16 Nisan 2010 Cuma

Bir Delinin Anıları, Gustave Flaubert


On yedi yaşında bir gencin anılarından ne beklenir? Yazarı Flaubert olunca elbette pek çok şey. Klasik bir roman sayılmaz “Bir delinin anıları”, biraz düşünceler, biraz yorumlar, anılar ve çağının gidişatına dair eleştiriler var içinde.

Şimdi saçmalayarak kendimi oyalamam gerekiyor. Flaubert hakkında yazmanın zor yanı onun romanlarından bahsetmekten çok her cümlesini yeniden yeniden yazmak, yazarken onların tınısını tekrar duymak üzerlerinde tekrar düşünmek istemem. Korkuyorum çünkü bir kere yazmaya başlarsam biliyorum arkası gelecek ve bütün kitabı buraya alıntılayıvereceğim. Nietzsche, doğmadan altı yıl önce yazmış Flaubert “Bir delinin anıları” nı. Roman yazmaya karar vermeseymiş, Nietzsche’nin tahtında bugün Flaubert’i görmemiz hiç de sürpriz olmazmış. Gerçi öyle bir durumda onun yerinde oturacak başka biri çıkarmıymış çok emin değilim.

(saçmalamaya devam...) Süslü, tumturaklı laflara, beş kez okusamda bir anlam çıkartamadığım cümlelere romanlarda sık sık rastlarım. Ahenkli ama boşturlar hatta çoğu zaman bir mana vermeye çalışmaktan yorgun düşer o satırları atlarım. Galiba bazıları, şimdi benim yaptığıma benzer şekilde sayfayı doldurmaya çalışırken söyleyecek bir şey bulamadıklarını saklayabilmek için ya da söylemek istediklerini nasıl ifade edeceklerini bilemediklerinden lafı dolandırır dururlar. Düşünce sahibi olmak yazın insanı olmanın birinci koşulu olmalı. Bir iki karakter yaratıp onları belli kalıplar içinde birbirleriyle çarpıştırırken, araya birkaç şık ama fikirsiz, kerameti kendinden menkul, ucu bir yerlere dokunmayan cümleler eklemek ve buna roman demek okuyucuyu yani beni kendimden şüpheye düşürmek büyük haksızlık oluyor. Her kim bir fikrim var diyorsa açık açık yazmalı ama ya roman olmalı bunlar ya da şiir. İkisi birbirine karışmamalı. Ne bileyim romanın içine şiir yakışmıyor sanki.

Flaubert hem fikir hem cümle sahibi yazarlardandır. Cümlelerini oluşturan her kelimenin tınısı diğerleriyle uyumludur özenle seçilmiş gibidir. Yüksek sesle okuduğunuzda kulağınızı tırmalayan tek kelimeye rastlamazsınız. Malesef çeviri hataları da bu yüzden çok göze batar. Cümleleri ahenklidir ama romanın içine eklenmiş şiirler gibi, duygusal bir yazarın arada bir coşup taşmaları gibi değildir. Hepsinin hedefi bellidir, içleri öyle doludur ki takılıp kalırsınız. Kırk yıl düşünsem bunu böyle anlatamam dersiniz. Her satırda, yazarın, özen, dikkat, emek ve zekasının izleri görülür. Romanlarının karakterleri ve kurgusu üstüne de sayfalarca konuşulabilir, cümlelerindeki özen kurguda da kendini gösterir. Karakterleri, bu çok katlı yapının içinde bir birleşir bir ayrılırlar. İşte böyle severim kendisini.

Flaubert’in ilk romanını da aynı beklentiyle okudum. Bir iki yerde kendisini tekrar etmiş olsa da anlatıda olgun Flaubert’in cümlelerinin izini sürmek mümkün ama benim için ilk romanı okumanın getirisi, onun insanlık kavramını çözümleyiş biçimini ve diğer romanlarındaki karakterleri oluştururken bu çözümlemeleri nasıl kullandığını keşfetmenin verdiği zevk oldu. Her roman yazarının derdi vardır insanla, en azından ben öyle umuyorum ama Flaubert tek tek insan örneklerini değil insanlığı eritir karakterlerinin içinde, yumurtayı, şekeri, unu karıştırır sonra onu istediği kalıba döker, bu bazen Emma olur bazen Frédéric ama aslında birbirine benzerdirler çünkü her ikisi de insanlıktan nasibini almıştır.

“Demek ki insanın etrafında sadece karanlıklar vardır;her şeyin içi boştur ve o sabit bir şey ister; bu devasa belirsizlikte kendi kendine yuvarlanır ve durmak ister; her şeye tutunur ve her şeyi eksiktir:Vatan, özgürlük, iman, Tanrı, erdem; bunların hepsini almıştır ve bütün bunlar elinden düşmüştür;kristal bir bardağı elinden düşüren ve sebep olduğu parçalara gülen bir deli gibidir.”

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder