reklam 1

5 Ağustos 2012 Pazar

Oscar Nasıl Wilde Oldu?- Elliot Engel




















Yüzyıllar sonra bile okunan, dahi olarak anılan bir yazar olmak hiç kolay değilse de yeteneğiniz konusunda emin olduğunuz halde bir türlü istediğiniz sonuçları alamıyorsanız  yaşamınızdaki bazı konuları gözden geçirmenizde fayda var derim. 

 Edebi başarıyı etkileyen nedenlerin ilk sırasında içine doğmuş olduğunuz aile geliyor. Alkolik, dengesiz, ailesinin karnını doyurmak konusunda başarısız,  mümkünse bencil ya da bunalım içinde bir baba. Yanında, çocuklarına karşı ya çok ilgisiz ya da aşırı ilgili bir anne gerekli. 

Çocukluğunu sıkıcı bir şehirde ya da kırsal bölgede geçirmek de, aşırı tutucu ya da çocuklar açısından güvenli olmayan bir çevrede yaşamak da yazar adayı açısından olumlu özellikler. 

Eğer bunlara sahip değilseniz işiniz bir parça zorlaşıyor ama hala imkansız değil. Bir an önce pişmiş tavuk misali, mümkün olan tüm talihsizlikleri üstünüze çekebilme becerisini geliştirmelisiniz. Ama, diyelim ki doğuştan şanslı olanlardansanız, hayat size cömert davranmakta ısrar ediyorsa, kendi şanssızlığınızı kendiniz yaratmayı mutlaka öğrenmelisiniz. Ayrıca başarısız bir eğitim hayatı o da yoksa eğitiminiz ne olursa olsun hiç bir işte dikiş tutturamamak ya da tembellik gibi özellikler yaratıcılığınızı açığa çıkarmak için iyi bir ortam sağlar. Normal yollardan para kazanamayacağınıza emin olduğunuzda, işte o zaman kalemi ele almanın zamanıdır. Hikaye ya da şiir yazarak işe koyulabilirsiniz.  
  
İlk eserlerinizi ortaya çıkardınız ama yayınevlerinden sürekli red cevabımı alıyorsunuz? Umutsuzluğa kapılmayın deneyebileceğiniz birkaç yol daha var.  Şehir ya da ülke değiştirin, para kazanmak için bir iş bulup kendinizi kovdurun, size uygun olmayan, ömür boyu mutsuzluğu garantileyen biriyle evlenin ve sonra tekrar yazmayı deneyin. 

Bu aşamada artık eserlerinizden birkaçını yayınlatmayı başarmış olmalısınız.  Evet mi? O zaman edebiyattan  para kazanmak için yeterli ticari zekaya sahip olduğunuzdan emin olun ve bunu iyi değerlendirip mümkün olan en fazla parayı kazanmaya çalışın çünkü yeniden parasız kalmak, yaratıcılığınızı arttırmak ve sonunda en önemli eserinizi yazabilmek için har vurup harman savuracağınız bu paraya ihtiyacınız olacak. 

Parasızlık yaratıcılığınız üzerinde olumlu etkiye sahip olsa da ilk görüşte aşık olduğunuz kişiyle kaçarak bir diğer mutsuz evliliğe adım atmanız, bunalıma girmeniz, hiçbir fikrinizin olmadığı meslek dallarında kendinizi denemek gibi faaliyetleriniz de bu dönemde size gerekli olan ilhamı verecektir. 

Ve işte sonunda istediğiniz oldu, çok satan ama daha önemlisi sonraki kuşakları etkileyecek, edebiyat tarihine geçecek üslubunuzu ortaya koyacak romanlar yazdınız. Ama işiniz bununla da bitmiyor, şimdi de ününüzü pekiştirmek için yeterince bencil, depresif, kıskanç, kendini beğenmiş, sansasyon yaratmaya ve her ortamda kendinizi göstermeye hevesli ve yetenekli olmalısınız. 

Kısaca özetlemeye çalıştığım bu yol haritası hayallerinizdeki yazar tanımına uymuyorsa ya da abarttığımı düşünüyorsanız Edebiyat profesörü Elliot Engel’in Sel yayınlarından çıkan Oscar Nasıl Wilde Oldu? adlı kitabına bir göz atmanızı öneririm. 

Elliot, özellikle yaşamları ve edebi eserleri arasında bağ olduğuna inandığı için kitabında yer verdiğini söylediği yazarların çok ilginç ayrıntılar içeren hayat hikayelerini bugünkü şartlarda benzersiz diyebileceğimiz eserlerini, onları eşsiz kılan özellikleri ile paralel olarak anlatıyor.

Örnek mi? Mesela, İngiltere’nin kırsal kesiminde oldukça dar bir çevrede büyüyen Jane Austen, edebiyat macerasına şiirle başlar. 16 yaşındayken İngiltere tarihini yazma girişiminde bulunur,  23 yaşına geldiğinde ise tamamlanmış üç romana (Sağduyu ve Duyarlılık, Aşk ve Gurur, Northanger Abbey) sahip bir yazar olmasına rağmen dönemin şartları gereği bunları bastırma çabasına girmez. Maddi sıkıntı çeken ailesiyle birlikte romanlarında sıkça duyduğumuz Bath şehrine taşındığında aldığı evlilik teklifini önce kabul sonrada reddeder. Bu utanç verici ve görgü kurallarına düşkün dönem kadınından beklenmeyen bir davranıştır. Bir süre sonra babasını kaybeder. Annesi ve kız kardeşiyle birlikte evsiz kalırlar. Uzun yıllar tek kelime yazamaz ta ki erkek kardeşi kendisine miras kalan evi onlara bağışlayıncaya kadar. Yeniden yazmaya başlayan Jane’in, ilk romanı “Bir Hanım” imzasıyla yayımlanır. Son günlerine kadar üretken bir yazar olan Jane Austen 39 yaşına geldiğinde Addison hastalığına yakalanır ve 41 yaşında hayatını kaybeder. 

Jane’in hayatı talihsizlik açısından pek fena sayılmasa da Edgar Allan Poe’nun bu konuda daha yetenekli olduğu aşikar.  Elliot, Poe’yu anlattığı bölüme  “Edgar Allan Poe’nun hayatı derslerde incelediğimiz bütün edebiyatçılardan daha acayip daha karanlık, çok daha tüyler ürpertici, çok daha acıklı olarak tanımlanabilir.”  diyerek başlıyor. Devamında anne unsurunun Poe’nun hayatı ve eserlerinde nasıl bir yer tuttuğunu görüyoruz. Aşık olduğu kadınlar konusunda da aynı şanssızlığı sürdüren yazar hayatına giren tüm kadınları annesininkine benzer hastalıklar yüzünden kaybediyor. 20 yaşında ne bir akrabası ne de parası olan Poe, yazmak için soğuktan donan parmaklarını mum ışığında ısıtmak zorunda kalır. Çocukluğunda yaşadığı olaylar nedeniyle eserlerinin konusunu mezar, ölüm karanlık ve korku temaları oluşturur. Yazdıkları sürekli reddedilen Poe’nun hayatı, o dönemde pop star muamelesi gören Charles Dickens’la tanışmasıyla değişir Dickens’dan aldığı ilham -ki hikayesi de çok ilginç- hiç para kazanamasa da en ünlü şiirlerinden olan Kuzgun’un doğumuna neden olur. Parasızlık yüzünden hastalığı tedavi edilemeyen karısını kaybeder. Bugün hemen herkesin bildiği Annabel Lee şiirini onun için yazar. Sonunda okunan bir yazardır, öyküleri dergilerde basılmaya başlar. Ama ne demiştik, iyi bir yazar olmak için pişmiş tavuk örneğini unutmamak gerek ve Elliot’un anlattığı hikaye de buna güzel bir örnek. Poe’ya  Amerika’nın en büyük şiir dergisinde editörlük teklif edilir. New York’a doğru yola çıkar, Baltimore’da aktarma yapmak için trenden iner. Tesadüfe bakın ki o sırada belediye başkanlığı seçimleri vardır ve seçimleri kazanmak için sahte oy toplamak isteyen ve bunun içinde tren garındaki saf tipleri kendilerine kurban seçen bir grubun tuzağına düşer. Bara davet ettikleri Poe’ya bolca içki içirirler, oyunu kullandırdıktan sonra da bir köşede bırakırlar. Alkol komasına giren Edgar Allen Poe üç gün sonra kırk yaşındayken hayatını kaybeder. New York’a asla ulaşamaz.  

Elliot Angel, kitabında Brontë’lerin hayatına da yer vermiş. Daha önce okuduklarımdan biraz farklı da olsa onların hayatındaki talihsizliklerinde diğer yazarlardan altta kalır yanı yok.  

Şanssızlığın dozu biraz daha artıyor. Virginia Woolf’un Flush romanından tanıdığımız Browning çifti kaçarak evlendikleri için dışlanan ve hayatlarını ülkelerinden uzakta geçirmek zorunda olanlara bir örnek. 

Charles Dickens ise kitapta yer alan ünlü yazarlardan bir diğeri. Oliver Twist, Büyük Umutlar ya da İki Şehrin Hikayesi’ni bilmeyen yoktur sanırım. Ama Elliot’un söylediği gibi hayatı romanlarından çok daha ilgi çekici. Heyecanı kaçmasın diye ayrıntılarını girmek istemiyorum ama kısaca ailesinin müsrifliği yüzünden küçük yaşa borçlular evinde yaşamak, çok zor işlerde çalışmak ve hayatı kendi kendine keşfetmek zorunda kalan Dickens edebi yeteneğinin yanında ticari zekası sayesinde “aynı kitabı aynı okurlara 3 kez satarak”  40 milyon pound kazanmayı başarmış. Bence üzerinde düşünülmesi gereken bir konu diyerek başka bir yazara geçiyorum. 

George Elliot, yani gerçek adıyla Mary Ann Evans, tutucu çevrede büyüyenlerden. Annesini küçük yaşta kaybettiği için ev hanımı işlerini o yapmak zorunda kalıyor. Kendi kendine öğrendiği İtalyanca ve Almanca’dan çevriler yapıyor. Dini inancı nedeniyle roman okumayı bırakıyor ama bir süre sonra tanıştığı düşünür ve yazarlar çevresinin de etkisiyle inançlarını sorgulama dönemine geçiyor. Yazdıklarında hayatının bu  yıllarının etkisi görülüyor. 37 yaşında ilk edebiyat denemesini kendi ismiyle satmayacağı için George Elliot ismiyle yayımlatıyor ama şansa bakın ki Dini Yaşamdan Sahneler ismini taşıyan bu kitabın yazarının bir kadın olduğu Charles Dickens tarafından anlaşılıp ifşa ediliyor. 40 yaşında yazdığı Adam Bede ile büyük başarı yakalıyor. Özel hayatı çalkantılarla dolu olan George Elliot evli bir adamla daha doğrusu karısı tarafından terk edilmesine rağmen evliliği kağıt üstünde de olsa süren Henry Lewes ile ilişkisi nedeniyle ailesinden hatta ülkesinden dışlanmış yıllarca Almanya’da yaşamak zorunda kalmış. George Elliot soğuk algınlığı nedeniyle 61 yaşında hayatını kaybediyor. 

Daha iyi yazmak için kendini yalnızlığa mahkum eden Emily Dickinson; filmlere konu olacak hayatı bir de kürek mahkumu olmasıyla taçlanan Oscar Wilde; çocukluğu korkunç ağır işlerde çalışarak geçen, çeşitli işlere girip çıktıktan sonra nehir kaptanı olma sevdasıyla 3793 km uzunluğundaki Mississippi kıyılarını öğrenmek için yıllarını harcayan ve sonunda patlayan iç savaş nedeniyle bu mesleği hiç icra edemeden yeniden işsiz kalan, yazar olarak kullandığı ismi bir denizci teriminden alan ve Amerikan edebiyatına çığır açan iki önemli armağan veren Mark Twain. 

Tembel babası ve aşırı hırslı annesi ile kırsal kesimde büyüyen ve tıpkı romanı Adsız Sansız Bir Jude’un ana karakteri gibi bir süre (oldukça kapalı ve iç karartıcı bir roman olduğunu düşünmüştüm ama hayatı hakkında bir şeyler öğrenince yeniden okumam gerektiğini anladım) kilise onarımı işi yapan ve tüm arzusu şiir yazmakken para kazanmak için romanlara yönelen Thomas Hardy.  

İrlanda’nın o dönemde oldukça yozlaşmış Edinburg şehrinde, annesinin peri masallarıyla büyüyen, doktor olsa da bir türlü bu işten para kazanamayıp, hasta gelsin diye beklediği boş ofisinde Sherlock Holmes’ü yaratan sonra da en popüler döneminde karakterini öldürerek büyük protestoların hedefi olan, oğlunu savaşta kaybeden ve yaşamının son yıllarında kendini ispritizmaya adayan bu nedenle de  alay konusu haline gelen Arthur Conan Doyle

İçinden geldiği işçi sınıfını romanlarına taşıyan, yaşamından ve Freud öğretilerinden hareketle romanlarında cinselliği kullanması nedeniyle sansüre uğrayan D.H Lawrence

Ailenin hayata kalabilen tek çocuğu olduğu için annesinin aşırı ilgisiyle şımartılan, büyüdüğünde züppeliği nedeniyle çevresinde pek de sevilmeyen, katıldığı birinci dünya savaşında öleceğinden emin, ün kazanmak için roman yazan, yayınevlerinden aldığı red cevaplarından sonra geçen parasız döneminin ardından para kazanmasını sağlayacak ucuz romanlara yönelen ama dünyanın değişen çizgisini takip edemediğinden gözden düşen ve hayatını 44 yaşında kalp krizi nedeniyle kaybeden Muhteşem Gatsby’nin yazarı Scott Fiztgerald

Bir diğer yazarımız olan Ernest Hemingway, maceraperest ve sert erkek grubuna girer öyle ki hayatının bir yılını akla gelmeyecek kazalarla, yaralanmalarla geçirmiştir. Başarısız dört evlilik yapar. Eşlerinden biri onu “kalpsiz, düşüncesiz, bencil, şımarık nankör, kibirli ve reklam peşinde koşan bir canavar” olarak tanımlar. Üslup açısından edebiyatta bir devrim yapmıştır. Çanlar Kimin İçin Çalıyor, İhtiyar Adam ve Deniz gibi eserleriyle, kazandığı ünün keyfini çıkartmaya çalışırken sağlığı bozulur bu sırada artık yazamadığını da farkeder ve tıpkı babası gibi intihar eder.

Örnekler vermeye çalıştığım kitapta Robert Frost, Geoffrey Chaucer ve tabi ki Shakespeare ‘de yer veren Elliot Engel, edebiyat tarihini göz önüne alarak bana kalırsa iki ilginç saptamada da bulunmuş. Birincisi Amerikalı ve İngiliz erkek yazarların  babalarının genelde “dirayetsiz” ve “hiçbir meziyetleri olmayan” adamlar olduğu buna karşılık kadın yazarlarınsa genelde hastalıklı babalarından kurtulmaya çalışmak gibi ortak özellikleri olduğu yönünde.

İkinci olarak da “ bazı dönemlerin 20-30 yıl boyunca doğan kişileri kendilerinden sonrakilere miras kalacak önemli yapıtlar bırakmamışken sonraki on yıl boyunca bütün edebiyat devleri bir arada çıkar” diyor ve iki dönemi örnek veriyor. Viktorya dönemi yazarlarından Dickens, Thackeray, Trollope, Charlotte Brontë, Emily Brontë ve George Elliot’un birbirini takip eden yıllar içinde doğduğunu söylüyor. Aynı durum yirminci yüzyılın başlarında da yaşanmış ve Hemingway, Faulkner, Eugene O’Neill, Fitzgerald bir yıl arayla doğmuş ve yine uzun bir süre bunlara yaklaşacak yazarlar dünyaya gelmemiş. Ne diyelim umarım daha fazla beklemeyiz.

30 Ekim 2011 Pazar

Erken yeni yıl planları: Filmler

Uzun zamandır film izlemiyorum aslında ama Filmekimi’nde kaçırdıklarımı görünce fena üzüldüm. Bu arada gösterime yeni girenler ve girecek olanlardan bir liste de filmler için yaptım. 

Paris’te Gece Yarısı bir Woody Allen filmi ve yeniler  içinde izlediğim tek film. Bayıldım diyemem ama eğlenceli. Geceleri Paris’in arka sokaklarında kimler dolaşıyor tahmin edin. Hemingway, Scott Fitzgerald, Dali,  T.S Eliot, Matisse, Picasso, Gauguin.  Hatta Gertrude Stein  kahramanımız Gil’in yazmaya çalıştığı romanı okuyup yorum yapıyor. Ama işte görüntüler falan çok güzel, konu ilginç olsa da kendi çağınızı sevinden öte bir şey söylemiyor film.

David Nicholls’ın çok satan romanından uyarlanan Bir Gün romantik filmlerden. Anne Hathaway’i severim, konu da değişik gibi ve çok iyi eleştiriler almış, bakalım ne çıkacak.

Üç  Silahşörlerin fragmanını izledim. Üç boyutlu filmin görebildiğim sahneleri  ve  kostümleri çok iyiydi. Sinemada izlemek gerek.

The Artist yine festivalde kaçırdığım filmlerdendi. Umarım yeniden gösterilir. Sessiz ve siyah beyaz çekilmiş. Sesin filmlere girmesiyle işsiz kalan göçmen oyuncuyu anlatıyor. Müzikler muhteşem. Oyuncular arasında çok şirin ve yetenekli bir köpecik de var.



Melankolia bir  Lars von Trier filmi. Konusu enteresan, dünyaya çarpması beklenen bir gezegen ve mutsuz insanlar var. Ama asıl merak ettiğim şey fragmanda şöyle bir gösterilen müthiş sahneler. 

Cannes festivalinin de gözdelerinden olan Bisikletli Çocuk sinemaya gelmesini beklediklerimden ama doğrusu pek de ümitli değilim. 

Kevin Hakkında Konuşmalıyız, okulda katliam yapan, babasını, kız kardeşini öldüren ve medyanın ilgisini beni seviyorlar diye yorumlayan bir çocukla, nefret ettiği annesini anlatıyormuş. Kaçırmamak lazım. 


Beginners, bir baba oğul hikâyesi daha doğrusu homoseksüel olduğunu 75 yaşında, karısını kaybettikten sonra açıklayan bir baba ile ilişki kurmakta zorluk çeken oğlun maceralarını anlatıyor. Bir köpecik de bu filmde var Artist te oynayanla aynı mı acaba?

Gelecek, evlerine yaşlı ve sakat bir kediyi almak isteyen çiftimizin kedi daha eve gelmeden bu sorumluluk karşısında ki bence pek de haksız sayılmazlar yaşadıkları bunalımı anlatıyor. fragmana ve eleştirilere bakarsak çok keyifli bir film.


Olmak İstediğim Yer sanırım yine Filmekimi’nde gösterilen filmlerdendi ama  işin güzel tarafı yakında sinemalarda da gösterilecek olması. Cheyenne yani Sean Penn eski bir rock yıldızı, babası öldükten sonra ona nazi kampında işkence yapan SS subayını arıyor. Sean Penn hayranı olarak onu ilk defa böyle bir karakterle ve tiple görmek çok eğlenceli gerçi ne yapsa yakışıyor ama bu seferki başka.



The Tree Of  Life yine Sean Penn  ve Brad Pitt’in rol aldığı süper bir hikâye. Fragmanda çocukluğun ilk izlenimleri müthiş görüntülerle yansıtılmış bakalım filmin geri kalanı nasıl. 

Zamana Karşı gösterime girdi sanırım. Zenginlerin sonsuza dek yaşadığı fakirlerinse 25 yaşında öldükleri yıllar. Alınıp satılabilen zaman bizede pek uzak değil hatta şimdi de herkes onun için çalışmıyor mu? Justin Timberlake’den pek emin olamasam da film ilginç görünüyor. 

Margin Call küresel krizin ilk 24 saatini anlatan heyecanlı bir film ayrıca Kevin Spacey’nin başrolde olması da filmin artılarından. 

Brad Pitt’in performansının çok beğenildiğini okuduğum Moneyball  nerde görürsen izle filmlerimden biri olacak bu yıl. Filmin senaryosu da Social Network’un senaristine ait.

The Rum Diary, gazeteci ve yazar Hunter S. Thompson’ın  Puerto Rico günlerini anlatıyor. Johnny Depp’de korsan kılığından kurtulmuş, uzun zaman sonra farklı bir rolde. Fragman çok neşeli görünüyor.



George Clooney’nin başkanlığa aday olduğu ki olsa çok da yakışır, The Ides of March’da  oyuncu kadrosunun kalanı da müthiş. Ayrıca entrikalar, hırslı ve kötü politikacılar falan baya heyecanlı bir filme benziyor.  

Erken yeni yıl planları: Kitaplar


Üzerimdeki yükten kurtulduğuma göre uzun zamandır istediğim ama şu hazin eser yüzünden bir türlü okuyamadığım kitapların listesini yapayım dedim. Gözüm dışarıda olsa da öncelik evdekilerin.


Birinci sırada Nabokov serisi var. Solgun Ateş, Ada ya da Arzu. Bu arada Sebastian Knight’ın Gerçek Yaşamı ve Pnin hakkında şimdi nerede olduğunu hatırlamadığım müthiş bir yazı okudum geçenlerde. Yok böyle bir adam,  hemen bitmesin diye aralarda başka kitaplar okusam da aslında aklım hep onda. Aşk mıdır acaba? Sonra David Foster Wallace’ın İğrenç Adamlarla Kısa Görüşmeler’i  var uzun zamandır bekleyenler arasında. Geçen yıl kitap fuarından aldığım bir kitap daha var ismine bakmaya üşendim şimdi. Gerçi ona başlamıştım ama her beş sayfadan sonra gelen iki sayfanın boş olduğunu görünce vazgeçtim. Dikkat etmek içine bakmak lazım.


Gelelim yenilere…


Eco’dan Prag Mezarlığı ilk sırada. Aslında Genç Bir Romancının İtiraflarını okuyunca büyü biraz bozuldu gibi ama Can yayınlarından çıkan Anlatı Ormanlarında Altı Gezinti’nin sonunda Prag Mezarlığına konu olan olaylardan bahsediyordu şimdi roman halini çok merak ediyorum. 


İkinci sırada Ned Beauman’ın yazdığı Boksör Böcek var. Hikâye ilginç göründü. Balık gibi koktuğu için evinden çıkamayan bir adam internetten nazi hatıraları topluyor sonra dokuz parmaklı bir boksör, bir adet gen araştırmaları yapan faşist bilim adamı ve bir de böcek var. İnsan daha ne ister?


Üçüncü roman Jose Saramago’nun kutsal kitaplardaki olayları yeniden yazdığı Kabil ki tadından okunmaz gibi geliyor.  Adem’le Havva’nın cennetten kovulması, Nuh tufanı vs. yeryüzünde işlenen ilk cinayetin zanlısı Kabil’in gözünden anlatılmış. 


Dörtte İçerden Ölmek ilk defa adını duyduğum Robert Silverberg’ den. Konu çok ilginç. Zihin okuyabilen David Seling, tek yeteneğini yavaş yavaş kaybediyor ve kendisini nasıl tanımlayacağını düşünüyor ya da böyle bir şey ama mutlaka okumak istediklerimden biri bu roman. 


Beşten pek emin değilim ama yine de yazayım. Michael Foley’ den  Saçmalıklar Çağı. Şu aşağıda da bahsettiğim hayatımızı yöneten saçmalıkları anlatmış. Filozoflardan mutluluk reçeteleri vermiş ki ben de yazmıştım bazılarını. Gerçi bunlardan boş boş bahseden yığınla kitap var eğer bu da öyleyse hiç acımam bırakırım. 


Altıncı roman yine ilk kez adını duyduğum  Rex Gosh’un  19. Cadde NW. Ekonomi profesörü nasıl bir kurgu yazar bilmiyorum ama işin içinde IMF, sömürülen üçüncü dünya ülkeleri, yaşanan küresel kriz benzeri durumlar ve macera var. İlginç göründü. 


Yediye geldim bile :( Victor Frankenstein'in Vaka Defteri’ni  Peter Ackroyd yazmış. İçinden Londra geçen romanlarıyla tanınan Ackroyd,  Frankenstein’ı  gaza getirip mezarlıklardan vücut parçaları toplamasına neden olan edebi ve bilimsel ortamı anlatmış. Kahramanın yazarı Mary Shelley ile tanıştığı, Lord Byron’la sohbet ettiği enteresan bir hikâye. 


Ve şimdilik bu kadar. Son olarak sekiz numarada ön siparişi alınmaya başlanan Yaratıcı Aşklar var. Yazarı Lesley McDowell, Mansfield, Plat, Beauvoir gibi yüzyılın dokuz ünlü edebi kadınının mektupları ile günlüklerinden yararlanarak yine edebi insanlar olan eşleriyle etkileşimlerini yazmış. Epey dedikodu çıkar bence bu kitaptan.

Pes ettim bırakıyorum …


















Yaklaşık üç aydır gittiğim her yere benimle gelen, çantamın nerdeyse ayrılmaz bir parçası olan Dave Eggers’ın Müthiş Dahiden Hazin Bir Eser adlı romanını 307. sayfasında bırakma kararı aldığımı yani böyle bir karar almaya mecbur kaldığımı söylemek istedim. İyi olmadığı için değil.  Aksine  içerik yönünden çok güçlü,  eğlenceli,  hüzünlü, şaşırtıcı, duygusal. Hatta son okuduğum bölüme bayıldım desem abartmış olmam.  Reality Show’a katılmak için görüşme yaptığı kısım, sorulara verdiği cevaplar, yaptığı çıkarımlar çok ama çok eğlenceliydi  gerçi üç aydır okumaya çalıştığım için ilk bölümleri pek hatırlamıyorum ama eminim o kısımlarda çok iyiydi.

Eleştirmenler romanı, Salinger’ın Çavdar Tarlasındaki Çocuklar’ına benzetmişler ki birinci tekilden konuşan anlatıcısıyla kesinlikle benziyor. Ama aralarında küçük farklar var. Salinger’in romanı Eggers’ın eserinin en fazla üçte biri kadar. Salinger, Holden’ın  yaşamındaki kısacık bir süreyi anlatıyor, Eggers’sa sonsuza kadar gidecek gibi görünen bir zaman içinde yaşanan çeşitli maceralar şeklinde yaymış hikâyeyi.  Sonra Holden’da çok zekice çıkarımlar yapıyordu ama Eggers’ın romanındaki kadar boğucu yoğunlukta değildi.  

Birini düşünün şöyle tepenizde dikilmiş, sürekli ama sürekli hiç durmadan konuşan birini. Mesela telefonda konuşuyor olsun. Siz kapatsanız bile her telefon çalışında aynı ses tonuyla ve aynı hızda konuşan kişinin karşı tarafta beklediğini biliyor olun. Ahizeyi kaldırdığınızda her şeyin yeniden aynı yoğunlukla  başladığı bir monolog.  Bir süre dinlemeyin, arada başka şeyler düşünün sonra herhangi bir yerinden dinlemeye devam edin, değişen hiçbir şey yok. Tamam konu farklı ama ses aynı, vurgular aynı, nefes almadan konuşan da aynı kişi. Üstelik bu insan üniversite bitirmiş 25 yaşlarında ama yeniyetme Holden’la aynı dili kullanıyor ve ona benzer bir düşünce düzleminde yaşıyor.  Kayıp genç neslin zeki ve duyarlı temsilcisi, idealist ama çoğu konuda cahil, kendince çok özel, farklı, yetenekli, yaratıcı  yani  kendisiyle aynı biçimde düşünen, aynı şeyleri isteyen, hayal eden milyonlarca gençten biri. Tek farkı onun roman karakteri olması ve 542 sayfa boyunca onu dinlemek zorunda olmanız. 

Söylemiştim aslında ama gerçekten çok keyifli bir roman tabi sabırlıysanız, kitabın kapağını her açtığınızda çocuğun kelimeleri makinalı tüfekten çıkan mermiler gibi kafanıza atmasından korkmuyorsanız. Çünkü Eggers'ın romanı edebiyattan çok bir fikir fışkırmasına benziyor ki ilk kez bir romanı okumaktan değil okuyamamaktan çok yoruldum ve sonunda pes ettim. Belki bir gün kaldığım yerden devam ederim ama şimdilik benden bu kadar.

12 Ekim 2011 Çarşamba

Ben özelim, ben özelim, bana bak göreceksin çok özel birisiyim…



















Baudrillard, Tüketim Toplumunu 70’lerde yazmış. Peki şimdilerde durum nasıl diye merak ettiğimizde tam da bu mirasla yetişen biri çıkıyor karşımıza. 1971 doğumlu  Hal Niedzviecki “Ben Özelim” kitabıyla, Tüketim Toplumu'nda David Riesman’ dan aktarılan bir sözü, “Günümüzde en çok talep edilen şey ne bir makine, ne bir servet ne de bir eser  ama en çok kişiliktir” cümlesini birçok açıdan ve  yeniden yorumluyor. Kendini antikonformist olarak tanımlayan Niedzviecki, otuz birinci doğum gününde bunun pek de doğru olmadığını keşfediyor ve zor bir soruyla başlıyor kitabına; 

“Eğer isyankârlığım toplum tarafından onay görüyorsa, ailem tarafından teşvik ediliyorsa ve Hallmark kartpostallarında alkışlanıyorsa neye başkaldıracağım?”
“Ben Özelim” hayatın içinden verdiği düzinelerce örnekle bugünü anlamamız ve ne yaşadığımızı fark etmemiz için rehber niteliğinde bir kitap. Yazar, yeni konformizm olarak tanımladığı bireyselliğin gerçekte hiç de masum bir çağrı olmadığını ve popüler kültür araçlarıyla sürekli pompalanan  “Ben Özelim” felsefesinin ulaştığı  son noktayı anlatıyor kitabında.  Batıdan verdiği örnekleri okudukça bizde de durumun farklı olmadığı anlaşılıyor.

Niedzviecki, “kimlik yaratımı nerdeyse bir zorunluluk olmaya başladı. Bu rolü oynamayanlar başka bir çağa ait, eski moda olarak görülüyor.”  Ve “…ne kadar aykırı olursan başarı kupasıyla yani anında şöhretle ödüllendiriliyorsun.”  derken bunun sadece Amerika ya da Avrupa da değil tüm dünya da bir salgın haline geldiğini de ekliyor.  İşin aslı reality show kıvamında bir hayat yaşıyoruz. Medya ve bu tür programlar tarafından sürekli teşvik ediliyoruz. Seksen beş yaşındaki Canan nine ana haber bültenine çıkarak herkesin tanıdığı birine dönüşürken, sutyenli  fotograflarını  twitter da yayınlayanlarda aynı şekilde sohbet programlarında yer buluyor. Survivor yarışmasında sıradan insanlar, karakterlerini ortaya koyarak ünlüler arasına katılıyor. Birisi kameralar önünde çok yalnızım diye gözyaşı dökerken diğeri düz duvara tırmanarak kendini “kalabalıklardan” sıyırıyor. Niedzviecki’nin verdiği, bizdeki adıyla pop star yarışması örneğinin bu kadar benzemesi  (aslında bizdeki  yarışmacıların cevapları da kitaptakinin aynısıydı)  bile salgının boyutlarını gösteriyor.  “Kazanamasam da en azından kendi reklamımı yapmış oldum”  diyenler, tekrar deneyeceklerini çünkü bir şekilde ünlü olacaklarına, fark edileceklerine inandıklarını söyleyen bu insanların aynı hayali yüz binlerce kişiyle paylaşması ve buna aynı yoldan ulaşmaya çalışması, kendilerini özel hissetmelerine engel olmuyor.

Bankaların milyonlarca kişiye gönderdiği  “size özel kredi…” diye başlayan mesajlarına bile yansıyan “özel olma” hali tüm hücrelerimize işlemiş vaziyette. Özgüvenimizin tavana vurduğu, sevilmenin yolunun kendimizi sevmekten geçtiğini öğrendiğimizden beri eşsiz olduğuna inandığımız kişiliğimizi, özel olduğumuzun kanıtlarını,  bizi biz yaptığına inandıklarımızı yani yiyip içtiklerimizi, giydiklerimizi, hangi kafede oturduğumuzu, nasıl eğlendiğimizi, nerelerde gezdiğimizi sosyal paylaşım mecralarında göstererek,  özel insanlar olduğumuzu her gün tekrar  tekrar ispat ettiğimiz ve neredeyse şöhret olmanın kıyısında durduğumuza  inandığımız  bir zaman diliminde yaşıyoruz.  Ve yine tüm bunları hepimiz hissediyoruz ve yine özel olduğumuz inancımızdan vazgeçmiyoruz.  Her şey bize özelken, biz bu kadar özelken ve elimizde kendimizi tanıtmak için bunca fırsat varken neden bir köşede oturalım ki?

Kitapta, ben özelim fikrinin, yaşamımızın her alanına nasıl yerleştiğini  görüyoruz. “Tüketim Toplumunda” modanın etkisinden bahsetmiştim. Hal Niedzviecki  marka isimlerin artık revaçta olmadığını yazan New York Times’ı örnek gösteriyor ve “yeni konformistler alışveriş merkezlerine koşup yarı bireysel ürünlere para harcıyor. İstedikleri kişi olmalarını sağlayacak kıyafet ve aksesuar bakıyorlar. Özel olanı istiyorlar. Ama kendilerine bir görünüş satın almak dışında kendi kıyafetlerini yapmakla da çok ilgili değiller” diyor.

Çalışma hayatının bu akıma göre yeniden düzenlendiğine yakından tanık oluyoruz. Düzenli bir maaş, rahat bir iş ortamı gibi konular önemini yitirdi.Biz daha fazlasını istiyoruz. Şirketler çalışanı elde tutmak için yeni yöntemler deniyor, onların hobilerine yönelik eğitimler veriyor, iş yeri psikologları zorunlu hale geliyor, daha önce yüzünüze bile bakmayan yöneticiler her sabah nasıl olduğunuzu, bu aralar hangi kitabı okuduğunuzu, özel hayatınızın nasıl gittiğini sormaya başlıyor, doğum günü, yılbaşı partileri, cuma günleri içki servisleri artık bize de yabancı gelmiyor. Tüm amaç çalışanların kendilerini “fark edilmiş, tanınmış yani özel” hissetmelerini sağlamak.

Din kavramının değişmesi ve spiritüellikdeki artış da ben özelim felsefesinin etkisindeki alanlardan. Amerika ve Kanada da yaptığı görüşmelerden ilginç örnekler veriyor Hal Niedzviecki. Kiliseler yerine özel ibadet merkezlerinin revaçta olduğundan, internetten papazlık yetkisi alanlar tarafından düzenlenen evliliklerin arttığından, aroma terapi ve özsaygı sınıfları açılan kiliselerin ilgi çektiğinden, sinagogların reklam verip billboardlar astığından, bağış için kredi kartı kabul ettiğinden bahsediyor. “Kiliseler dini daha modern, daha arzu edilir hale getirmek için ünlü rock’n roll meraklısı haham gibi kalabalığı bir araya getirecek, yardım kâsesini dolduracak vaizler buluyor” diyor. Bu gösterinin diğer tarafında ise yazarın yeni gelenekçiler diye adlandırdığı gruplar var. Mesela rapçi olmak isterken Afganistan’a giderek Amerikalılara karşı Taliban’ın yanında yer alan John Walker Lindh bu akımın örneklerinden biri olarak anlatılıyor. Hal Niedzviecki’ye göre yeni gelenekçiler bireyselliğin “göreceliliğinden” kaçarak kim olduklarının belirlendiği gruplar içinde kimliklerini yaşamaya çalışıyorlar böylece “herkesin bireyselliğini ifade etme yolunun benzer olduğu bir çağda yeni gelenekçiler dikkat çekecekleri bir yol buluyorlar. Birbirleriyle tamamen aynı olmak…”.

Ama ne yazık ki popüler kültür, filmler ve kendini baştan yaratmanın, kendi  hikâyeni yazmanın mümkün olduğu fikriyle beslenen ben özelim felsefesinin tüm reçetelerine rağmen kendilerini yeterince gösterememiş milyonlar aynı hayalle yaşamaya devam ediyor görünüyor. Hal Niedzviecki, bunun nedenini her şeye rağmen “ sisteme girmenin mümkün olduğuna” inanılmasına bağlıyor. Ve böylece en sevdiğim konuya yani kişisel gelişim kitaplarına geliyoruz. Yazar, bu sistemin,  özsaygıyı “ tecrübe ettiğimiz tüm hataların kaynağı ve ilacı” diye pazarladığını, böylece hayatlarımızı yönetebileceğimize, hikâyemizi yeniden yazabileceğimize bizi inandırdığını söylüyor ki böylece biz  yaşadığımızı daha yoğun hissettirecek yollar aradıkça bu sisteme daha fazla çekiliyoruz.

“Özsaygı mantrasına inanırsak hatalarımızın kaynağının her zaman kendimiz olduğuna da inanırız. Ender gerçekleşen popüler kültür vaadine inanıp da hayatlarımızı mahvedersek ne olmaya çalışırsak çalışalım kendimizi aciz hisseder ve kendi hatam kendi kusurum deyip dururuz.”

Elimizin altındaki onca yardım kitabına karşın neden hala mutlu değiliz sorusu biraz kafa karıştırıcı. Ama Baudrillard ve  Hal Niedzviecki insanların kalabalıklar içinde giderek yalnızlaştığı konusunda da hem fikir görünüyor. Niedzviecki , 1999’da yapılan bir araştırmayı örnek gösteriyor ve Amerika' da, intiharın ölüm nedenleri arasında sekizinci sırada olduğunu sebebininse %90 oranında depresyon olduğunu, 2003 de yapılan bir araştırmada ise yine Amerika da otuz beş milyon kişinin depresyon nedeniyle ilaç tedavisi gördüğünü yazıyor. Çünkü “herkesin özel olduğu bir çağda ekstra yol kat etmek gerekiyor” ve eğer bu gerçekleşmezse  tek sebebinin siz olduğunuz umutsuzluk, bıkkınlık, iç sıkıntısı ve yorgunluk modern çağın hastalıkları haline geliyor. Sonuç olarak gelecek pek de parlak görünmüyor.

“Anlamamız lazım ve sadece ne istediğimizi yani en kötüsü ya da en iyisinden daha fazla bizi değil, istediğimizi neden istediğimizi anlamaya başlamamız lazım.”

16 Eylül 2011 Cuma

You’ve Got Mail….


Kış gelirken merak ettiğim en hayati konu, her ne kadar son yıllarda performanslarından pek mutlu olmasam da Hollywood’un geleneksel romantik komedi filmidir. Her 23 nisanda yağmur yağacağından nasıl eminsem her ocak ayında sinemalarda yeni bir romantik komedi filmi gösterileceğinden de o kadar eminimdir ve eğlence olsun diye oyuncularını falan tahmin etmeye çalışırım. Kabul, bazıları vıcık vıcık romantik zırvalıklarla doludur, bazıları kadınları evlenmekten bazıları kariyerlerinden başka bişey düşünmeyen takıntılı yaratıklar gibi gösterir ama bazıları da vardır ki… iyidirler işte. Yani hiçbir şey söylemeseler de, sinemadan çıktığınızda sizi karşılayan buz gibi havaya rağmen yüzünüze geniş bir gülümseme yerleştirmeyi başarırlar. Gerçi bana kalırsa bunun sorumlusu hikâyeleri ya da oyuncuları değil müzikleridir ya neyse konumuz bu değil.

Yedisinden yetmişine tüm karakterlerin gerçek aşkı buldukları bu filmlerden bazıları klasik sayılabilir desem herhalde abartmış olmam. Mesela “When Harry met Sally” , “Sleepless in Seattle”, “French Kiss”, “ Green Card”, “Pretty Women” , “Love Actually”,” Four Weddings and a Funeral”, “Notthing Hill”, “Holiday”, tabiî ki Bridget Jones’un günlükleri ve yine konumuzla hiç ama hiç alakası olmadıkları için bu aşk filmleri listesi işine son vermek zorunda olduğumdan ismini sayamadıklarım.













Konumuzla alakalı olansa Meg Ryan ve Tom Hanks’in başrollerinde olduğu “You’ve Got Mail”. 90’ların sonundan, internetle ilişkimizin yeni olduğu zamanlardan. Filmde kahramanlarımız bir şekilde sanal alemde tanışıp kitaplar, insanlar, olaylar vs. hakkında yazışırken hafiften aşık da olurlar. Ama gerçek hayatta rakip olduklarının farkında değillerdir. Annesinden kalan çocuk kitapları dükkanını işleten Meg Ryan’ın işi, hemen yakınlarına açılan büyük kitap mağazası -ki sahibi Tom Hanks oluyor- yüzünden tehlikededir… vs,vs.


Filmde açık bir kapitalizm eleştirisi vardır - tabii bir romantik komedi bunu ne kadar yapabilirse o kadar- kitaplar, özellikle çocuk kitapları ve Jane Austen’ın Gurur ve Önyargı’sı, sistemin vahşi ellerinde romantizmin son kalesi olarak direnirken arka planda dünyanın nereye gittiğine dair birçok ipucu gösterilir izleyiciye. Bunlardan biri de yayınlandığı tarihlerde Starbucks’la böyle içli dışlı bir ilişkimiz olmadığından fark etmediğim ama gecenin bir vakti Tv de rastladığımda romantik film keyfimi kaçıran cümlelerdi. Şöyle diyor Tom Hanks;

Bence Starbucks gibi yerlerin var olma nedeni ömründe bir tek karar bile veremeyen insanları, bir fincan kahve içmek için altı karar birden vermek zorunda bırakmaktır. Uzun –kısa, sütlü-sade, kafeinli kafeinsiz, az yağlı-yağsız vs. Böylece kim olduklarını ve hayattaki amaçlarını bilmeyen insanlar 2,95 dolara sadece bir kahve almakla kalmıyor aynı zamanda kendini tanımanın müthiş huzurunu duyuyorlar”


Sezar salata ısmarlayıp “içine sos ve yağ koymayın” diyen insanları gördüğümde, -niye sadece marul siparişi vermiyorlar, mesela “bir porsiyon marul istiyorum” yok ama bu pek şık olmadı – bundan şüphelenmiştim. Ama şimdi Starbucks’la her şey daha açık bir hale geldi. Birden bire aslında ne çok şey istediğimizi/isteyebileceğimizi/ istememiz gerektiğini fark ettik. Ne biliyim Starbucks dükkanlarına girdiğinizde size de garip gelmiyor mu? Sanki yıllarca sade ya da sütlü nescafe diyen insanlar biz değilmişiz gibi ardı ardına sıralıyoruz tercihlerimizi. Sanki şey gibi… aniden kendimizi keşfetmişiz ve bunu ifade etmenin en anlamlı yolunu bulmuşuz gibi. Sadece Starbucks değil tabi ki. Günlük hayatımızda kendimizi ortaya koymanın, diğerlerinden ayırmanın, ne kadar farklı olduğumuzu göstermenin binlerce yolu var artık ya da en azından bize öyle olduğu söyleniyor.

Tamam anlatamadım ne demek istediğimi. Yeniden deneyelim ve bu kez Baudrillard’ın, Zeitgeist belgeseli tadındaki kitabı “Tüketim Toplumu”na başvuralım. Ama öncelikle, birilerinin dediği gibi eğer bir şeylerin, “farkında” olmamız gerekiyorsa onların tam da bu kitapta yazanlar olması gerektiğini, iç sıkıntınızın, yorgunluğunuzun ya da mutsuzluğunuzun sorumlusunu bulamıyorsanız bu kitabın size muhtemel adresi göstereceğini de söyleyeyim.

Baudrillard, “nesneler çağında”, nesnelerle çevrelendiğimiz bir dünyada yaşadığımızı söylüyor. Ama artık onların dolaysız varlığıyla değil daha çok gösterdikleriyle ilişki kuruyoruz. Market sepetimize atmak için elimizi uzattığımız bir margarin bile çok farklı anlamlar ifade ediyor bizim için. Bir sürü çeşidin arasından birini seçerken onun reklamında boy gösteren sağlıklı, formda ve mutlu insanlar geliyor gözümüzün önüne. Margarin ve fit insanlar! Nasıl olur demiyoruz. Sepete atıveriyoruz. Gerçekte margarini değil hayat tarzını, onun göstergesini satın alıyoruz. Ama bununla bitmiyor. Göstergeler birbirine bağlanarak bizi daha üst nesnelerin ve göstergelerin dolayısıyla farklı statüdeki grupların içine sürüklüyor. Tüketimin artık belirli bir ihtiyacı gidermek değil bir seçim, tercih anlamına geldiğini “bir soruya verilen yanıt” olduğunu söylüyor yazar. İşte tüketimin bir topluluk söylemi, yorumlama, iletişim biçimi haline geldiği yer burası.

Baudrillard, “Tüketici kendi ayırt edici davranışlarını, özgürlük olarak, talep olarak, tercih olarak yaşar, farklılaşma ve bir koda boyun eğme zorlaması olarak yaşamaz” derken reklamların buradaki rolünü irdeliyor ve biraz daha okuduğumuz da büyük balığa yani sanayi sistemine ulaşıyoruz. Seçim özgürlüğü, bireysellik ve mutluluk vaatleriyle sisteme nasıl dahil edildiğimizi anlıyoruz. Özgürüz evet ama önceden belirlenmiş, tüketilebilir nesnelerin gösterdiği kodlar içinde ve sadece farklılıklarımız birbirine benzediği ölçüde.

 Tüketmek üzere kadınlara kadın, gençlere gençler verilir. Ve bu biçimsel ve narsistik özgürleşmede gerçek özgürleşme başarıyla önlenir. Ya da gençler başkaldırmaya çağrılarak (gençler=başkaldırı) bir taşla iki kuş vurulur. Tüm topluma yayılmış başkaldırı özel bir kategoriye sokularak önlenir ve bu kategori özel bir rolle sınırlandırılarak etkisiz hale getirilir” diyor Baudrillard.
Sistem gençlerin gerçekten başkaldırmasını, isyankar olmasını istemiyor, Levi’s ürünleri tüketerek kendisini öyleymiş gibi hissetmesini istiyor ki kısa süre önce İngiltere’de yaşanan öğrenci ayaklanmasını çağrıştırdığı için yeni reklam kampanyasının gösterimini ertelemesinden de bunu açıkça anlıyoruz. Peki bir süre sonra yeni aldığımız X marka spor ayakkabının bizi özgürleştirmediğini, giydiğimiz pantolonun bizi isyankar, güzel, seksi falan yapmadığını,Frappuccino’muzu ne kadar kişiselleştirsek de kendimizi ortaya koyamadığımızı hissettiğimizde, bu sistem içinde yaşarken ne istersek o olamayacağımızı, neyi istersek yapamayacağımızı anladığımızda, bıkkın, yorgun, depresyon tedavisi gören tüketim kazazedeleri arasına katıldığımızda bu kabus bitiyor mu?
Mutfak, kültür, bilim, din, cinsellik, vb. konusundaki evrensel bir merakın yeniden canlanması bundan ileri gelir. Bir amerikan sloganı BİR DE İSA’YI DENEYİN der. O halde bir de İsa’yla deneyin. Her şeyi denemek gerekir. Çünkü tüketim insanı hangi türden olursa olsun bir hazzı atlama korkusuyla yatıp kalkar. Hangi deneyimin size bir duyu verip vermeyeceği asla bilinemez. Dolayısıyla artık söz konusu olan ne arzu, ne zevk ne de özel eğilim ama yaygın bir saplantı haline gelmiş meraktır. Eğlenme, kendi kendini coşturma, haz alma ya da kendini ödüllendirme olanaklarını sonuna kadar zorlama buyruğunun geçerli olduğu fun-morality dir.”