6 Mart 2010 Cumartesi

Gelecek ne kadar yakın?


Sıra sıra dizilmiş kahvelerden falcının biri çıkıp her şeyi söyleyiverse hoşuma gider miydi? Ne kadarını
öğrenmek isterdim acaba? Olacakları önceden bilsem de, kayda değer bir şey yoksa boşuna beklemesem kendi işime baksam derken bile kendi işimle kastettiğimin ne olduğunu dahi bilmediğimi farkediyorum. İşin aslı falcı ne söylese boş. Bunalımda mıyım?? Hayırrrr! Beni böyle oturduğum yere çivileyen kısacık bir cümle "ne istediğine dikkat et, bir gün gerçek olabilir" kim söylemiş ne zaman söylemiş bilmiyorum, cümle gerçekten böyle miydi onu da hatırlamıyorum ama benim için bu kadarı bile yeterince korkutucu. Durum böyleyken, şartlar, şurtlar vs. malesef bu yüzyılda, bi dakka ben bi düşüneyim, azıcık nefes alayım demek de zor olduğundan şimdilerde bende iyi şeyler olacağı hayalimi saklı tutarak, işi biraz hızlandırmak ve bilimsel hale sokmak için falcılardan fütüristlere geçiş yapmış bulunuyorum.

Türkiye'de Tüm Fütüristler Derneği "2005 yılında, sosyal yaşamın ve iş yaşamının gelecekte nasıl şekilleneceğine dair uzgörülerde bulunmak üzere multidisipliner çalışmalar yapmak” amacıyla kurulmuş. Bizim için yeni ama dünya için eski bir kavram fütürizm. 1909 yılında İtalya'da yayımlanan ilk manifestoyla fütüristlerin "Bizler müzeleri, kütüphaneleri yerle bir edip ahlakçılık,feminizm ve bütün yararcı korkaklıklarla savaşacağız" ve "Biz dünyadaki gerçekten sağlıklı tek şeyi, yani savaşa ve ölüme götüren güzel düşünceleri yüceltiyoruz" sözleriyle faşizmden yana tavır koyduklarını yazıyor Vikipedi'de. İyi şeyler dile, iyi şeyler olsun demiş atalarımız. Belki bu amaçla bizim fütüristlerimizde 2009 yılında ilk Türk fütürist manifestosunu yayımlarken çok daha olumlu uzgörülerde bulunmuşlar.

Derneğin internet sitesinde gezinirken, dünya, insanlık gibi derin konulara dalmadan önce kişisel sorunlarımı çözmek maksadıyla bireyin geleceğini nasıl planması gerektiğini açıklayan ibret verici makaleyi okumaya başladım.
“Ne yapmak istiyorsanız, onu yapın, yapabilirsiniz! Ne olmak istiyorsanız, o olun, olabilirsiniz!, İsteklerinize ulaşmak için, isteyin, inanın, hayal edin, tasarlayın, planlayın ve mutlaka eyleme geçin!’’ demiş "Tüm Fütüristler Derneği" başkanı Ufuk Tarhan ve biraz Secret -vari bu cümlelerin nasıl uygulanabileceğini de gerçek hayattan bir örnek vererek açıklamış.

Hayatı planlanan kişi 24 yaşında kadın. 15 yaşında ailesiyle İstanbul'a gelmiş, istediği bir bölüm olmasa da üniversite bitirmiş, mezun olduktan sonra okuduğu bölümle ilgili bir işte yönetici asistanı olarak çalışmaya başlamış. Uzatmayayım, sonunda hayatını akışına bırakmak istemediğine karar vermiş ve "35 Yaşında Nasıl Bir Hayatım Olsun?" sorusuyla "başlamış geleceği düşünmeye".

"Hayalindeki Bayan M-GEN, 35 yaşında evli, ilk çocuğu okula başlamış, ikincisi henüz 1 yaşında bir bebek. Bir şirkette yöneticilik yapan ve kendisinden 4-5 yaş büyük bir eşi ve huzurlu, mutlu bir aile yaşantısı var. Annesi çocuklarının bakımına yardım ettiği için, onlara yakın bir yerde yaşıyorlar. Küçük, spor bir arabaları var. Üyesi oldukları sivil toplum örgütünde tanıştıkları güzel bir arkadaş grupları var. Kendi evlerinde oturuyorlar; kira öder gibi evin kredi borcunu ödüyorlar. Büyük kızları, özel okula gidiyor. Ayda ortalama evlerine 7 bin-7 bin 500 dolar para giriyor. Performans primleri ve ikramiyelerle, yılda ortalama 100 bin dolar kazanıyorlar."

Kıskanmadım değil tabiki kıskandım! Ne istediğini yirmi dört yaşında keşfetmiş birini şu korkak halimle tabi ki kıskanırım. Ben bu yaşımda hala istesem mi, acaba ne istesem, ya istediğimi sandığım şeyi gerçekten istemiyorsam diye kafa patlatırken yirmi dört yaşındaki birinin bu kadar bilinçli gelecek planları yapıyor olmasını ben kıskanmayayım da kim kıskansın? Ama yine de aklımdan bir iki kötümser düşünce geçmiyor değil. Acaba Bayan M-GEN elli yaşına geldiğinde hiç keşke diyecek mi?? Mesela masa tenisi milli takımına girip dünyayı gezmediği, çok çalışarak aldığı bursla yeniden üniversiteye başlayıp mimarlık okumadığı ya da kendini resim sanatına adamadığı için. Vazgeçtim!! Bence ben bu soruları sırf kıskançlığımdan ve asıl soruyu yani bu yaşında ne istediğini bilmeyen, mevcut ülke şartlarında iş bulmasını imkansız hale getiren bir bölümden mezun, yaşam koçlarının kabusu olabilecek biri için de umut var mıdır diye sormaya cesaret edemediğimden, yine aynı "ne istediğine dikkat et, bir gün gerçek olabilir" cümlesine gelip takıldığımdan yazdım. Karamsarlığı bir tarafa bırakıp iyi yanından bakarsak, geçmişi benden pek de parlak olmayan bilmem kaç milyar yaşındaki dünyanın geleceğini şu anki bilgilerimizi doğru kullanarak şekillendirme gücüne sahiplerken bu kadarcık yıl fütüristler için nedir ki? (hem geçen hem de tahmini kalan manasında)

Sonuçta yapacağım şey tıpkı Bayan M-GEN gibi "...hayatın altı temel belirleyicisi -faaliyetler, sosyal yaşam, finans,sağlık, barınılan yer ve mobilite- açısından uyumlu ve akışkan bir senaryo kurgulamak, plan yapmak, inanmak ve eyleme" geçmek. Böylece bir yıl sonunda bende tıpkı onun gibi hayallerimin en azından bir kısmına ulaşabilirim. Bayan M-GEN mimar olmak yerine mimarlık bürosunda çalışıp, masa tenisi takımı kurmaya uğraşırken, gençten bir mimarla flörte başlayarak hedeflerine oldukça yaklaşmış görünüyor herşey bu kadar basit! Niye  daha önce benim aklıma gelmedi ki! Neyse ben de züğürt tesellisi geç olsunda güç olmasınla avunup bir yerlerden başlamaya karar verdim tabiki "ne istiyorum" sorusunu yanıtladıktan sonra.

Hep ben hep ben...Bencillik dizboyu farkındayım o yüzden şimdi gerçek dünyaya dönüp, Türkiye Fütüristler derneğinin 2009 manifestosu ile belirlediği ve gerçekleşmesi için gösterilecek herhangi bir çabanın Amerika ile aramızı birazcık açacağını tahmin ettiğim ya da fütürist jargonla söylemek gerekirse uzgördüğüm "olumlu Gelecek Tasarımı’nın temel ilkeleri" konusuna bir bakalım.

Fütüristler yayımladıkları manifestoda "Geleceğin nasıl olacağını değil, sahip olduğumuz bilgiyi doğru
kullandığımızda kurabileceğimiz yenidünya uygarlığının nasıl olabileceğini uzgörebilir, onu şekillendirebiliriz" varsayımından yola çıkarak" iyi bir gelecek için yapılması gerekenleri sıralamışlar.

İşte bazıları:

"Açlık, fakirlik, savaş gibi büyük insanlık sorunlarının engellenebilir ve kabul edilemez olduğuna inanan bir kültürü inşa etmeliyiz. Bu konuda taviz vermek, geleceğe kalacak mirasımızda, bu sorunların aynen tekrarlanması demektir."

"Dünya zengin kaynaklara sahiptir. Bu kaynakların belli sayıda ülke ve/veya toplum tarafından kontrol edilmesini engellemeli, çalışmak-üretmek için yeni teşvik mekanizmaları ve sistemleri hayata geçirmeliyiz."

"Dünyayı ve kaynaklarını tüm insanlığın ortak mirası olarak kabul eden anlayış ve uygulamalar geliştirmeliyiz."

 "Doğal kaynakları temel alarak sosyal adaleti en insani ve en etkili biçimde sağlamalıyız."

"Tüm mal ve hizmetler herkes için kolay ulaşılabilir hale getirmeliyiz."

Ancak tek dünya devleti altında birleşilirse -ki bu da savaş, açlık, sefalet vs. yol açarak dünya nüfusunun azalmasına ve uzgörülen cennete girebilecek birkaç milyon insan kalmasına sebep olacağından faydası tartışılır- mümkün olacağını düşündüğüm ilkeleri, malesef şu andaki gidişata bakarak ancak sıradan bir falcının söylediklerini ciddiye alacağım kadar ciddiye alıp umut edebiliyorum. Işınlanma, kendi kendini tedavi eden kanser hücreleri, ütü yapan robotlar ya da Supermen daha akla yakın ve fütüristlerin iddia ettiği gibi bilimsel temele sahip görünüyor. 1909 yılındaki ilk manifesto amacına ulaşmış umarım 2009 yılındaki de ulaşır temennisinde bulunmaktan başka bir şey gelmiyor insanın elinden. Yine de bir katkım olsun diye uzgörüde bulunmam gerekirse; her şey böyle gittiği takdirde gelecek beş yıl içinde insanların şaşırma ve tepki verme güdülerinin yok olacağını, başımıza gelenleri ve gelecekleri umursamamayı öğreneceğimizi ya da öğrenmek zorunda kalacağımızı, bununda her köşe başında dükkân açarak, bireyler için statükocu, dünya için “olumlu” senaryo üretimi işiyle uğraşan fütüristlerin kepenk kapatmalarına neden olacağını söyleyebilirim.

Yirmi birinci yüzyıl fütüristlerinin öngörülerini gerçekleştirmek için eylem planları var mıdır ya da olması gerekir mi, bugünün fütüristleri yüzyıl sonra filozof olarak mı anılacaklar diye düşünürken aklıma doksanlı yaşlarında bile inandıklarını savunmak için sürülmekten, hapse girmekten yorulmamış bir isim ve onun uzgörüleri geldi.

Bertrand Russell'ın Tübitak yayınlarından çıkmış Sorgulayan Denemeler’ inden birkaç uzgörü ve özlü
sözle bu yazıyı bitirmek, filozofla, fütürist arasındaki uzgörü farkını anlamak, geleceğin öyle pek de sandığımız kadar uzakta olmadığını görmek açısından da iyi olacak sanırım;

(Not: Resimleri  Zeitgeist belgeselinden aldım.)

- Şunu hemen belirtmek isterim ki, söyleyeceklerim olmasını arzu ettiğim şeylerle değil, olmasını tahmin ettiğim şeylerle ilgilidir ve bu ikisi çok farklı şeylerdir. Dünya, geçmişte hiçbir zaman benim arzu edebileceğim şekilde gelişmedi; gelecekte bunun farklı olması için de bir neden görmüyorum.

- Savaşlar hammadde ile çok yakından ilintili gibidir. Petrol, demir ve kömürün savaş öncesi anlaşmazlıklardaki olumsuz rolleri iyi bilinir. Hammaddelerin adilane bölüşüleceğini düşünmüyorum; sadece, mutlak güce sahip bir otorite tarafından bölüştürüleceğini söylüyorum.

-Ekonomik yapının temelinde tekelleşme olacaktır. Örneğin, dünyanın bütün petrol kaynakları tek elden kontrol edilecektir. O zaman, uçakların ve petrolle çalışan savaş gemilerinin, merkezi otoriteye ters düşen devletlere hiçbir yararı olmayacaktır -ani bir saldırıyla bir petrol yatağı ele geçirmek dışında. Aynı durum, o kadar belirgin olmasa da, başka alanlarda da söz konusudur.

-Devlet tarafından eğitilen emekçilere, eskiden Osmanlı'daki yeniçerilere uygulanana benzer şekilde, tutkulu bir askeri sadakat aşılanacaktır. Devletin çocuklar için uyguladığı ödeme tarifesini düşürmek ve diğer ülke insanlarını öldürecek askerleri sağlamak için, kadınlara çok çocuk yapmanın bir görev olduğu öğretilecektir.

-Doğum kontrolüne ilke olarak karşı çıkanlar ya aritmetik bilmiyorlar, ya da savaş, salgın
hastalık ve açlığın insan yaşamının kalıcı bir özelliği olmasından yanadırlar.

-Cinsel aşk daha az ilginç, daha az romantik olacak; belki de bütün aşk şiirleri saçma bulunacaktır. İnsan doğasındaki sanat, bilim, politika gibi duygusal ögeler başka çıkış yolları arayacaktır.

-Sanatın önemini yitirmesi, korkarım kaçınılmazdır ve atalarımızdan daha dikkatli ve faydacıl olan yaşama biçimimizle bağıntılıdır.

-Eğitim, bir azınlık dışında daha çok "dinamik" denilen, yani insanlara duyu ve düşünceden çok, `yapmayı' öğretici türden olacaktır. İnsanlar her işi büyük bir beceriyle yapacaklar, ancak bu işlerin yapmaya değer olup olmadığını rasyonel bir biçimde değerlendirmekten aciz olacaklardır.

-Politikacıların anladığı şekliyle demokrasi bir yönetme biçimidir; yani insanlara, kendi istediklerini yaptıkları sanısıyla liderlerin istediklerini yaptırma yöntemidir.

-Politikacılar parti edebiyatlarına uygun olmayan görüşlere ilgi duymazlar; sıradan insanlarsa felaketleri düşmanların entrikalarına atfetmeyi yeğlerler. Sonuçta da insanlar konu ile ilgisi olmayan şeyler için veya o şeylere karşı savaşırlar. Rasyonel düşünce sahibi birkaç kişiye ise, hiç kimsenin hislerine hizmet etmediklerinden, kulak asılmaz.

-Ödüller eşitsizlik için çok ustaca gerekçeler bulanlara, cezalar ise ona çare arayanlara verilir.

-İnsanlar "gerçeği" kendilerinin bildiklerini sandıkları için birbirlerine zulmederler. Psikanalitik açıdan bakıldığında, insanların büyük saygıyla söz ettikleri herhangi bir "büyük ideal"in, gerçekte düşmanlarına eziyet etmek için buldukları bir bahane olduğu söylenebilir.

-Düzenli bir toplumda, başkalarının zararına olan bir şeyin, onu yapan kişinin çıkarına olması pek enderdir. Bir insan rasyonellikten uzaklaştığı ölçüde, başkalarını inciten şeylerin kendisini de inciteceğini göremez; çünkü nefret ve haset onu körleştirmiştir.

-Ahlaki öfke çağdaş dünyanın en zararlı kuvvetlerinden biridir. Daha da kötüsü, bu gücün propagandayı
elinde tutanlarca kötü amaçlar için saptırılabilmesidir. Birbirimizin özel yaşamına saygı duymayı ve ahlak ölçütlerimizi başkalarına zorlamamayı öğrenmek zorundayız.

-Dünyanın bildiğim her yerinde aynı şey geçerlidir. Bunlara bakarak, iyi bir insanı oluşturan nitelikleri basite indirgeyebiliriz: İyi insan, düşünceleri ve eylemleri iktidar sahiplerine hoş gelen kişidir.

-Enerjik insanlar hükümeti ele geçirip kendilerinden farklı düşünenleri cezalandırarak "gerçek" üretebilirler.

-Demokrasilerde politikacının gücü, sokaktaki adama doğru gibi görünen fikirlere sahip çıkmasına bağlıdır. Politikacılardan, uzmanlarca isabetli bulunan fikirlerin iyi fikirler olduğunu savunma yüce gönüllülüğünü beklemek boşunadır. Çünkü bunu yaparlarsa meydanı başkalarına kaptırırlar.

-Parti politikacılarının ağırlıkla vurguladıkları önlemler şu iki koşulu yerine getirmek zorundadır:
(1) Ulusun bir kesiminin yararına hizmet ediyor görünmelidirler; (2) Bunun için verilen kanıtlar olabildiğince basit olmalıdır.

-Eğer siyasal bir partinin sonuçta elde edilecek yarar uğruna büyük zararlara yol açacak bir programı varsa (ki çoğunun vardır), bütün siyasal hesapların belirsizliği göz önüne alındığında, kuşkuculuğa büyük bir gereksinim var demektir.

-Rasyonalizmin önündeki başlıca engellerden biri de kolayca kandırılabilir olmak ve bu anlamdaki bir saflıktır; bu da yaygın kandırma yöntemlerinin öğretilmesiyle büyük ölçüde giderilebilir. Günümüzde bu türden saflık eskiye göre çok daha önemli bir illet haline gelmiştir ve büyük bir sakıncadır. Çünkü eğitimin yaygınlaşmasıyla haber yaymak da çok daha kolaylaşmış; demokrasi sayesinde yanlış haberler çıkarılması iktidardakiler için daha büyük bir önem taşır olmuştur. Gazete tirajlarındaki artışın nedeni de budur.

-Kurnaz bir adam, benimsenme olanağı gördüğü herhangi bir konuda, o konu lehinde yeterince rasyonel olan kanıtlar bulabilir.

-Psikanalizcilerin, bastırdıkları bazı gerçekleri su yüzüne çıkararak hastalarını çoğu kez iyileştirdiklerini hepimiz biliriz. Toplum da bazı bakımlardan bu hastalara benzer; ancak tedaviye izin vermek yerine, bazı tatsız gerçeklere dikkat çeken doktoru hapse atar.

-Eğer düşünce, inançlar arası rekabete açıksa, yani bütün inançlar açıkça dile getirilebiliyor ve hiçbir yasal veya parasal çıkara ya da kayba konu olmuyorsa düşünce özgürdür diyebiliriz.

-Bir toplumdaki çoğunluğun bir fikri benimsememesi, onlara, o fikri benimseyenlere müdahale hakkını vermez.

-Bazı fikirleri benimsemek veya onlara karşı olmak; ya da bazı konularda birşeye inandığımızı veya inanmadığımızı dile getirmek ceza yaptırımlarına yol açıyorsa düşünce "özgür" değildir.

-Sıradan kişilerin kendi başlarına düşünmeleri istenmez; çünkü düşünen insanları yönetmek güçtür; yönetimde sorunlar çıkarırlar.

-Çağdaş dünyada yasal cezalar düşünce özgürlüğüne engel olan şeylerin en önemsizidir. İki büyük engel ekonomik cezalar ve kanıtların çarpıtılmasıdır. Eğer bir fikrin açıklanması insanın geçimini kazanmasını olanaksız kılıyorsa düşüncenin özgür olmadığı açıktır.

-Aradığımız özgürlük başkalarına baskı yapma hakkı değil; istediğimiz gibi yaşamak, istediğimiz gibi düşünme hakkıdır, yeterki eylemlerimiz başkalarının da aynı şeyi yapmasını engellemesin.

-Eğer gerçek düşünce özgürlüğü var olacaksa, değişik görüşler arasında fırsat eşitliğinin olması da zorunludur; fikirler arası fırsat eşitliği de ancak bu amaca yönelik titiz yasalarla elde edilebilir Bu yasaların çıkmasını beklemek için ise akla uygun hiçbir neden yoktur. Çare, öncelikle böyle yasalarda değil, daha iyi bir eğitim ve daha kuşkucu bir kamuoyunda aranmalıdır.

-Aydın bir kamuoyu da ancak onun var olmasını isteyenlerin çabalarıyla oluşturulabilir.


-İnsanlar sadece başkalarının mutsuzluğu pahasına elde edilebilecek şeylere sahip olmayı istemekten vazgeçtiğinde, toplumsal özgürlük önündeki engeller de yok olacaktır.

- İnsan kişiliğine saygı her sosyal problemde, ama özellikle eğitimde, bilgeliğin ilk koşuludur.





Hiç yorum yok:

Yorum Gönder