16 Ağustos 2016 Salı

Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Ahmet Hamdi Tanpınar


                                                                         “İroni insanlığın edebidir.” Jules Renard

Hem edebiyat hem de düşünce tarihimizin en nadide yapıtlarından biri olan Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü romanı, memleketin sosyo-kültürel değişimini, Abdülhamit döneminden Cumhuriyetin ilk yıllarına uzanan bir tarih aralığı içinde, hiciv türünü kullanarak anlatıyor. 

Altmış yaşında anılarını yazmaya başlayan kahramanımız Hayri İrdal'ın, Abdülhamit döneminde geçen çocukluk ve ilk gençlik yılları oldukça hareketli ve bolca maceralıdır. Yanında çıraklık yaptığı saat ustası Muvakkit Nuri Efendi, başka dünyalarla ilgili işlerine yardım ettiği Seyit Lütfullah, define ararken ya da eczanede simya işleriyle uğraşırken peşlerine takıldığı Abdüsselam Bey, Avcı Naşit Bey, Aristidi Efendi, sonra halası ve tabi ki büyük büyük babasından kalan saat Mübarek, tüm hayatını etkileyecek önemli karakterlerdir. Birinci Dünya Savaşı'nın başlamasıyla gençliğin güzel günleri de biter. Savaştan dönünce evlenip Abdüsselam Bey'in konağında yaşamaya başlaması hayatındaki ikinci dönüm noktasıdır. Abdüsselam Bey'in ölümünden sonra mirası hakkında yaptığı küçük bir şakanın yarattığı kargaşa, Hayri'nin önce mahkemeye sonra da akıl hastanesine düşmesine neden olur. Viyana'da psikanaliz eğitimi alan Dr. Ramiz'le de burada tanışır. Daha doğrusu onun tarafından esir alınır. Ama hayatındaki önemli değişiklikler de yine doktor sayesinde olur. Farklı işlere girip çıkarken Dr. Ramiz'in kurduğu psikanaliz cemiyetinin müdürlüğünü yapar. Bir süre de ispritizmacılar kulübünde muhasib olarak çalışır. Halit Ayarcı ile tanışması da yine Dr. Ramiz sayesindedir. Hayri'nin hayat hikayesi ve saatler hakkında ustasından öğrenip aktardığı cümleler, Halit Ayarcı'nın aklına o zamana kadar kimsenin düşünmediği bir fikir getirir. Saatleri Ayarlama Enstitüsü kurmak. Maddi açıdan zor durumdaki Hayri İrdal, karısını kaybetmiştir. İki küçük çocuğu, yeni karısı ve baldızlarıyla birlikte yaşadığı evi zar zor geçindirmektedir. Zamanın ruhuna vakıf bir kişilik olan Halit Ayarcı'nın ileri görüşlülüğü, fırsatları hemen fark eden sezgileri sayesinde ortaya çıkardığı bu yeni teşebbüs, her ne kadar akıl dışı gelse de, görünürde başka bir çıkış yolu da olmayan Hayri İrdal için hayatını yeniden düzene koyabileceği tek fırsat gibi görünür. Kendisini Halit Ayarcı'nın ellerine bırakır ve hayal bile edemeyeceği bir servete ve üne sahip olur.

Tabi ki bu özet, böyle dolu dolu bir romanı anlatmak için yeterli olmaz. Mesela Tanpınar'ın kaleminin bizim için çizdiği resmin canlılığını, karakterlerinin her birine gösterdiği özeni, eski İstanbul'un büyülü atmosferini aktaramaz. Ve eminim ki içinde bol miktarda hayat dersi ve felsefe barındıran bir romanda, ironinin böylesine zarif kullanımı da her yazarın yapabileceği bir şey değildir ve sırf bu yüzden tekrar tekrar okunmalı ve ders alınmalıdır. Ayrıca romanın edebi güzelliğinin yanı sıra edebiyat tarihindeki yerini de unutmamak gerekir.

Türk Romanına Eleştirel Bakış Cilt1'de, Berna Moran'ın, “iki uygarlık arasında bocalayan toplumumuzun yanlış tutumlarını, davranışlarını, saçmalıklarını, alaya alan, eleştiren bir romandır.” dediği Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nün, bugün görece daha modern bir toplumda yaşayan bizler tarafından da büyük bir keyifle okunmasının sebebi bana kalırsa aslında romanda güldüğümüz bocalama durumlarıyla, kimi zaman kılık değiştirseler de bir biçimde tanışıklığımızın olması, belki de okuyucu olarak hali hazırda benzer bir komedinin içinde yaşadığımızı fark etmemiz olabilir. Tanpınar, bir çoğu zamanla normalleşip parçamız haline gelen bu durumları bugün çok özlediğimiz ince bir ironi ile ve tamamen yerli karakterler üzerinden bize anlatır. Ama sadece batı adetlerini benimsemeye çalışırken düşülen komik durumlar değil, her türlü dert için evliyalardan yardım bekleyenler, Mevlevi ayinleriyle Bektaşi adetlerini birbirine katanlar da onun eleştirilerinden nasibini alır. 

Toplum üzerindeki etkisini hicvettiği konulardan bazılarının -sinema, ispritizmacılık, psikanaliz, modernizm, kapitalizm vb. hemen hemen aynı tarihlerde, doğdukları ülkelerde de benzer şekilde karşılandıklarını ve tartışıldığını da düşünürsek, romanın farklı uygarlıklar arasında bir bocalama halinin ötesinde kitlesel bir kendinden geçiş durumunu resmettiğini, her ne kadar anlatıcımız daha romanın başında “Biz kendi alemimizde yaşayan insanlarız. Her şeyimiz kendimize göredir. (9) diyorsa da, romanın zamanının ötesinde ve evrensel bir değere sahip olduğunu söylemek sanırım yanlış olmaz. Mesela Nabokov'un, hemen her romanında o dönemin en yeni keşfi olan psikanaliz ve özellikle de yaratıcısı Freud hakkında küçük bir dokundurma yapmadan geçmemesi, sinemanın Avrupa ve Amerika'da da insanlar üzerinde benzer etkilerinin olması, hatta birkaç saat önce son sayfasını okuduğum Julian Barnes'ın romanı Arthur ve George' da görebileceğimiz gibi, Sherlock Holmes'un yazarı Arthur Conan Doyle gibi toplum önderleri ve bilim adamları da dahil, dönemin tanınmış kişiliklerini peşinden sürükleyen, hatta onların alay konusu olmalarına neden olan spiritizmacılığın batı toplumunda da hemen hemen aynı etkileri yarattığını görebiliriz.

Ahmet Hamdi Tanpınar müzesi, Gülhane Parkı
Burada tabi ki sadece amatör bir okuyucu olarak gözlemim olduğunu da belirtip küçük bir de not düşmek istiyorum. Roman hakkında araştırma yaparken Murat Gülsoy'un, Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nün Devamı başlıklı yazısına rastladım. Gülsoy yazısında, Turan Alptekin’in “Ahmet Hamdi Tanpınar Bir Kültür Bir İnsan” kitabında, Tanpınar'ın romana ek olarak yazdığı ama neyse ki ve yaşasın ki basımında romanın sonuna eklemediği mektubu alıntılamış. Bu mektup özetle, tüm anlatının akıl hastanesinde yatmakta olan Hayri İrdal'ın hayal gücünün eseri ve her şeyin koca bir yalandan ibaret olduğunu söylüyor. Öyle bir mektup ki, romanın o ana kadar okuyup sevdiğimiz her satırını, mantıksal bağlamını, içeriğinin ve eleştirilerinin değerini bir anda silip atıyor. Bu yüzden, mektubu romanın sonuna eklemeyen Tanpınar'a bir kez daha büyük bir yazar ve kuramcı olduğunu gösteren bu hareketi, sağduyusu ve edebiyat sevgisi için ne kadar teşekkür etsek az. Ne de olsa Flaubert'in dediği gibi “Her akla gelen yazılmaz.” Diğer taraftan Murat Gülsoy yazısında romanın aslında bu mektupla tamamlandığını söylüyor. Tabi ki bu zevk meselesi ve Murat Gülsoy'da bir edebiyat insanı ama ya da tam da bu nedenle “Bu sayede Dr. Ramiz’le temsil edilen psikanalize de kaybettiği itibarı iade edilmiş oluyor” dediği satırlar beni hayrete düşüren asıl kısım oldu. Tanpınar'ın romanında, psikanalizin, itibarını zedelemek gibi bir düşüncesi olduğunu sanmıyorum -tıpkı onun itibarını kurtarmak gibi bir görevi de olmadığı gibi- ama yazarın, o yıllarda bir çılgınlık haline gelen konuyu Dr. Ramiz'in kişiliğinde hicvetmesi de romanın gidişatına baktığımızda diğer konuları eleştirmesi kadar doğal ve yerinde görünüyor. Umarım romanın yeni baskılarında da bu mektup eklenmez ve tam da yazarının tercih ettiği gibi basılmaya devam eder. 
"İnsanlar saatlerini ceplerinde gezdirdikleri, onu güneşten ayırdıkları zaman medeniyet en büyük adımını attı. Tabiattan koptu. Müstakil bir zamanı saymağa başladı. Fakat bu kadarı kâfi değil. Saat zamandır, bunu düşünmemiz lazım."

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder