8 Eylül 2016 Perşembe

Zamanın Gürültüsü, Julian Barnes

İroni, kimi zaman bazı şeyleri anlatabilmenin, kimi zamansa hayatta kalabilmenin en makul, hatta tek yolu olabilir. Ahmet Hamdi Tanpınar, zamanın ruhunu ironiyle anlatırken, Julian Barnes, Rus besteci Dimitri Şostakoviç'in hayatını konu alan son romanı Zamanın Gürültüsü'nde, “ruhun ve benliğin savunması” olarak gördüğü ironiyi baş role taşıyor. Hayatının neredeyse tamamını Stalin rejiminin ağır baskısı altında geçiren besteci için ironi, akıl sağlığını koruyarak yaşayabilmenin yegane yolu gibi görünüyor.

26 Ocak 1936'da “Kendini ilk elde bütün sanatların koruyucusu ve uzmanı olarak hayal” eden Stalin ve ekibinin Bolşoy tiyatrosuna, pek çok defa sahnelenmiş Mtsenk'li Lady Macbeth operasının gösterimine gelmesi, Şostakoviç'in halihazırda zor olan hayatını kabusa çevirir. Daha önce opera hakkında övgüler yazan müzikologlar birden bire yanıldıklarını anlar ve fikir değiştirirler. Dönemin en önemli dergisi Pravda'da çıkan eleştiride, müziği “gürültü” olarak nitelenir. Mtsenk'li Lady Macbeth ve dolayısıyla Şostakoviç birdenbire yasaklılar listesine dahil olur.
“Yazgı. Hakkında hiçbir şey yapamadığınız bir şey için kullandığınız tumturaklı bir sözcüktü yalnızca. Hayat size “ve böyle” dediğinde, başınızla onaylıyor ve buna yazgı diyordunuz.”
Sanat kimin içindir? Halk için mi? Sanat için mi? Gecelerini, takım elbisesini giymiş, birkaç parça eşyasını ve sigarasını koyduğu küçük çantasıyla birlikte asansörün önünde dikilip kampa ya da ölüme götürülmeyi bekleyerek geçiren Şostakoviç için yanıtlaması hem çok zor hem de çok basit bir soru. O, her ne kadar müziğinin “duyabilen kulaklar için” olduğunu söylese de görünen o ki Sovyet Rusya'sında sanat iktidar içindir. İktidarın baskısıyla, operasının bir hata olduğunu itiraf etmesi, kendisini eleştirenleri alkışlaması, yazmadığı makalelerin altına imzasını atması, Amerika ve Avrupa gezilerinde kürsüye çıkıp başkaları tarafından kaleme alınan ve tek kelimesine inanmadığı konuşmalar yapması gerekir.
Şimdiden itibaren sadece iki tip besteci olacaktı: canlı olup korkutulanlar ve bir de ölü olanlar.”
Onun yaşamasına izin verilmiştir ama ödeyeceği bedel de çok ağır olacaktır. Üstelik baskı Stalin'in ölümüyle de son bulmaz. Yumuşama dönemi olarak tanımlanan Nikita Kruşçev iktidarında, bu kez ruhu için gelirler. Şostakoviç yıllardır kaçtığı partiye üye olup Besteciler Birliğinin başına geçmesi için yapılan baskılara daha fazla direnemez. Kruşçev'li yıllarda besteleri yeniden çalınmaya başlarken, o, vicdan muhasebesiyle geçen hayatında nefes almak için ironiye sarılır. Ama bu kez ironinin bile sınırları zorlanmıştır. Artık ölümünün bir gün müziğini özgür bırakmasını ummaktadır.
“Zamanın gürültüsüne karşı ne çıkarılabilir? Sadece içimizde olan o müzik, varlığımızın müziği, ki bu müzik bazıları tarafından gerçek müziğe dönüştürülür. Gerçek müzik, on yıllar boyunca, eğer zamanın gürültüsünü bastıracak kadar güçlü, gerçek ve safsa, tarihin fısıltısına dönüşür.”


Her kitabını büyük bir keyifle okuduğum Julian Barnes, başyapıt olmaya aday romanında, okuyucusunu pek çok soru ve karmaşık düşünce bulutlarıyla karşı karşıya bırakıyor. 2000'li yılları eskitmeye başlamışken, nota kağıdı almanın izne bağlı olduğu, sanatçıların bir gece evlerinden alınıp yok edildiği, kamplara gönderildiği ya da en iyi ihtimalle esaret altında tutulduğu, baskı gördüğü, eserlerinin yasaklandığı Stalin iktidarı benzeri düzenler artık gerilerde kaldı diye düşünürken, Barnes, Dimitri Şostakoviç'in hayatı üzerinden bugüne ayna tutuyor. Peki bundan sonrasında daha iyimser olmak için nedenimiz var mı? Zamanın gürültüsü kendi sesimizi bile duymamızı engellerken bizler gelecekten çok şey mi bekliyoruz?


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder