2 Nisan 2010 Cuma

Görünmeyen, Paul Auster (Spoiler)


Yeni kitabını kendi içinde değerlendirecek kadar Auster romanı okumadım, en iyisi bu mudur bilmiyorum ama Timbuktu’dan sonra gaza gelip kedicime okuma öğrenmesi için uzunca süre işkence ettiğimden yazarın hayranlarından olduğumu rahatça söyleyebilirim. Görünmeyen’i okumaya niyetlenmem de bu hayranlığın sonucuydu. Akıcı cümlelerle örülmüş romanı kendi standartlarıma göre oldukça kısa sayılacak bir sürede bitirsemde bu kez, Paul Auster’ın dil kullanımındaki ustalığını kurgu ve hikâye yaratımında gösteremediğini düşünüyorum. Romanın ilk sayfalarında başlayan şaşkınlığım sonuna kadar da aynı şiddette devam etti. Mesela, 20’li yaşlardaki Adam Walker isimli ana karakterin, siyasal bilimler hocası olan Rudolf ve sevgilisi Margot’yla bir partide tanışıp sonra da onların evine yemeğe gittiği sahneyi, bir süredir süründürdüğüm Hınç Ayları (Pascal Bruckner) ve Abanoz Kule’nin (John Fowles) girişiyle fena halde benzettim. Genç, yakışıklı, kendisine sunulanları reddetmeyecek kadar da alçakgönüllü erkek kahraman ve yeni tanıştığı garip çift yani güzel, çekici genç bir kadınla, onun orta yaşı geçmiş ya da yaşlı diyebileceğimiz sevgilisi/kocası. Yazar dayanışması ya da birbirlerine yaptıkları bir tür gönderme midir yoksa bu aşk üçgeni teması mı çok popüler anlayamadım.

Romanın ilerleyen bölümlerini de konu itibariyle fazlaca yavan buldum. Ensest ilişkisi Adam’ın hayatının gidişatını pek de etkilemişe benzemediğinden hikâyenin içine sonradan yapıştırılmış bir ayrıntıymış gibi geldi. Gerçi romanda böyle bir ilişkinin olmama ihtimali de veriliyor ki bu kadar havada kalan bölümün fantaziden ibaret olması daha mümkün nitekim uzun bir yer ayrılan ensest ilişkinin taraflarından Gwyn hakkında güzel vücut hatlarından, sevdiği birkaç yazardan ve sonrasında sahip olduğu torunlarından başka bir fikir edinemiyoruz. İnsan hayat hikâyesini yazarken en büyük aşkını, her şeyi paylaştığı insanı böyle mi anlatır?

Cinayet vakası ise Adam'da takıntı haline gelmiş görünse de, onu asıl etkileyenin, gözleri önünde bir adamın öldürülmesi değil, suçlunun bu kadar kolay kaçabilmesi olduğunu düşündüm. Rudolf gibi önemli bir karakterin, siyasi fikirlerini tatsız ve tutarsız şekilde açıkladığı için zaten yeterince korkutucu ve rahatsız edici olduğu varsayılarak gerektiği kadar yoğunlaştırılmaması ve entel karaktere bir de gizli bağlantıları olan casus izlenimi verilmesi fazlaca abartılıydı. Rudolf eğer gerçekten bu kadar güçlüyse neden Adam’dan kurtulmak için odasına uyuşturucu koydurmaktan daha enteresan bir yol bulmadı diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Sanırım Adam’ı incitmek istemiyordu. Üstelik bu korkunç Rudolf, evlenmek üzere olduğu kadının kızını (Cécilé) Adam’ la tanıştırdı ve onların sevgili olabileceklerini düşündü. Katil olduğunu bilen ve kendisini ele veren birini kontrol etmek için bu kadar saf ve komik bir yol seçmek Rudolf’a yakışmadı. Belki iyi niyetli görünerek kendisini temize çıkarmak istiyordu ama onun böyle bir risk alacak kadar tecrübesiz olmasına akıl erdiremedim. Ne diyebilirim ki ben hiç korkamadım Rudolf’tan.

Romanda bol bol kullanılan entellektüel muhabbetlerin arasında Descartes hakkında da bir yoruma rastladım. Cümlelerin sahibi Héléne (Rudolf’un evlenmeyi planladığı kadın) konuşma bozukluklarının tedavisiyle uğraşan, konuşma terapisti, aktaransa kahramanımız Adam Walker.

“..., Dil olmadan düşüncenin var olamayışı ne kadar ilginç, değil mi? diyor; Dil de beynin bir işlevi olduğuna göre, dil -yani simgeler aracılığıyla sözcük oluşturma yetisi – bir anlamda insanın fiziksel özelliğidir diyebiliriz, bu da şu eski beyin-beden ikiliği görüşünün saçmalığını kanıtlar, öyle değil mi? O halde adieu Descartes. Beyin ve beden bir ve tektir.”

Sorun, Descartes’in gerçekte “beyin ve beden” ayrımı değil “zihin ve beden” ayrımı yapmış olmasından kaynaklanıyor. Romanın orjinalini görmedim ama beyin için kullanılan kelime “mind” sa kastedilen şey beyin değil zihindir. Ve eğer kelime “brain” se o zaman yazar, Descartes’in tezini aktarırken hata yapmıştır.

Yanılmıyorsam, Descartes, zihin ve bedenin ayrı tözler olduğunu, bedenin makine gibi çalıştığını ama zihnin fizik kurallarına bağlı olmadığını, beyin epifizinin, zihin (mind) ve bedenin kesiştiği nokta olduğunu söyler. Zihin, bedene bir yerde dokunsa da onunla bir değildir. Bu açıdan bakınca “beyin ve beden tektir” cümlesine, beyin epifizinin insan vücudundaki yerini bilen Descartes’ın da itirazı olacağını sanmıyorum. Ama işin içine ısrarla Descartes’ı ekleyeceksek yukarıdaki cümlelerden de ne yazık ki “zihin ve beden tektir” yargısına varamıyorum.

Descartes’i unutalım ve yukardaki önermeleri alt alta yazalım

1-dil yoksa düşünce yoktur

2-dil beynin bir işlevidir

3-dil insanın fiziksel özelliğidir

= O halde beyin ve beden tektir

Yorum yok !!

Peki, düşünce varsa dil de var mıdır acaba Héléne göre? ya da “Konuşabiliyorum o halde düşünebilirim de” diyen Héléne’in bakış açısıyla sözcük oluşturma yetisi yani dil, insanın böylesine kritik bir fiziksel özelliğiyse sözcük oluşturamayanların düz mantıkla düşünce kabiliyetinden yoksun, beyinsiz olduklarını ve insan olmadıklarını söylemek gerekir ki bu da bir konuşma terapisti için büyük bir gaftır.

Yazarın aktarımında mı, çeviride mi bir sorun var, ironi kullanarak, bilimle uğraşanların da bazen düşünmeden konuşabileceklerimi göstermeye çalışmış? Ya da böyle düşünen yazarın kendisi mi? Ya da ben Descartes’i yanlış mı hatırlıyorum?? Vs. vs.

Her şey bir yana akıcı olmasına akıcı ve çok da sürükleyici bir roman Görünmeyen. Hızla sayfaları çevirirken görünmeyenin peşine takılmış gibi ilerliyorsunuz. Ama nihayetinde onu yakalayamadan roman bitiveriyor. Hakkaten görünmüyor. Siz, keskin virajlar, girift karakterler, türlü çeşit sürprizler beklerken, elinizde kalan bir sürü klişeden ibaret bir boşluk, düşük bütçeli Hollywood filmi izlemişsiniz hissi ve yok artık ben anlayamadım galiba deyip kendinizce getirdiğiniz yorumlar. Konuyu iyi niyetle ele alıp romanla yapılmak istenen, klişelerin yerle bir edilmesi olabilir mi diye düşününce bile bu iş için daha yoğun karakterler (bakınız Madam Bovary) ve daha akla yakın bir kurgu gerekirdi sonucuna varıyorum.


Yaşadığım hayal kırıklığından kendime küçük bir eğlence çıkartmaya, romanı yeniden yazmaya ve Görünmeyen’in ne olduğunu bulmaya çalıştım. Romanın 201. sayfasında ikinci anlatıcı James, Adam’ın romanını yayımlanması için hazırlarken tüm adları değiştirdiğini söylüyor peki karakterlerin yeni isimleri rastgele mi seçildi? Hiç sanmıyorum.

Mesela kahramanımız Adam, adı üstünde Adem yani ilk insan. Rudolf şeytan rolünde zaten isminin anlamı da ünlü-kurt. Rudolf’un iddiasına göre Adam’a bir yaşam amacı verme fikri onun için endişelenen Margot’dan çıkıyor. Margot, inci anlamındaki Margaret’ten geliyor ki o da hamile kadınların koruyucu azizesi. Kurt, azizenin aracılığıyla Adam’ı beklenti içine sokuyor. Aşk ve kendi hayatının hakimi olma beklentisi. Ama istiridyenin kabuğu açıldığında her iki beklentinin de boş olduğunu anlıyor Adam. Sonra bir gece kötü kurt, adının keltce kökeni aşk anlamına gelen Cedric’i öldürüyor. Romanda, Rudolf’un Adam’a karşı aşk hissedebileceği ihtimali önce Adam sonra Margot tarafından reddedilirken sorunun tersi dillendirilmiyordu. Ya Rudolf’un (kurt-şeytan) öldürdüğü Cedric (Aşk), Adam’ın, Rudolf’a yani kötülüğe duyduğu aşksa ve bu ölüm Adam’ı kendisinden olan Gwyn’e (kız kardeşine), dolayısıyla kendisine yönlendirdiyse? Gwyn, Adam’a benzerliği ve kusursuzluğuyla Adam’ın kendisine duyduğu aşk’ın sadece aracısıysa?

Gwyn, doğru, dürüst, kutsanmış demek. Sözlükte erkek ismi olarak geçiyor ki bu da onun hakkında daha fazla şüpheye yol açıyor. Romana düz anlamda bakınca, Gwyn'in kardeşiyle arasındaki ilişkiyi reddettiğinde doğruyu söylemiş olması gerektiğini, yazarın da (James ya da Paul Auster) isim seçimiyle bunu ima ettiğini düşünüyorum. Aşırı bir yorumla ise erkeğin, kutsanmışa (Gwyn) yönelişinin aslında kendine yönelişi olduğunu. Kadının, Adem’den yaratılmış, türev bir varlık olmasını, binlerce yıl, eksik ve Havva’nın günahından dolayı suçlu kabul edildiğini düşünürsek, ilk erkeğin kendisine yani aslolana, kutsanmışa yönelmesi çok da mantıksız değil.


Cécile (ya da latince yazılışıyla Cecilia) latince caecus’dan türemiş, kör anlamına geliyor. Romanda da ne Adam’ın ne de Rudolf’un niyetini görmüyor. Bir tahmin yürüterek gerçekleri az çok anladığındaysa artık çok geç kalmış oluyor. Ayrıca cennetin müziğini duyduğundan, müziğin ve müzisyenlerin azizesi olan Cecilia’nın sözleriyle bitiyor roman,

“O ses beni hiç terketmeyecek. Ömrümün sonuna kadar, nerede olursam olayım, ne yaparsam yapayım, o sesler hep benimle olacak.”


İkinci anlatıcı James Freeman’ın ismi (Jacob’dan geliyor) “yerini alan kimse” demek, daha çok karşısındakini aldatıp, yerinden ederek onun yerini alan anlamında kullanılıyor ve biz Adam’ın romanının sadece James Freeman’ın adıyla basılabileceğini biliyoruz. James, bizi ya da Adam'ı aldatmış olabilir mi?
Muhtemelen evet. 

Sonuç olarak

1- insan görmek istediğini görür

2- hiçbir şey göründüğü gibi değildir

o halde gördüğümüz her şey aslında

= Görünmeyendir

2 yorum:

  1. Henüz kitabı bitiremedim.. Fakat, Bakalım kim nasıl bir yaklaşımla okumuş bu kitabı diye bakınırken adını görmek ve gerçekten katıldığım yorumlarını okumak beni mutlu etti :) Şahısların isim seçimindeki ayrıntıyı fark ettirmemiş olsaydın bu kitap bir eksik kalacakmış

    YanıtlaSil