2 Ekim 2013 Çarşamba

Ömür Boyu Esenlik, Pascal Bruckner



Havanın limonata gibi tatlı, denizin ve güneşin ılıcık olduğu sahillerden sesleniyorum. Herkesler çoktan tatili bitirmiş iş, güç başına dönmüştür herhalde ama bugünlerde Akdeniz hakikaten tadından yenmiyor dostlar.

Geçen sene saçma bir şekilde, hangisini okumak istediğime karar veremediğimden iki haftalık tatil için bir valiz dolusu kitapla yollara düşmüş ama denizdi, güneşti, uykuydu derken valizi açmaya bile fırsat bulamadan İstanbul'a dönmüştüm. Bu yıl kendi çapımda bir zeka pırıltısı göstererek okuyacağım kitaplardan çok okuduğum halde bir türlü blog'a yazma fırsatı bulamadıklarımı aldım yanıma. Bir şekilde yazarım diyordum ama kemiklerimi eylül güneşinde ısıtırken fırsat bulup da iki kelam edemedim. Neyse nihayet bugün hava biraz soğudu, azıcık yağmur yağdı da suçluluk duygumu hafifletmek için PC başına geçebildim.

İlk sırada Pascal Bruckner'ın Ömür Boyu Esenlik'i var. Bruckner, modern insanın mutluluk kavramını sorguluyor. Anı Yaşa! Kendini Gerçekleştir! Kendin Ol! sloganlarının baskısı altında ezilen, gündelik koşuşturma içinde anı yaşayıp yaşamadığını, yeterince mutlu olup olmadığını, yeterince kendi olup olamadığını sorgularken hayatı ıskalayan biz insancıklar için bazı gerçeklerin altını çiziyor. Mutluluğun tarihine kısa bir bakış atıyor ve zaman içinde değişen kavramın bugün bizi sürüklediği karmaşadan bahsediyor.
Mutlu olun! bu sözün sevimli görüntüsünün altında daha paradoksal daha korkunç bir emir yok mu? İnsan mutlu olup olmadığını nasıl bilebilir? Mutluluğu kim ölçüyor? Neden mutlu olmak gerekiyor ve neden bu tavsiye bir zorunluluk haline alıyor? Acınacak halde beceremediğini itiraf edenlere nasıl bir cevap verilmeli?”

Depresyonun ve şu aralar popüler olan tükenmişlik sendromunun ne denli sık yaşanan sorunlar haline geldiğini gördüğümüzde bir yerlerde yanlış yaptığımızı düşünmeye başlıyoruz. Başarı=Mutluluk denkleminin gerçekçi olmadığını anladığımızdan beri eşitliği sağlayacak başka seçenekleri deniyor ama her seferinde biraz daha hayal kırıklığına uğruyoruz.

Tüketim çağının bize yazdığı reçeteler can sıkıntımızı arttırmaktan başka bir işe yaramıyor. Hayatımızı adadığımız şeyleri elde ettiğimiz anda aslında bizi mutlu etmediklerini fark ediyoruz. Ve işin acı tarafı yeni dünya düzeninde bunların tek suçlusu da biziz. Bruckner, fazlaca anlam yüklediğimiz ve karmaşık hale getirdiğimiz mutluluk kavramının bizi baskı altına aldığını, bir parça da hayatımızı kararttığını söylüyor. Hatta “biz muhtemelen, insanları mutlu olmadığı için mutsuz eden ilk toplumları oluşturuyoruz.” diyerek işi bir adım ileriye götürüyor.

Durumumuz pek iç açıcı olmasa da tamamen ümitsiz de değil. Aslına bakarsanız okudukça sakinleştiğimi fark ettim. Nasıl olsa Bruckner'ın söylediği gibi “...varoluş,sonsuz olanaklar açısından bakıldığında hep fazla kısa ama bitmek bilmeyen bir zaman dilimidir. Geldiğinde hep kaçıracağımız ve geçtiği andan itibaren hep daha fazlasına ihtiyaç duyacağımız ek zaman ihtiyacımız vardır.” ki debelenmeyi bırakıp belki de en başta kabul etmemiz gereken de budur. Ama “Özellikle mutluluktan daha önemli olmak üzere yalnızca yaşama zevki, burada, yeryüzünde geçici, saçma bir macera içinde bulunma hazzı vardır.” ki bunu her nefes aldığımızda hatırlamamız gerekir. Ve bence “...yaşamı sadece mutlu olmak istemeyecek kadar çok seviyorum.” diyebilmek bu garip ve faydasız, varlığımızı değersizleştiren düzenden kurtulmak için iyi bir başlangıç olabilir. 


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder