Yine
eylül, yine tatil. Yine bir valiz kitapla yollarda çekilen eziyet
ve yine o kitaplardan sadece bir ikisini okuyup, diğerlerinin
kapağını bile açamadan, aynı yollarda, aynı eziyeti çekerek
kitaplıktaki yerlerine yerleştiriş. Aslında erken konuştum,
çünkü tatil henüz bitmedi. Hava her geçen gün biraz daha
tatlılaşırken, Akdeniz tüm mavişliği ile ısrarcı
misafirlerini kucaklamaya devam ederken ben de son dakikaya kadar
tatile devam diyorum.
reklam 1
15 Eylül 2014 Pazartesi
23 Haziran 2014 Pazartesi
Seçme İkilemi, Renata Saleci
Felsefeci
ve sosyolog Renata Saleci, seçim meselesine geniş bir perspektiften
bakıyor. Peynir seçiminden çocuk sahibi olmaya uzanan bir alanda
seçimlerimizi ve arkasında yatan dürtüleri sorguluyor. Seçenek
çokluğunun avantajdan dezavantaja nasıl dönüştüğünden ve en
sevdiğim konu olan kişisel gelişim sanayisinin hayatımızı nasıl
etkilediğinden bahsediyor.
Saleci,
“Ne olmak istiyorsan o ol”, “Kendin ol”, “Bugün hangi
kadın olmak istersin” diye seslenen, bizim de yabancısı
olmadığımız reklam panolarından, kendin olmayı öğreten bu
yapının, bireyleri rahatlatmaktan çok kaygı durumuna neden
olduğunu, güvensizliği arttırdığını söylüyor. Bu konuda
dikkat çektiği durumlardan biri de hayatımızla ilgili tercihlerin
tükettiklerimizle ilgili olanlarla aynı terimlerle ifade edilmesi.
“Doğru duvar kağıdını ya da saç kremini bulmaya çalışır
gibi “doğru” hayatı bulmaya çalışıyoruz.” diyor Renata
Saleci. Kişiliğinizi seçimlerinizle yansıttığınız fikri hem
seçim yapmayı hem de yaşamayı zorlaştırıyor. Tercih yapmaktan
bunalan, korkmaya başlayan birey, ne yapması gerektiğini
söyleyen kitaplara ya da kişilere ihtiyaç duyuyor ve bir kısır
döngü başlıyor.
“Ortalama
bir insandaki sayısız kusur ve yetersizliğe dikkat çektiler ve
bizi kendi zaaflarımızla meşgul ettiler. Böylece daha da fazla
kişisel gelişim arar olduk. Daha önemlisi, kişisel gelişim türü,
kolektif ve bireysel psişedeki bamtellerine dokunan sayısız
bilinçaltı mekanizmadan birini teşkil ediyor. Nasıl daha iyi
olabileceğimize yönelik hatırlatmalar, kendimizi yetersiz
hissetmeye devam etmemizi daha iyi olma ve daha sıkı çalışma
çabalarımızı sürdürmemizi sağlıyor. “Kişisel gelişim”
insanların kendi yarattıkları beklentileri karşılamayıp daha
fazla yardıma, daha fazla kitaba, daha fazla koçluğa ihtiyaç
duymasına bel bağlıyor.”
Bir
yandan kendi kendinin yaratıcısı olduğuna inandırılan birey,
yeni kişilikler yaratmakla meşgul olurken diğer taraftan toplumsal
onay alma ve kabul görme çabaları insanların ruh halinde ciddi
sorunlara neden oluyor.
“(...)
Nitekim insanlara başkalarıyla tatminkar etkileşimler kurmaları
için önce kendilerini sevmeyi öğrenmeleri gerektiğini öğreten
kişisel gelişim kitaplarına dönük gittikçe artan saplantının
bir nedeni de bu olabilir. Ne var ki kendimizi sevmek hiç de kolay
bir iş değil. Amazon. com'da yapılan bir arama, kendinizi
sevmenize yardımcı olacak 138.987 kitap bulunduğunu gösteriyor.
(...) Asıl sorun hala başkaları tarafından sevilmeyi umuyor olsak
da, kendini sevmeyi bu kadar öne çıkaran bir kültür içinde
başka birini sevmenin giderek güçleşmesi.”
Seçim
yapmayı güçleştiren nedenlerin başında ise kaybetme korkusu
geliyor. Yazara göre seçim aşamasında kazanabileceklerimizden
çok kaybedeceklerimiz bizde kaygı uyandırıyormuş. Üstelik bir
de önemsemediğimiz kararların sonradan büyük sonuçlar
doğurabileceğini düşünürsek seçim yapmak imkansız hale
geliyor.
“(...)
Bugün yani yirmi birinci yüzyılın başında, insanlar genelde
herhangi bir seçim yapmanın imkansızlığıyla boğuşuyor.
Aralarında seçim yapılacak seçeneklerin sayısı bu kadar
fazlayken, seçmek bu kadar bunaltıcı ve yanlış seçim yapmanın
sorumluluğu bu kadar kaygı uyandırıcı görünürken,
kararsızlığa saplanıp kalmak, seçimin doğurabileceği olası
pişmanlık ve hayal kırıklığına bir koruma sağlıyor sanki.”
Saleci,
hayatımızda büyük ağırlığı olan aşk seçimlerinden ve daha
zoru olan ayrılık durumunun yarattığı kaygıdan, bu tür
seçimler yaparken altta yatan düşünceleri psikiyatrist Peter D.
Kramer'in kitabından bir örnekle açıklıyor.
“Kimileri
soruyu hemen geçiştirirken, kimileri yıllarca düşünüp taşınır.
Kilit değişken, sorunun tam olarak ne kadar ısrarlı ve ivedi hale
geldiğidir. Ama birçoğumuz bu sorunun varlığını inkar ederiz.
Mesela belli bir ilişkiyi sürdürmenin kimliğimizle tutarlı olan
tek seçenek olduğuna kendimizi ikna edebilir veya tam tersi bir
akıl yürütmeyle, yani ayrılsak bile değişen bir şey
olmayacağını söyleyerek ilişkimizi sürdürmeyi haklı
çıkarabiliriz. Her iki durumda da kendimizi aslında seçme
şansımızın olmadığına ikna ederiz. (...) Dolayısıyla seçimi
ertelemek veya imkansız hale getirmek için elimizden geleni
yaparız.”
Kitabın
enteresan bölümlerinden biri de Psikanaliz ve Seçim. Freud'dan
Lacan'a kimlik oluşturma problemini teoriler üzerinden anlatıyor.
“Özne
hiç durmadan bizatihi toplumun (büyük Öteki) ve diğer insanların
gözünde ne tür bir nesne olduğunu kestirmeye çalışır.
Ötekileri gözlemleyip bizde ne gördüklerini tahmin ederek, onlar
için ve kendimiz için kim olduğumuzu öğrenmeye çalışırız.
Ve toplumsal tanınma elde etmeye çalışarak büyük Ötekinin bizi
nasıl gördüğümü anlamayı umarız. Her iki soruya da -diğer
insanlar için taşıdığımız anlam ve toplum içindeki yerimiz-
bir türlü doğru düzgün bir yanıt alamayız.”
İnsanın
rasyonel bir varlık olduğunu yani seçimlerini en az acı, en fazla
mutluluk ya da en çok kazanç üzerine yaptığını iddia eden
rasyonel seçim teorisinin aksine Saleci, insanın çoğu zaman hiç
de rasyonel seçimler yapmadığını hatta bile isteye kendi
çıkarlarının tersine de davranabildiğini söylüyor. Özellikle
aşk söz konusu olduğunda rasyonel olduğumuzu söylemek pek de
kolay değil. Aynı şeyi bizi bambaşka, daha iyi, daha güzel, daha
mutlu, daha başarılı ve “arzu edilir” yapacağını vaat eden
tüketim nesneleri karşısında yaşıyoruz. Nasıl aşkın
vaatlerine kanmakta bir dakika tereddüt etmiyorsak paramızın
yettiği kadar süper biri olmaya da hayır diyemiyoruz. Her gün
artan alternatifler le kolaylaşacağına gittikçe zorlaşan
seçimler arasında bir parça huzur için;
“Seçimler
hakkında düşünmek ve seçim yapmak farklı meselelerdir. Ama
seçim zorbalığını kabul mü ret mi edeceğimizi seçebiliriz-
ilk adımımız da sunulan şeyin aslında ne olduğunu anlamak
olabilir.”
5 Haziran 2014 Perşembe
Nefret, Arkadaşlık, Flört, Aşk, Evlilik; Alice Munro
2009
Man Booker, 2013 Nobel Edebiyat ödülü dahil bir çok ödül sahibi
olan Alice Munro, “Çağdaş kısa öykülerin ustası” ve
“Kanada'nın Çehov'u” olarak tanınıyor. İlk kitabı 1968'de
yayımlanan yazarın sayabildiğim kadarıyla ondan fazla öykü
kitabıyla bir de romanı var. Munro, 2012'de yine bir öykü derlemesi olan
Dear Life'ı yayımladıktan sonra maalesef emekliliğini ilan etmiş.
Can yayınlarından çıkan Nefret, Arkadaşlık, Flört, Aşk,
Evlilik' de ikisi sinemaya uyarlanan dokuz öyküyle, Alice Munro,
sıradan Kanada'lı kadınların evrensel hikayelerini anlatıyor.
Diğer
kitaplarını okumadan hakkında yargıda bulunmak ne kadar doğru olur bilmiyorum ama Alice Munro'nun en azından bu kitapta, o çok sevdiğim soğuk nevale,
aşırı gerçekçi yazarlardan biri olduğunu söyleyebilirim. Karakterine mesafeli, okurunun
sezgisine güvenen, şiirselliğin, duygusallığın cazibesine
kapılmayan, sessizce ilerleyen ve acımasız. Bu yüzden
kısa süre öncesine kadar öykü okumaktan pek hazzetmeyen, türün
acemisi biri olarak, yorum yazabilmek için Munro'nun öykülerini
iki-üç kez okuyup, iyice sindirmeyi beklemek zorunda kaldım.
Abartıyor muyum bilmem ama şu an ki hislerim böyle.
Okuyanlardan yorumları duymayı çok isterim.
Kitaptan
bahsederken sanırım biraz cinsiyet ayrımcılığı yapacağım.
Beyler alınmasın ve tabi ki özellikle ve mutlaka kitabı okusunlar ama bence Munro'nun öylesine, zahmetsizce
anlattığı öykülerini hissetmek için bir parça kadınlık
sezgisi gerekiyor. Anlamak diyemiyorum zira öykülerin
anlaşılmayacak bir yanı yok. Hatta bazılarını bitirdiğinizde
“eee bu kadar mı?” diye düşünebilirsiniz. Bu durumda ben
hislerinize danışın derim. İlk düşüncenin arkasında çok daha
fazlasının öykünün etrafında koşturduğunu fark edebilirsiniz.
En azından benim tecrübem böyle oldu.
- Erkekler sizi anlamazlar, yani canları isterse belki biraz ama çoğunlukla bunun için çaba harcamazlar. Diyelim ki anladılar o zaman da istedikleri gibi anlarlar. Gerçi genelde sizi dinlemediklerinden, zaten her şeyi bildiklerine ve sizi de sizden iyi tanıdıklarına emin olduklarından bu gayet normaldir. Bir süre sonra kendinizi anlatmaya çalışmaktan vazgeçersiniz ki bu belki de en başında yapmanız gereken şeydir.
- Kader, şans, kısmet ya da evren. Adına ne diyorsanız, hayatınızdaki en büyük rolü oynar. İplerin elinizde olduğunu düşündüğünüz anlarda bile kendi ağlarını örer.
- Sessizlik çoğu zaman en yakın arkadaşınız ve sırdaşınızdır.
- Beklenmedik anlarda gelen mutluluk kısacıktır ve pek sık karşınıza çıkmaz. Sakın küçümsemeyin. Sıkı sıkı sarılın. Akıl sağlığınızı ancak o anları yeniden hatırlayarak koruyabilirsiniz.
- Aşık olduğunuz insanla evlenmeniz biraz zordur. Diyelim ki evlendiniz, kısa süre sonra ya ona aşık olmadığınızı ya da onun size aşık olmadığı anlarsınız. Aşka güvenmeyin.
- Hayatınızın çoğunluğu bir aldatmaca içinde geçer. Kendinizi, başkalarını ya da her ikisini birden aldatırsınız hatta aldatmak zorunda kalırsınız.
Öykülerdeki
ortak noktalardan bazılarını çok kabaca böyle özetleyebilsek de
sanırım Munro'nun en etkileyici yanı kadın yalnızlığını
hissettirmedeki ustalığı. Başka bir dünyanın kadınlarıyla
yalnızlık üstünden bağ kurabilmenizi sağlaması.
Söyledikleri ve söylemedikleriyle size kendi yalnızlığınızı göstermesi.
“Aslında
yapmak istediği şey incelemeye devam etmek değil, yere, muşambanın
ortasına oturmaktı. Saatler boyunca oturup bu odayı seyretmek
değil de, içine gömülmekti. Onu tanıyan, ondan bir şey isteyen
hiç kimsenin olmadığı bu odada kalmaktı. Burada uzun, çok uzun
zaman kalmak, giderek keskinleşip hafiflemekti, bir iğne kadar
hafif olmaktı.”
19 Mayıs 2014 Pazartesi
Montaigne, Stefan Zweig
“Kimse toplum dışı sayılmak, sürülmek, zindana atılmak ve kovulmak tehlikesiyle karşı karşıya değildi. Bu nedenle Montaigne, kuşağımıza çoktan kırıldığına inandığımız birtakım zincirleri koparmak için anlamsızca çaba harcıyormuş gibi gözüküyordu; ama kaderin bu zincirleri, üstelik her zamankinden daha katı ve acımasız bir biçimde yeniden hazırladığının farkında değildik.”
Yirmili yaşlarında, özgürken, önündeki, sınırsız umut vaat eden uzun hayata bakarken, Montaigne'in Denemeler'i, Zweig için edebi değerinden öte bir anlam taşımaz. Dünya artık 16. yüzyılın karanlıklarını aşmış, değişmiştir. Özgürlük bireylerin doğuştan sahip oldukları bir haktır. Onun için yapılan mücadeleler, din adamlarının ve yöneticilerin hırslarına kurban edilen milyonlarca insan, hepsi geçmişte, yüzyıllar öncesinde kalmıştır. Artık düşündüklerini söyleme ve yazma özgürlüğüne sahiptirler. Aslında 19.yüzyılda bunun aksinin olduğu bir dünya aklına bile gelmez.
Ama
şartlar çok çabuk değişir. 1940'la gelindiğinde yaşam hayal
bile edemeyeceği kadar güçleşir. Zweig, Nazi dehşeti yüzünden
ülkeden ülkeye göç etmek zorunda kalır. Ama sanırım yaşadığı
duygusal çöküntünün yanında bunun lafı bile olmaz. Nazilerin
uyguladığı kitlesel vahşet karşısında, insan olarak kalmak,
akıl sağlığını korumaya çalışmak çok da kolay değildir.
İşte tam da bu yüzden, çocukluğuna dair ilk anıları,
sokaklarda yaşanan toplu kıyımlar olan ve hayatının sonuna kadar
da, salgın hastalıklardan daha çok insanı yok eden mezhep
kavgalarının tam ortasında ayakta kalmaya çalışan Montaigne'i
anlamaya başladığını, onunla duygudaşlık kurduğunu söyler.
“Montaigne, bu kader ortaklığından sonradır ki benim için onsuz edemeyeceğim bir yardımcıya, teselli kaynağına ve dosta dönüştü. Çünkü kaderi bizimkine gerçekten çok benziyordu.”
Stefan
Zweig, Nazi dehşetinden kaçarak gittiği Brezilya'da, çıldırmış
dünyadan uzaklaşmak için, insanlığın yine sınavdan geçtiği
başka bir zamanda, dört yüz yıl öncesinde, insan olarak kalmayı
başarmış bir dosta sarılır. Montaigne biyografisi Zweig'ın
ölmeden önce üzerinde çalıştığı üç eserden biri olur. Ona
göre Montaigne, “...dünyadaki
her homme
libre'nin
yani her özgür
insanın ilk
atası, koruyucusu ve dostu, bu yeni, ama yeniliğine rağmen
sonrasız bilim dalının, kendini her şey ve herkes karşısında
ayakta tutabilme biliminin en iyi öğreticisi” dir.
Montaigne'in
denemeleri tek bir konuya yoğunlaşmıştır. “Ben” ve Ben'in
özü”. Sürekli kendini, tepkilerini, duygularını, düşüncelerini
inceleyerek bir anı diğerini tutmayan benliğinin izini sürer.
Bunları felsefe ve tarihin süzgecinden geçirir, denetler,
yorumlar.
“Montaigne'in aradığı hem kendi belirginleşme biçimlerini saptamak isteyen, içimizde olan “Ben” dir, hem de öteki, hepimizde ortak olan yandır. Tıpkı Goethe'nin ilk bilgiyi araması gibi, Montaigne de ilk insanı, katıksız insanı, kişiliği henüz hiçbir şeyin damgasını taşımayan, ön yargıların, yarar düşüncelerinin gelenek ve göreneklerin, yasaların etkisiyle yozlaşmamış arı biçimi arar.”
Korku
ve umuttan, kendini beğenmişlik ve gururdan, kör inançlardan,
kamplaşmadan, dünya görüşlerinden, ihtirastan, paradan,
bağnazlıktan, sabit fikirden, hırstan, şehvetten, aileden,
çevreden özgür kalarak kendi benliğini bulmaktır amacı. Çünkü
“Kendisi
için özgür düşünen, yeryüzündeki bütün özgürlükleri de
onurlandırmış olur.”
İnsan, ancak
bunlardan kurtulabilirse, kendi Ben'ini “devlete,
aileye, çağa, koşullara, paraya, varlığa ait olmaması gereken
“Ben”i”
bulabilirse yeryüzündeki çeşitliliği, çokluğu ve aynı zamanda
birliği görebilir. Özgürlüğün götüreceği yer Montaigne' de olduğu gibi aklın yolunu izlemektir. Ön yargıların etkisinde
kalmadan, her şeye aynı tarafsızlıkla ve hoşgörüyle
yaklaşmaktır. “Yaşamaktan
sevinç duymaktan başka bir hedefi olmayan Ben”
i yaratmaktır, “insanın
kendi kendisi olmayı bilmesidir”, “kişiliğini korumayı ve
kendine özgü biçimde yaşamayı başarmasıdır”.
Ne yazık ki dünya bugün de ne Montaigne'in ne de Zweig'ın
dünyasından daha özgür ve güvenli değil, hiç olmamış
ve muhtemelen hiçbir zaman da olmayacak. İşte bu yüzden Stefan Zweig'ın
yazdığı gibi;
“Montaigne'in bundan yüzlerce yıl önce söyledikleri, kendi bağımsızlığını koruma peşinde olan biri için geçerliliğini ve doğruluğunu hep korumaktadır. Bizlerin en çok teşekkür borçlu olduklarımız ise şu sırada yaşadığımız gibi insancıl olmaktan uzak zamanlarda içimizdeki insanı güçlendirenler, sahip bulunduğumuz ve asla yitirilemeyecek tek şeyden, kendi “Ben”imizden vazgeçmememiz konusunda bizi uyaranlardır. Çünkü yeryüzünde özgürlüğü yayabilenler ve ayakta tutabilenler yalnızca herkes ve her şey karşısında kendi özgürlüklerini koruyabilenlerdir.”
8 Mayıs 2014 Perşembe
Limon Masası, Julian Barnes
“İnsanlar
eskiden ölümden daha rahatça söz ederlerdi. Ölümden ve gelecek
yaşamdan değil, ölümden ve yok olup gitmekten. 1920'lerde,
Sibelius, Helsinki'deki Kämp restorana gider ve “ limon masası”
adı verilen bir sofraya katılırdı: limon Çinlilerde ölümün
simgesiydi. O ve sofra arkadaşlarının -ressamlar, sanayiciler,
hekimler ve avukatlar- ölümden sadece söz etmesine izin
verilmiyor, onların ölümden söz etmeleri şart da koşuluyordu.
Paris'te kırk elli yıl kadar önce, Magny akşam yemeklerinde geniş
yazarlar grubu – Flaubert, Turgenyev, Edmond de Goncourt, Daudet ve
Zola- aynı meseleyi düzenli ve samimi bir şekilde tartışırlardı.”
Julian
Barnes'ın sevdiğim özelliklerinden biri de kitaplarının
arasındaki ilişkiler. Birbirinin devamı olmayan hatta konuları
arasında hiç bir bağ bulunmayanlarda bile diğerlerinden izlere
rastlıyorsunuz. Yukarıdaki cümleleri, Limon Masası'nın neyi ifade ettiğini anlatması için Barnes'ın Korkulacak Bir Şey Yok kitabından aldım. Çünkü bahsedeceğim kitabı, farklı ülkelerden hatta farklı yüzyıllardan karakterlerin hikayeleriyle etrafına toplandığı Limon Masası.
Ama Barnes, Limon Masasında ölümden, en azından fiziksel ölümden bahsetmiyor. Tam tersine damarlardan
akan yaşamın öyküleri bunlar; beklentileri, yanılgıları,
hayal kırıklıkları ve aşklarıyla, eğer'lerin, keşke'lerin
gölgesindeki hayatların öyküleri ve tıpkı Korkulacak Bir Şey
Yok'da yazdığı gibi öyküler;
"Edebiyat
bu dünyanın neden oluştuğunu bize en iyi şekilde söylemiştir
ve hala da söylemektedir. Edebiyat bize aynı zamanda, bu dünyada
en iyi nasıl yaşanacağını da söyleyebilir; gerçi bunu en
etkili biçimde öyle yapıyormuş gibi gözükmediğinde
gerçekleştirir.”
Mats
Israelson'ın hikâyesi; aklımızın bir köşesinde
duran, hiç yaşanmamış, ele geçen son şansın da birkaç
dakikada boşa harcandığı bir aşkı anlatıyor;
“Hepsi
bu kadarmış, diye düşündü Anders Bodén. Bir kapı açılıyor
ve siz daha geçecek zamanı bulamadan kapanıyordu. Bir insanın
kendi yazgısı üzerinde, kırmızı harflerle işaretlenmiş ve ucu
sivri değneklerle yeniden akıntıya atılan kütükler kadar
kontrolü vardı.”
“Barbro
kendi kendine, bizler ahır bölmelerimizdeki atlardan başka bir şey
değiliz, diyordu. Bölmelerin numarası yok, ama öyle olsa bile
yerlerimizi biliyoruz. Başka bir yaşam yok.
Bildiğin
Şeyler'de ; iki arkadaşın kahve sohbetine konuk oluyoruz. Eşlerinin ölümünden sonra her ay düzenli olarak buluşan iki kadın.
Söylediklerinden çok söylemedikleriyle
ilişkilerini sürdüren, birbirlerinin yanılsamalarını
destekleyen iki dost ya da belki de müttefik.
Yeniden
Canlanma'da yıllar önce yazdığı ama sansüre uğradığı için bir köşede kalmış piyesinin 30 yıl sonra sahnelenmesi sırasında Veroçka
karakterini canlandıran genç oyuncuya aşık olan ünlü bir
yazarın öyküsü.
“Yaşam
boyu kaleme aldığı yazıların çoğu gibi, aşkla ilgiliydi
piyes. Ve yaşamında ne olmuşsa, yazılarında da o olmuştu: Aşk
yürümemişti. Aşk kibarlık yaratabiliyor ya da ya da yaratamıyor,
kendini beğenmişlik duygusunu tatmin ediyor ya da etmiyor, cildi
temizliyor ya da temizleyemiyordu; ama şu kesindi. Mutluluğa
götürmüyordu aşk; hep bir duygu ya da niyet eşitsizliği söz
konusuydu. Aşkın doğası buydu.”
Fransızca
bilmek; Huzur evinde yaşayan bir kadının muhtemelen Flaubert'in
Papağanı'nı okuduktan sonra Barnes'a yazdığı mektuplar.
Okudukları, düşündükleri ve hayat hakkında alaycı, eğlenceli yorumlar.
“Bu
tür bir sual için çok gençsiniz ama sağır ve deli oldukça
kendinize gitgide artan bir şekilde bu suali soruyorsunuz. Şayet I.
Cihan Harbi' nden iki yıl evvel farklı bir istikamete bakıyor
olsaydım şimdi nerede olurdum?
Ve
diğer öyküleri... Barnes'ın romanlarını aşan öyküler var bu
kitapta. Gerçi belki de yoğunluklarını öykü olmalarına
borçluyuz belki de yığınla duyguyu 5-10 sayfada anlattığı için
ya da böyle iyi bir ruh gözlemcisi olmasından bu
sarsılma hissi.
5 Mayıs 2014 Pazartesi
Nasıl Yaşanır; Sarah Bakewell
"Onu çocuklar gibi oyalanmak için ya da hırslı tipler gibi bir şeyler öğrenmek için okuma; hayır onu yaşamak için oku.”
Gustave Flaubert
İngiliz
Biyografi yazarı Sarah Bakewell, Nasıl Yaşanır ya da
Bir Soruda Montaigne'in Hayatı ve Cevaplamak İçin Yirmi Teşebbüs' de, felsefenin kitap sayfalarına hapsolmuş
düşüncelerden ibaret değil, tam tersine yaşamla ve bireyle iç
içe olduğunu, Montaigne'in hayatından ve denemelerinden yola
çıkarak tek bir soruya, Nasıl Yaşanır sorusuna verdiği yirmi
cevapla gösteriyor.
1533
yılında Fransa'nın Périgord bölgesinde doğan Montaigne
yargıçlık, belediye başkanlığı ve şarap üreticiliği yapmış.
Otuzlu yaşlarının sonunda yazmaya başladığı denemeleri,
yüzyıllar boyunca okuyucularına yol göstermeye devam etmiş.
André Gide, Stefan Zweig, Virginia Woolf, Gustave Flaubert,
Nietzsche, Shakespear ve daha pek çokları Montaigne'i “bir hayat
arkadaşı” olarak benimsemiş. Yaklaşık 500 yıl önce yazılan
ve “kişisel gelişim” kitaplarının atası olan Denemeler,
canlılığından hiçbir şey yitirmeden, her nesli etkilemeye devam
ederek günümüze kadar gelmiş.
“Durmadan yazılarak değil, durmadan okunarak büyümeye devam etti. Her yeni okuma yeni bir Denemeler anlamına gelir; çünkü okurlar Montaigne'nin yazdıklarına kendi özel bakış açılarından yaklaşıyor, kendi yaşam deneyimleriyle katkıda bulunuyorlar. İşte bu nedenle Denemeler bir kitaptan çok daha fazlasıdır. Montaigne ve onu tanıma şansı elde etmiş kişiler arasında yüzyıllardır sürüp giden bir diyalogdur; konuşulanlar tarih boyunca değişse de, her seferinde, “Benim hakkımda bu kadar çok şeyi nerden biliyor? çığlığı ile başlar.”
21.yüzyılda, kimilerine göre hiçbir zaman olmadığımız kadar bireyselleştiğimiz, kimilerine göre bencilleştiğimiz için; kimilerine göreyse kapitalizmle birlikte giderek anlamsızlaşan hayatta tutunacak bir dal arayışımız yüzünden, belki de sadece can sıkıntısından kurtulmak için her gün yeni yöntemler icat ediyoruz. İşin enteresan yanı bilimsel açıdan böylesine bir gelişme içinde olmamıza rağmen sorunlarımıza 500 yıl öncesi kadar bile akıl yürütemeyip, kuantum, evren, melek terapisi, x enerjisi gibi akla ziyan yollarla çözüm bulmaya çalışmamız. Korkarım ki dünya üzerinde bugüne kadar yaşamış toplumlar içinde, geleceğe bıraktığı düşünce mirası açısından en beceriksiz nesil olarak hatırlanacağız. Belki de bütün bunlar doğru soruları bulamadığımızdan. Belki kavramları yanlış tanımlıyoruz ya da daha büyük olasılıkla derdimizin ne olduğunu bile bilmiyoruz. Arayış içinde ama ne aradığından habersiz zaman geçiriyoruz. Ama neyse ki düşünülmüşü var ve kuantum eğitimlerinden daha zahmetli değil.
Yüzlerce yıl önce adalet, sevgi, dostluk, iyilik nedir gibi sorularla gençleri kötü yola düşüreceği iddia edilerek ölüm cezasına çarptırılan Sokrates ve ondan daha önce ve sonra kafalarında benzer sorularla dolaşan filozoflar, Stoacılar, Epiküroscular ve Kuşkucuların izinden giden Montaigne, okurlarına ahlaki dersler vermekten özellikle kaçınarak, Sarah Bakewell'in da söylediği gibi sadece kendisi hakkında, kendi kendisiyle çelişmekten de kaçınmadan yazmış.
Yazara
göre Montaigne'in “iyi bir hayat nasıl yaşanır” derken
kastettiği sadece ahlaklı, dürüst bir hayat değil aynı zamanda
“insan olmanın gerektirdiği her şeyi sonuna kadar tadan, tatmin
edici ve ongun” bir yaşam;
"Denemeler nadiren okura bir şey öğretmeye ya da açıklamaya çalışıyor; Montaigne, eline kalemi alıp aklından geçenleri yazıveren biri gibi sunuyor kendini. Yaşadıklarını ve ruh hallerini bizzat deneyimlerken kelimelere döküyor. Sonra bu deneyimlerden yola çıkarak kendisine sorular yöneltiyor; ki bunların en başında, Montaigne'i olduğu kadar çağdaşlarını da büyüleyen o en büyük soru geliyor; Nasıl Yaşanır?”
İşte
Sarah Bakewell' in son derece sürükleyici ve eğlenceli
anlatısıyla, keyifle okunan kitabından bu sorunun yanıtları;
Soru;
Nasıl Yaşanır?
1.
Cevap: Ölümü dert etmeyin;
2.Cevap:
Dikkatinizi verin
3.
Cevap: Doğun
4.
Cevap: Çok okuyun, okuduklarınızın çoğunu unutun ve kalın
kafalı olun
5.
Cevap: Sevdikten ve kaybettikten sonra ayakta kalın
6.Cevap:
Küçük oyunlar oynayın
7.Cevap:
Her şeyi sorgulayın
8.Cevap:
Dükkanın arkasında size ait bir oda bulunsun
9.Cevap:
Candan olun; başkalarıyla birlikte yaşayın.
10.Cevap:
Alışkanlık uykusundan uyanın
11.Cevap:
Ölçülü yaşayın
12.Cevap:
İnsanlığınızı koruyun
13.Cevap:
Daha önce kimsenin yapmadığı bir şeyi yapın
14.Cevap:Dünyayı
görün
15.Cevap:
İşinizi iyi yapın ama çok da iyi yapmayın
16.
Cevap: Tesadüfen filozof olun
17.Cevap:
Her şeyi iyice düşünüp taşının, hiçbir şeyden pişman
olmayın
18.Cevap:Kontrolü
bırakın
19.Cevap:
Sıradan ve kusurlu olun
20.Cevap:
Bırakın da yanıtı hayat versin
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)











