13 Ocak 2015 Salı

Duygusal Eğitim, Gustave Flaubert

     
                                                                               
                                                                                                   “Her akla gelen yazılmaz.”
                                                                                                                            Gustave Flaubert

Yine uzun bir ara ve yine Flaubert diyorum. Duygusal Eğitim, en basit yorumla, bir büyüme hikâyesi. Liseyi yeni bitirmiş, 18 yaşındaki Frederic Monreau' nun, 1848 devriminin hemen öncesinde, hukuk okumak için gittiği Paris' de, umutsuz bir aşkın peşinde koşturup bir de toplum hayatında kendine yer edinmeye çabalaması, romanın ana çizgisini oluşturuyor. Ama işte tam da böyle değil. Yani mesele bu kadar basit değil. Okuyalı epey zaman geçmesine rağmen bir türlü cesaretimi toplayıp bir iki şey yazamadım. Bunun birinci sebebi Flaubert'in gerçekçi romanın babası olmasından, ikincisiyse romanın edebiyat tarihindeki öneminden kaynaklanıyor. Ortada binlerce kez yorumlanmış, hakkında tezler, kitaplar yazılmış bir roman olunca haliyle insan birazcık çekiniyor.


Mesela James Wood, Kurmaca Nasıl İşler'de -çok aydınlatıcı bir eser, roman severlere tavsiye ederim- Flaubert hakkında şöyle diyor;

Şairler nasıl bahara şükran duyuyorsa romancılar da Flaubert'e öyle şükran duymalıdır. Onunla her şey yeni baştan başlar. Gerçekten de Flaubert'den önce ve Flaubert'den sonra olmak üzere iki ayrı zaman vardır. Flaubert, çoğu okur ve yazarın modern gerçekçi anlatım olduğunu düşündüğü şeyi kararlılıkla kurmuştur ve onun etkisi öyle tanıdıktır ki, çoğu zaman görünmez. İyi bir düz yazının, pek gündeme getirmediğimiz özellikleri vardır. İyi bir düz yazı anlatmayı ve parlak detayları tercih eder. Görsel dikkatin derecesine ayrıcalık tanır. Tıpkı iyi bir hizmetkar gibi duygusallıktan arınmış bir sükunete sahiptir ve lüzumsuz yorumlar yapmaktan kaçınmayı bilir. İyi ve kötüyü tarafsız bir biçimde yargılayabilir. Bizleri itmek pahasına bile olsa gerçeği arar. Ve tüm bunların üzerinde yer alan yazarın parmak izleri, paradoksal bir biçimde, görünür olmasa da takip edilebilirdir. Bu özelliklerin bir bölümünü Defoe, Austen ya da Balzac'ta bulabilirsiniz fakat; Flaubert'e kadar hepsini tek bir yazarda bulamazsınız.”

İletişim yayınlarının Duygusal Eğitim'in sonuna eklediği Philippe Desan'ın yorumu ise şöyle;

Sonuç olarak Duygusal Eğitim, güçsüzlük ve hor görülme üstüne bir romandır; Frederic'in güçsüzlüğü ve 1848 devriminin hor görülmesi üstüne... Flaubert, belli bir tarihi, onunla ilgiliymiş gibi duran tüm olayları bulandıran bir öykü üreterek yadsımıştır. Bu roman, tarihin yıkıntıları üzerine kurulmuş bir öykü gibi, aynı zamanda parçalama aracı olan bir kurmaca ya da Flaubert'e göre doğru olan, bambaşka bir tarihi yeniden kurmaya yarayan bir araç olarak okunabilir.”

Hala burda mısınız? Okumaya devam ediyorsanız eğlenceli kısma geliyoruz; Sanatın Kuralları adlı kitabında Pierre Bourdieu, 175 sayfada, geniş bir özetini vererek,  Duygusal Eğitim'i ayrıntılı biçimde inceliyor;


Frederic, toplumsal çevrenin gerektirdiği sanat veya para oyunlarına tümüyle kendini vermeyi beceremez. Herkesin benimsediği ve paylaştığı yanılsama olarak illusio'yu, dolayısıyla gerçekliğin yanılsaması'nı yadsır, ayrıcalıklı biçimini en uç noktalardaki (sözgelimi, Don Kişot'ta ya da Emma Bovary'de) romana özgü yanılsamanın oluşturduğu, gerçek veya gerçek olduğu söylenen yanılsama içine sığınır. Gerçek yanılsamasına giriş olarak yaşama atılma, her toplumsal öbek içinde kaçınılmaz bir nitelik sunsa da kendiliğinden gelişmez. Flaubert'in kendisi gibi Frederic ve Emma'nın da gerçeği ciddiye almayı beceremedikleri için kurguyu ciddiye alan romansı ergenlik çağı dönemleri, tüm kurgular karşısında bir ölçü olarak aldığımız “gerçek”in, toplu bir yanılsamanın evrensel olarak doğrulanmış göndergesinden başka bir şey olmadığını anımsatır.”

Bir okur olarak bana gelince; Duygusal Eğitim'in evrensel bir roman olduğunu söyleyebilirim. Sadece bir büyüme romanı olarak değil aynı zamanda politik bir roman olarak da evrensel. Ve anlaşılan o ki binlerce yıl geçse de her çağa verebileceği bir şeyler hep olacak. Flaubert, Bilirbilmezler'de anlattıklarını farklı bir biçimde Frederic'le ve Devrim'le anlatmış. Bu kez 18 yaşında, kime, neye güveneceğini bilemeyen, aşık bir genç var sahnede;

Beni seven bir kadın olsa, bir şeyler becerirdim belki... Niçin gülüyorsun? Aşk dehanın besinidir; soluk aldığı hava gibidir. Yüce yapıtları olağanüstü coşkular yaratır. Ama düşlerimin kadınını aramaktan vazgeçiyorum! Zaten günün birinde ben; içinde elma mı, değersiz cam mı olduğunu bilemediğim bir hazineyle birlikte sönüp gideceğim.”

Aşık olmanın verdiği güçle her şeyi yapmaya da heveslidir. Mesela;

O zaman, kişiye daha yüce bir evrene gitmiş duygusunu veren bir ruh ürperişine tutuldu. Ne olduğunu bilmediği olağanüstü bir yetenek gelmişti üstüne. Ciddi ciddi sordu kendisine: Büyük bir ressam ya da büyük bir şair mi oluyordu yoksa? Ressamlıkta karar kıldı; çünkü bu sanatın gerekleri kendisini Madam Arnoux'ya yaklaştıracaktı. Böylece bulmuş oluyordu yolunu! Hayatının gereği artık aydınlanmış, gelecek kesinleşmişti.”

ya da;
Ertesi gün bütün gücüyle çalışmaya başladı. Kendisini, bir kış akşamı, bir ağır ceza duruşmasında son savunmasını yaparken görüyordu; jüri üyelerinin yüzlerinde renk kalmamış, heyecandan soluğu kesilmiş dinleyici kitlesi duruşma salonuna sığmıyor; kendisi dört saatten beri konuşuyor, bütün delillerini özetliyor, yeni yeni deliller koyuyor ortaya ve her cümlesinde, her hareketinde, arkasında duran giyotin bıçağının yukarı kalktığını duyuyor; sonra meclis kürsüsünde bir hatip olarak görüyor kendini, dudaklarının ucunda bütün bir halkın kurtuluşu, rakiplerini söz sanatının incelikleriyle boğuyor...”

hatta;
O sıralarda, edebiyat konusundaki tasarılarını, kendisine karşı bir onur meselesi sayarak muhafaza etmekteydi. Pellerin'le yaptığı konuşmalardan esinlenerek bir estetik tarihi yazmak sonra, Deslauriers ve Hussonnet'nin dolaylı etkisi altında Fransız Devrimi'nin çeşitli dönemlerini dram halinde vermek ve büyük bir komedi yazmak istiyordu.”

politika, müzik vs, vs. konularında da yeteneklerini göstermek ister. Çünkü Pierre Bourdieu'nun söylediği gibi Frederic, gerçekliği kabullenmeyi, ona uyum sağlamayı beceremez, en azından uzunca bir süre. Gerçi Flaubert'in çizdiği, bugünden ve geçmişten farklı olmayan gerçek dünyanın pek kabul edilir yanı da yoktur. Politika, hırslı insanlar, düşmanlıklar, maddi çıkarlar için yapılan mücadeleler... hemen her şey ülke, şehir, çağ gözetmeden günümüzde de rahatça gözlemlenebilir şeylerdir. Ama bana kalırsa bütün bu evrensel “değerleri” Flaubert gibi anlatabilen yoktur.

Bazı kimseler imparatorluğu, bazıları Orleans ailesini istiyorlardı; bazıları da Kont de Chambourd'u; ama hepsi merkeziyetçi olmayan bir yönetime hemen gidilmesi fikrinde birleşmekteydi; bunun için bazı yöntemler ileri sürülüyordu: Paris'i büyük caddelerle birçok bölüme ayırıp aralarına köyler yerleştirmek; Versailles'i başkent yapmak, üniversiteyi Bourges'a taşımak, kitaplıkları kaldırmak, her türlü yetkiyi tümen komutanlarının eline bırakmak gibi. Köy hayatı ve öbür insanlardan daha duyarlı olması doğal görünen cahil kişiler göklere çıkarılıyordu. Kinin bini bir para; İlkokul öğretmenlerine ve şarap tacirlerine karşı, felsefe sınıflarına ve tarih derslerine karşı, her türlü bağımsızlığa, her türlü bireysel gösteriye karşı kin... “Otorite ilkesini pekiştirmek gerekirdi çünkü; kimin adına ortalarda devindiği nereden geldiği önemli değildi, yeterki bir Güç, otorite olsundu! Tutucular da artık Senecal gibi düşünüyorlardı. Frederic bir şey anlamaz olmuştu.”


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder