de, sinemadan çıktığınızda sizi karşılayan buz gibi havaya rağmen yüzünüze geniş bir gülümseme yerleştirmeyi başarırlar. Gerçi bana kalırsa bunun sorumlusu hikâyeleri ya da oyuncuları değil müzikleridir ya neyse konumuz bu değil.

Yedisinden yetmişine tüm karakterlerin gerçek aşkı buldukları bu filmlerden bazıları klasik sayılabilir desem herhalde abartmış olmam. Mesela “When Harry met Sally” , “Sleepless in Seattle”, “French Kiss”, “ Green Card”, “Pretty Women” , “Love Actually”,” Four Weddings and a Funeral”, “Notthing Hill”, “Holiday”, tabiî ki Bridget Jones’un günlükleri ve yine konumuzla hiç ama hiç alakası olmadıkları için bu aşk filmleri listesi işine son vermek zorunda olduğumdan ismini sayamadıklarım.

Konumuzla alakalı olansa Meg Ryan ve Tom Hanks’in başrollerinde olduğu “You’ve Got Mail”. 90’ların sonundan, internetle ilişkimizin yeni olduğu zamanlardan. Filmde kahramanlarımız bir şekilde sanal alemde tanışıp kitaplar, insanlar, olaylar vs. hakkında yazışırken hafiften aşık da olurlar. Ama gerçek hayatta rakip olduklarının farkında değillerdir. Annesinden kalan çocuk kitapları dükkanını işleten Meg Ryan’ın işi, hemen yakınlarına açılan büyük kitap mağazası -ki sahibi Tom Hanks oluyor- yüzünden tehlikededir… vs,vs.


Filmde açık bir kapitalizm eleştirisi vardır - tabii bir romantik komedi bunu ne kadar yapabilirse o kadar- kitaplar, özellikle çocuk kitapları ve Jane Austen’ın Gurur ve Önyargı’sı, sistemin vahşi ellerinde romantizmin son kalesi olarak direnirken arka planda dünyanın nereye gittiğine dair birçok ipucu gösterilir izleyiciye. Bunlardan biri de yayınlandığı tarihlerde Starbucks’la böyle içli dışlı bir ilişkimiz olmadığından fark etmediğim ama gecenin bir vakti Tv de rastladığımda romantik film keyfimi kaçıran cümlelerdi. Şöyle diyor Tom Hanks;

Bence Starbucks gibi yerlerin var olma nedeni ömründe bir tek karar bile veremeyen insanları, bir fincan kahve içmek için altı karar birden vermek zorunda bırakmaktır. Uzun –kısa, sütlü-sade, kafeinli kafeinsiz, az yağlı-yağsız vs. Böylece kim olduklarını ve hayattaki amaçlarını bilmeyen insanlar 2,95 dolara sadece bir kahve almakla kalmıyor aynı zamanda kendini tanımanın müthiş huzurunu duyuyorlar”


Sezar salata ısmarlayıp “içine sos ve yağ koymayın” diyen insanları gördüğümde, -niye sadece marul siparişi vermiyorlar, mesela “bir porsiyon marul istiyorum” yok ama bu pek şık olmadı – bundan şüphelenmiştim. Ama şimdi Starbucks’la her şey daha açık bir hale geldi. Birden bire aslında ne çok şey istediğimizi/isteyebileceğimizi/ istememiz gerektiğini fark ettik. Ne biliyim Starbucks dükkanlarına girdiğinizde size de garip gelmiyor mu? Sanki yıllarca sade ya da sütlü nescafe diyen insanlar biz değilmişiz gibi ardı ardına sıralıyoruz tercihlerimizi. Sanki şey gibi… aniden kendimizi keşfetmişiz ve bunu ifade etmenin en anlamlı yolunu bulmuşuz gibi. Sadece Starbucks değil tabi ki. Günlük hayatımızda kendimizi ortaya koymanın, diğerlerinden ayırmanın, ne kadar farklı olduğumuzu göstermenin binlerce yolu var artık ya da en azından bize öyle olduğu söyleniyor.

Tamam anlatamadım ne demek istediğimi. Yeniden deneyelim ve bu kez Baudrillard’ın, Zeitgeist belgeseli tadındaki kitabı “Tüketim Toplumu”na başvuralım. Ama öncelikle, birilerinin dediği gibi eğer bir şeylerin, “farkında” olmamız gerekiyorsa onların tam da bu kitapta yazanlar olması gerektiğini, iç sıkıntınızın, yorgunluğunuzun ya da mutsuzluğunuzun sorumlusunu bulamıyorsanız bu kitabın size muhtemel adresi göstereceğini de söyleyeyim.

Baudrillard, “nesneler çağında”, nesnelerle çevrelendiğimiz bir dünyada yaşadığımızı söylüyor. Ama artık onların dolaysız varlığıyla değil daha çok gösterdikleriyle ilişki kuruyoruz. Market sepetimize atmak için elimizi uzattığımız bir margarin bile çok farklı anlamlar ifade ediyor bizim için. Bir sürü çeşidin arasından birini seçerken onun reklamında boy gösteren sağlıklı, formda ve mutlu insanlar geliyor gözümüzün önüne. Margarin ve fit insanlar! Nasıl olur demiyoruz. Sepete atıveriyoruz. Gerçekte margarini değil hayat tarzını, onun göstergesini satın alıyoruz. Ama bununla bitmiyor. Göstergeler birbirine bağlanarak bizi daha üst nesnelerin ve göstergelerin dolayısıyla farklı statüdeki grupların içine sürüklüyor. Tüketimin artık belirli bir ihtiyacı gidermek değil bir seçim, tercih anlamına geldiğini “bir soruya verilen yanıt” olduğunu söylüyor yazar. İşte tüketimin bir topluluk söylemi, yorumlama, iletişim biçimi haline geldiği yer burası.

Baudrillard, “Tüketici kendi ayırt edici davranışlarını, özgürlük olarak, talep olarak, tercih olarak yaşar, farklılaşma ve bir koda boyun eğme zorlaması olarak yaşamaz” derken reklamların buradaki rolünü irdeliyor ve biraz daha okuduğumuz da büyük balığa yani sanayi sistemine ulaşıyoruz. Seçim özgürlüğü, bireysellik ve mutluluk vaatleriyle sisteme nasıl dahil edildiğimizi anlıyoruz. Özgürüz evet ama önceden belirlenmiş, tüketilebilir nesnelerin gösterdiği kodlar içinde ve sadece farklılıklarımız birbirine benzediği ölçüde.

 Tüketmek üzere kadınlara kadın, gençlere gençler verilir. Ve bu biçimsel ve narsistik özgürleşmede gerçek özgürleşme başarıyla önlenir. Ya da gençler başkaldırmaya çağrılarak (gençler=başkaldırı) bir taşla iki kuş vurulur. Tüm topluma yayılmış başkaldırı özel bir kategoriye sokularak önlenir ve bu kategori özel bir rolle sınırlandırılarak etkisiz hale getirilir” diyor Baudrillard.
Sistem gençlerin gerçekten başkaldırmasını, isyankar olmasını istemiyor, Levi’s ürünleri tüketerek kendisini öyleymiş gibi hissetmesini istiyor ki kısa süre önce İngiltere’de yaşanan öğrenci ayaklanmasını çağrıştırdığı için yeni reklam kampanyasının gösterimini ertelemesinden de bunu açıkça anlıyoruz. Peki bir süre sonra yeni aldığımız X marka spor ayakkabının bizi özgürleştirmediğini, giydiğimiz pantolonun bizi isyankar, güzel, seksi falan yapmadığını,Frappuccino’muzu ne kadar kişiselleştirsek de kendimizi ortaya koyamadığımızı hissettiğimizde, bu sistem içinde yaşarken ne istersek o olamayacağımızı, neyi istersek yapamayacağımızı anladığımızda, bıkkın, yorgun, depresyon tedavisi gören tüketim kazazedeleri arasına katıldığımızda bu kabus bitiyor mu?
Mutfak, kültür, bilim, din, cinsellik, vb. konusundaki evrensel bir merakın yeniden canlanması bundan ileri gelir. Bir amerikan sloganı BİR DE İSA’YI DENEYİN der. O halde bir de İsa’yla deneyin. Her şeyi denemek gerekir. Çünkü tüketim insanı hangi türden olursa olsun bir hazzı atlama korkusuyla yatıp kalkar. Hangi deneyimin size bir duyu verip vermeyeceği asla bilinemez. Dolayısıyla artık söz konusu olan ne arzu, ne zevk ne de özel eğilim ama yaygın bir saplantı haline gelmiş meraktır. Eğlenme, kendi kendini coşturma, haz alma ya da kendini ödüllendirme olanaklarını sonuna kadar zorlama buyruğunun geçerli olduğu fun-morality dir.”



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder