reklam 1

2 Haziran 2010 Çarşamba

Animal Triste, Monika Maron

Nisan ayında Alef yayınlarından çıkan Animal Triste, 1941 doğumlu yazarın dördüncü romanıymış. Hakkında en ufak fikrim olmadan sadece kapağını ve adını beğenerek aldığım kitaplardan ve sanırım Monika Maron da okuduğum ilk Alman yazar.

Temelde bir aşk hikâyesi anlatsa da sayfa sayısından beklenmeyecek zenginliğine sahip ve farklı pek çok açıdan okunabilecek romanı ne kadar çok sevdiğimi anlatabilmenin yolunu bir türlü bulamadım. Ne yazarsam yazayım anlatının güzelliğini hissettiğim gibi aktaramama korkusuyla iki kelimeyi bir araya getiremiyorum. Konusu hemen hemen şöyle bir şey:

İsmini bilmediğimiz anlatıcı, yüz belki de doksan yaşlarında bir kadın. Çocukluk
çağı, İkinci dünya savaşının sonlarına rastlamış. Doğu Almanya’da geçen gençlik ve yetişkinlik yılları sonrasında duvarın yıkılmasıyla başlayan değişime tanıklık etmiş. Yaşayamadığı gençlik aşkıyla, bu sıralarda, “hayatta aşktan başka kaçırılacak bir şey olmadığını” anladığı bir dönemde karşılaşmış. 

Unutmak ruhun bayılmasıdır diyor anlatıcı, hatırlamanınsa, yaşananları yeniden icat etmek olduğunu söylüyor tıpkı çalıştığı müzedeki dinazor Brachiosaurus’un şans eseri bulunan birkaç kemik parçası sayesine yeniden yaratılması gibi o da hayatını, aşık olduğu adamla yaşadığı anları bir araya getirerek oluşturuyor. Hatırlamaya değer gördükleri sadece onunla ilgili olanlar diğer her şeyi unutmuş, kızını, kocasını, hatta kendi yaşını. Sevgilisinin çıkıp gittiği sonbahar akşamından beri, son kırk ya da elli yılını, döneceğini umut etmeden bekleyerek, bu aşkı tekrar tekrar üreterek, hatırlayarak, yeniden üreterek geçirmiş. Ve son kez hatırlamak, her şeyi hatırlamak istiyor. 

Diyor ki;

“Mümkün olanı gerçekleşmiş olandan ayırmak zor geliyor bana. Yıllar boyunca mümkün olan her şeyi gerçekleşmiş olan her şeyle karıştırdım ve birleştirdim, düşünülmüş olanı söylenmiş olanla, gelecektekini hiç unutulmamış olanla, umut edilmiş olanı korkulmuş olanla, ama yine hep aynı hikâye kaldı geride. Son çok açıktır ve her şeyi belirler, son düzeltilemez. Bu yüzden unuttum onu.”

Romanda, hatırlamak için çaba gösterdiği de işte bu açık, düzeltilemez son. Anlatıcı nihai noktaya yine olabilecek olanı, olmuş olanı ve olması gerekeni birleştirerek ulaşırken okuyucuyu da kesintisiz bir merak ve zevkle hikâyesine katıyor. Savaşı, çocukluğu, babaların eve dönüşünü, kadın olmayı, evliliği, anneliği, yaşlılığı, karıncaları ve dinazorları, doğuyu, batıyı, kıskançlığı, aşkı, insanca ama daha çok kadınca bir bakışla anlatıyor. 

Acaba aşk, nesnesi olmadan daha mı yaşanası? yazarın söylediği gibi "içimizdeki son tabiat kalıntısı" uygar dünya ile bağdaşmayan bir kavram mı?, girişi olan, çıkışı olmayan yer mi? Bir cümle ile yıkılabilecek kadar naif ama bizi sınırlara sürükleyecek kadar güçlü mü? Belki evet belki hayır. Belki yaşayıp görmek ama kesinlikle bu romanı okumak gerek.

7 Mayıs 2010 Cuma

Hıdrellez



Şenliklere galiba en son üç yıl önce gitmiştim o zaman Ahırkapı sokaklarında yapılıyordu. Biraz ezilmiş, pek fazla bir şey duyamamış, aç kalmış, yine de çok eğlenmiştim. Epeyce bir aradan sonra bu yıl, güzel havanın ama daha çok çalışmıyor olmanın getirdiği hevesle attım kendimi sokaklara. Akşamüzeri, Sultanahmet meydanına gelen müzik gruplarıyla birlikte Ahırkapı'ya doğru yürürken kendimi masaldaki kavalcının peşine takılmış çocuklardan biri gibi hissettim. Alan çok genişti, muhtemelen bazı köşeleri göremedim bile. Çok neşeli, çok müzikli ve çooookk kalabalıktı. Biliyorum, çimlerde rahat rahat oturmanın, itişip kakışmadan ferah ferah müzik dinlemenin ve eğlenmenin konforu başka ve eminim ki o kalabalık, o daracık sokaklara asla sığmazdı ama yine de aması var, malesef ilk gittiğim yılın tadını pek bulamadım, hıdrellezden çok üniversitelerin bahar şenliklerine benzettim, ruhunu Ahırkapı’nın sokaklarında bırakmış, steril bir organizasyon havasındaydı. 11. Hıdrellez şenliğiyle, henüz tahmin ettiğim kadar yaşlanmadığımı, eğlencenin hakkını vermek için bir parça sefalet çekmeye razı olduğumu anladım (insanoğluna yaranılmıyor işte), bu arada dilek dilemeyi unuttuğumdan hayaller de gelecek yıla kaldı.



















19 Nisan 2010 Pazartesi

Fidel’in Yüzünden, Julie Gavras


2006 yapımı “Fidel’in Yüzünden” Fransız-İtalyan ortak çalışması. Ünlü yönetmen Costa Gavras’ın kızı Julie Gavras, ilk filminde, arkadaşı Domitilla Calamai’nin aynı isimli romanını sinemaya aktarmış. Julie Depardieu ve Stefano Accorsi’nin de rol aldığı filmin başarısında, binlerce aday arasından seçilen ve sergiledikleri oyunculukla hayranlık uyandıran Nina Kervel-Bey (Anna) ve Benjamin Feuillet’in de(François) büyük payı var.

70’li yıllarda Fransa’da geçen hikâye, dönemin politik ve sosyal hareketlerin ortasında kalan, sekiz yaşındaki Anna’nın yaşadığı değişimi anlatıyor.

Katolik eğitimi alan ve burjuva standartlarıyla büyüyen Anna, anne ve babasının komünist olmasıyla başlayan yeni yaşantısını anlamaya çalışırken alışkanlıklarına veda etmek, doğru bildiklerini yeniden sorgulamak ve yeni yeni kavramlar öğrenmek zorunda kalıyor.

Mickey Mouse ve Pamuk Prenses faşist mi, din derslerine girmeli mi girmemeli mi, topluluk ruhuyla koyun davranışının farkı ne, kürtaj ne demek, komünistler kim, iyi olan Allende miydi, Franco mu, kim nükleer savaş istiyor, itaat mi özgürlük mü, bazı şeyler gizli mi kalmalı yoksa her şey konuşmalı mı, zenginlikler bölüşülmeli mi, bire alıp beşe satmak kötü müdür? Ve başka başka sorular Anna’nın aklını karıştırıyor, düzenli hayatını değiştirmek zorunda kalmak onu kızdırıyor.


Anna, tutunacak bir şeyler aramaktadır ama etrafındaki insanların farklı yorumları işini hiç de kolaylaştırmaz. Anneannesi ve dedesi, anne ve babasından farklı düşüncelere sahiptir. Ailedeki politik değişimi de yansıtan dadıları, birbirinden çok farklıdır; İlki, ülkesi, Küba’dan ayrılmak zorunda kalmasından dolayı Fidel’i ve komünistleri suçlarken, ikinci dadısı Yunanistan’dan ve üçüncüsü de Vietnam’dan, komünist oldukları için kaçmak zorunda kalan kadınlardır. Dünyanın oluşumu gibi temel bir konu hakkında bile okuldaki öğretmenleri de dahil herkesin farklı bir hikâyesi vardır. Kim haklıdır, doğruyu kim söylemektedir ?

Peki 68 hareketine katılmayan babası neden şimdi Şili'ye destek vermektedir? Daha önce yanılmış mıdır ya da bu kez yanılmadığını, değiştirilmesi gereken şeyler olduğunu nereden bilmekte ve bildiklerinin doğruluğundan nasıl emin olmaktadır?

Yetişkinler olarak, kendimize sıkça sormaya ihtiyaç duyduğumuz bir soru sayılmaz bu son cümle. Büyük ihtimalle bir çoğumuz, Anna gibi alışkanlıklar üzerine kurduğumuz dünyamız yıkılsa ve hatta işin acı tarafı, kocaman insanlar olarak, Anna’nın babasının yaşadığı gibi bizi etkileyen bir olay karşısında hayatımızı değiştirmeye karar versek dahi bu soruyu sorma gereği duymayacağız.

16 Nisan 2010 Cuma

Bir Delinin Anıları, Gustave Flaubert


On yedi yaşında bir gencin anılarından ne beklenir? Yazarı Flaubert olunca elbette pek çok şey. Klasik bir roman sayılmaz “Bir delinin anıları”, biraz düşünceler, biraz yorumlar, anılar ve çağının gidişatına dair eleştiriler var içinde.

Şimdi saçmalayarak kendimi oyalamam gerekiyor. Flaubert hakkında yazmanın zor yanı onun romanlarından bahsetmekten çok her cümlesini yeniden yeniden yazmak, yazarken onların tınısını tekrar duymak üzerlerinde tekrar düşünmek istemem. Korkuyorum çünkü bir kere yazmaya başlarsam biliyorum arkası gelecek ve bütün kitabı buraya alıntılayıvereceğim. Nietzsche, doğmadan altı yıl önce yazmış Flaubert “Bir delinin anıları” nı. Roman yazmaya karar vermeseymiş, Nietzsche’nin tahtında bugün Flaubert’i görmemiz hiç de sürpriz olmazmış. Gerçi öyle bir durumda onun yerinde oturacak başka biri çıkarmıymış çok emin değilim.

(saçmalamaya devam...) Süslü, tumturaklı laflara, beş kez okusamda bir anlam çıkartamadığım cümlelere romanlarda sık sık rastlarım. Ahenkli ama boşturlar hatta çoğu zaman bir mana vermeye çalışmaktan yorgun düşer o satırları atlarım. Galiba bazıları, şimdi benim yaptığıma benzer şekilde sayfayı doldurmaya çalışırken söyleyecek bir şey bulamadıklarını saklayabilmek için ya da söylemek istediklerini nasıl ifade edeceklerini bilemediklerinden lafı dolandırır dururlar. Düşünce sahibi olmak yazın insanı olmanın birinci koşulu olmalı. Bir iki karakter yaratıp onları belli kalıplar içinde birbirleriyle çarpıştırırken, araya birkaç şık ama fikirsiz, kerameti kendinden menkul, ucu bir yerlere dokunmayan cümleler eklemek ve buna roman demek okuyucuyu yani beni kendimden şüpheye düşürmek büyük haksızlık oluyor. Her kim bir fikrim var diyorsa açık açık yazmalı ama ya roman olmalı bunlar ya da şiir. İkisi birbirine karışmamalı. Ne bileyim romanın içine şiir yakışmıyor sanki.

Flaubert hem fikir hem cümle sahibi yazarlardandır. Cümlelerini oluşturan her kelimenin tınısı diğerleriyle uyumludur özenle seçilmiş gibidir. Yüksek sesle okuduğunuzda kulağınızı tırmalayan tek kelimeye rastlamazsınız. Malesef çeviri hataları da bu yüzden çok göze batar. Cümleleri ahenklidir ama romanın içine eklenmiş şiirler gibi, duygusal bir yazarın arada bir coşup taşmaları gibi değildir. Hepsinin hedefi bellidir, içleri öyle doludur ki takılıp kalırsınız. Kırk yıl düşünsem bunu böyle anlatamam dersiniz. Her satırda, yazarın, özen, dikkat, emek ve zekasının izleri görülür. Romanlarının karakterleri ve kurgusu üstüne de sayfalarca konuşulabilir, cümlelerindeki özen kurguda da kendini gösterir. Karakterleri, bu çok katlı yapının içinde bir birleşir bir ayrılırlar. İşte böyle severim kendisini.

Flaubert’in ilk romanını da aynı beklentiyle okudum. Bir iki yerde kendisini tekrar etmiş olsa da anlatıda olgun Flaubert’in cümlelerinin izini sürmek mümkün ama benim için ilk romanı okumanın getirisi, onun insanlık kavramını çözümleyiş biçimini ve diğer romanlarındaki karakterleri oluştururken bu çözümlemeleri nasıl kullandığını keşfetmenin verdiği zevk oldu. Her roman yazarının derdi vardır insanla, en azından ben öyle umuyorum ama Flaubert tek tek insan örneklerini değil insanlığı eritir karakterlerinin içinde, yumurtayı, şekeri, unu karıştırır sonra onu istediği kalıba döker, bu bazen Emma olur bazen Frédéric ama aslında birbirine benzerdirler çünkü her ikisi de insanlıktan nasibini almıştır.

“Demek ki insanın etrafında sadece karanlıklar vardır;her şeyin içi boştur ve o sabit bir şey ister; bu devasa belirsizlikte kendi kendine yuvarlanır ve durmak ister; her şeye tutunur ve her şeyi eksiktir:Vatan, özgürlük, iman, Tanrı, erdem; bunların hepsini almıştır ve bütün bunlar elinden düşmüştür;kristal bir bardağı elinden düşüren ve sebep olduğu parçalara gülen bir deli gibidir.”

13 Nisan 2010 Salı

Aşk-ı Memnu Nasıl Kurtulur?



İlk bölümlerden itibaren türlü türlü eleştiriye maruz kalan, belli sahneleriyle gazetelerin baş köşelerini süsleyen, hatta şifreli dizi yayınlarını bile gündeme getirip, meclis kulislerinde tartışma konusu olan Aşk-ı Memnu dizisi nihayet akla karayı ayırıp, imajı doğrulttu. Hem de canavar anne Firdevs hanım sayesinde. Artık herkesin içi rahatlamıştır umarım, "aşkı arayan bir aşk hikâyesi" sonunda aşkı buldu.

Nasıl mı? Altmış yedinci bölümdeki hayranlık verici performansının kaçınılmaz sonucu olarak Firdevs hanım yayımlanan son bölümde muradına erdi, zengin, yaşı yaşına uygun damat adayından evlenme teklifi almayı başardı. Dizi boyunca yılların getirdiği tecrübe ve bilgi birikimini kızlarına da aşılamaya çalışan Firdevs hanımın dilinde tüy bitmişti ki sonunda anlatmakla olmuyor, asıl mevzuyu ne kızlar ne de izleyici anladı, en iyi yol uygulamak diyerek işin başına geçip, Viyana’ ya tatile gittiği “playboy” ’la aralarında geçen diyalogla, “mutlu bir yuvaya” giden yolu herkese gösterdi.

Altmış yedinci bölümde, Firdevs hanım ve Çetin Özder’ i Viyana’daki otel odalarına yerleşirlerken görmüştük. Tabiki ayrı odalarda kalıyorlardı.



Sahne 1: Firdevs hanım tüm şıklığıyla kavalyesinin odasının kapısını çalar. Çetin Bey de tüm zerafetiyle onu karşılar, içeri giren Firdevs hanım akşam yemeği için hazırlanmış masayı görünce biraz şaşırır zira kendisi Viyana gecelerine akmayı planlamaktadır. Şampanyasını içerken ipleri ele almanın, playboy’a kimin patron olduğunu göstermenin vaktinin geldiğini anlar. Hemen muhabbeti İstanbul’da kendileri hakkında çıkarılabilecek dedikodulara getirir. Oysaki dedikodular Çetin Bey’in umurunda değildir.

Birinci ders: Kadın ve erkeğin toplum içindeki konumları birbirinden farklıdır, dolayısıyla çıkabilecek dedikodular erkeği ilgilendirmez, o klasik el ve kir meselesini hatırlamak bu sahneden çıkarılması gereken ders için yeterlidir.

Nitekim haklarında çıkacak söylentiler Firdevs hanımı çok endişelendirmektedir, yanlış anlaşılmasın aslında kızlarını ve damatlarını düşünmekte, onların sıkıntıya girmesini istememektedir.

İkinci ders: Kadının hayatı özel değil kamusal alana aittir. Kızları, oğulları, damatları ve her nevi hısım akrabayı ilgilendirir. Kadın, adımlarını bu kimseleri düşünerek atmalı, ayağını denk almalıdır. Karşısındaki erkeğe de çöpsüz üzüm olmadığını, sorumlulukları olduğunu bildirmelidir.

Firdevs hanım adamın yakasını bırakmaz; Çetin bey tüm bu sorumluluklardan muaftır, onun hakkında çıkacak dedikodu, “dünyayı dördüncü kez dolaşırken İstanbul’daki günlerini Firdevs Yöreoğlu’yla renklendirdiğinden” ibaret kalacaktır, oysa ki kendisi için durumun farklı olduğunu, kullanılıp atılan kadın konumuna düşeceğini uygun dille anlatır. Mesaj yerine ulaşmıştır. Bu cümlelerin ardından evlilik fikri aniden dökülüverir, kibarca namus düşmanı konumuna getirildiğinden erkeklik gururu atağa geçen playboy’un dudaklarından. Artık geri dönüş mümkün değildir. Evlilik teklifini garantileyen Firdevs hanım hemen atlamaz ne de olsa yılların tecrübesine sahiptir. Çok önemli bir karar olduğunu söyleyerek işi ciddiye aldığını, daha çok yolumuz var cümlesiyle de teklif ne kadar geç gelirse Çetin bey’in de amacına o kadar geç ulaşacağını anlatır. Pırlanta yüzük olmadan bu teklif gibi şeyi ciddiye almayacağını gösterir, üstelik , “Ah herkes nasıl da şaşırır” gibi yorumlarla adamcağızı gaza getirir.

Üçüncü ders: Evlenme teklifinin üstüne atlamak, çok hevesli görünmek, yüzüğü parmağına takmadan bir adım ileriye gitmek kadın için geri dönülmez bir hatadır. Bihter-Behlül durumunda olduğu gibi seni seviyorumlar, aşığımlar hiçbir zaman yüzüğün getireceği güvenliği getirmez. Erkeğin iltifatlarının, ilan-ı aşkının ciddiyeti pırlantanın büyüklüğüyle orantılıdır. Kadının vazifesi, evlenme teklifini ve yüzüğü alıncaya kadar sabırlı olmak, adama da başka türlü ciddiye alınmayacağını hissettirmektir. Eğer yaşını başını almış dul bir "kadınsanız" sizin için bu kadarı yeterlidir ama eğer on sekizinde genç bir "kızsanız" o zaman yüzük de yeterli olmaz, nikâhı beklemek gerekir ki dizimiz bu durumu Nihal örneğiyle açıklamaktadır.


Sahne 2: Ertesi gece Çetin bey ve Firdevs hanım yemektedirler. Firdevs hanım dinlediği müzikle kendinden geçmiştir, kadının bu zayıf anından faydalanmak isteyen Çetin bey, kocaman taşlı bir yüzük çıkarıp Firdevs hanımın parmağına takarken “hayatımın müziği olmanı istiyorum” der. Firdevs hanım da müziğin etkisiyle mi yoksa pırlantanın büyüklüğü yüzünden midir bilinmez hemen “Peki” der. Sonra yelkenleri çarçabuk suya indirmekten rahatsız olan Firdevs hanım, otele dönerlerken, son bir uyarı yapar. Çetin bey’in durumu anladığından emin olmak istemektedir “Zor bir kadınım biliyorsun değil mi?” der, Çetin bey’de “Onun için seni seçtim” der. Herşey kontrol altındadır. Sabah olduğunda, Çetin bey, yemek esnasında sık sık zoom yapılan Firdevs hanımın küpelerini kendi yatağının başucundan alır ve onlara sevgiyle bakar.


Dördüncü ders: Zor kadınlar her daim kazanır. Kolay “elde edilenler”, bir kenara atılmaya mahkumdur çünkü erkekler zor kadınları tercih ederler. Erkeklerin genlerine kazınmış avcı içgüdüleri harekete geçirilmelidir ki kadının değerini algılayabilsinler malesef başka türlüsü dünya güzeli olsanız da işe yaramaz. Bihter gibi değil Firdevs gibi olunmalıdır ki bu da sadece iki bilemediniz üç sahnenizi alır. Biraz sabır, biraz da tecrübeyle yola gelmeyecek playboy yoktur.

Romanda da buna benzer bir ders vardır. Hatırladığım kadarıyla, Bihter’i, kendisinden ummadığı bir başarıyla kolayca “yoldan çıkartan” Behlül kısa zamanda kadından sıkılmış, daha zor olsaydı keşke diye düşünmüş ve ardından yeni maceralara yelken açmıştır. Dizide ise konu bambaşka bir yere gittiğinden, Firdevs hanım devreye sokularak ana konuya dönülüp, kadın milletinin böyle mühim bir dersten mahrum kalmaması için gereken yapılmış.

Roman türünün ilk örneklerinden sayılan “Pamela” ile başlamış “zor kadın olmanın faydaları” teması ve yüzyıllardan beri de en popüler roman konularından biri olmaya devam etmiş. Her milletten roman yazarları, pek çok olasılıkla ele alıp yorumlamış mevzuyu, zafiyet göstermemeleri, daima zoru oynamaları konusunda kadınları uyarmak için ellerinden geleni yapmışlar. Bir süre önce Daniel Defoe’nun Moll Flanders’ ını okumuştum. Benzer yorumlar bu romanda da bir kadının hemcinslerine verdiği tavsiyeler biçiminde aktarılıyordu. Yayımlandığı tarih ise 1722 !!

Şöyle diyor Moll Flanders atlattığı binlerce badireden sonra anılarını yazarken:

“Erkeklerin bizim aramızdan seçim yapma şansının daha fazla olduğu doğru olabilir, aynı zamanda kendilerini küçük düşüren, ucuz, kolay elde edilebilir, bir teklif gelmesini sabırsızlıkla bekleyen kadınlar olduğu da doğrudur; ancak elde edilmeye değer bir kadınla evlenmek istiyorlarsa onları yalnızca erişilmesi güç kadınlar arasında bulacaklardır. Bayanların yapması gereken şey, sıradan kurlarıyla kadınları kolayca elde edebileceğini zanneden ve kadınların hepsini çağırdıkları anda yanlarına koşacak değerde gören erkeklere umduklarından daha güç ulaşılabilir “görünmektir”, böylesi kadınlar bahsettiğimiz anlamda yetersiz olan kadınlardan daha fazla tercih edileceklerdir.

Şurası kesindir ki bayanlar, erkekleri mesafelerini koruyarak, aşık rolü oynayanlara hafife alınmalarının kendilerini kızdıracağını hissettirerek ve Hayır demekten korkmadıklarını göstererek kazanırlar.” (Daniel Defoe, Moll Flanders)

Defoe, bu cümleleri 1722’de yazdığı romanda bir kadına söyletmiş, Aşk-ı Memnu dizisi de 2010 yılında Firdevs hanımla uygulamalı olarak anlattı. Her iki yorumda da anahtar kelime “görünmek”, ne Moll Flanders ne de Firdevs Yöreoğlu kendi deyimleriyle "zor kadınlar" olmasalar da zor kadını oynamanın, öyle görünmenin yararının farkındalar.

Peki bu tema neden bu kadar önemli? Neden her kadın nesli bir biçimde bu eğitimden geçiriliyor? Daniel Defoe bir yana, Aşk-ı Memnu senaristleri, Halid Ziya’nın romanını yeni bin yıla uyarlarken, orjinalinden böylesine uzaklaşmışken bile aynı dersi yeniden vermekle ne gibi bir amaç taşıyor olabilirler?

Son sahne: 1722-2010 “Güneşin altında yeni bir şey yok”

6 Nisan 2010 Salı

"Korkularımız Aklımızı Boğar"


Film izlemek böyle sıcak, pırıl pırıl bir günde yapılacak en kötü uğraş olsa da bu film, güzel havada evde oturmanın getirdiği suçluluk duygusunu kolayca sildi. Atmosferi ve oyuncuları çok etkileyiciydi, sadece Almanca çekilseydi-bu kadar çok insanı Almanca konuşturmak sanırım zor olurdu- daha vurucu olacağını düşündüğüm, 2003 yılı yapımı “Hitler, The Rise Of Evil”in yeniden hatırlanması gereken yılları ve karakterleri başarıyla yansıttığını, özellikle de bir türlü anlayamadığım "insanlar nasıl olmuş da böyle bir delinin peşinden  gitmişler" sorunun cevabını açıkça verdiğini söyleyebilirim.  

Film, Edmund Burke’ın “Şeytanın zaferi için gerekli olan tek şey iyi insanların hiçbir şey yapmamasıdır” sözleriyle başlıyor. Sahneler ilerledikçe cümlenin gerçekliğine her an daha fazla tanık oluyorsunuz.

Adolf Hitler’in çocukluk yılları, gelecek pek çok şeyin habercisi niteliğinde. Babası, ki aynı zamanda büyük amcasıdır, o daha çocukken ölür ve zaten nefret ettiği babasının ölümü etkilemez Adolf’u. Annesi hastalandığında, onu kariyerine engel olmaya çalışmakla suçlar. Ressam olmak istemektedir ama sanat okuluna yaptığı başvurular “çizdiği insanlar binalara benzediği, içlerinde yaşam olmadığı” için reddedilir. Babasından miras kalan parayı almak için biraz beklemesi gerekiyordur bu arada sokaklarda yatar, aç gezer, çalışmayı düşünmemesine rağmen içinde bulunduğu durumdan yahudileri sorumlu tutar. 1914’de Birinci Dünya savaşına katılır. Er olarak girdiği orduda onbaşılığa terfi eder, zorla bir madalya sahibi olur.

Savaş bittiğinde Adolf kendisine teklif edilen görevi kabul eder. Sayıları artmaya başlayan siyasi grupların arasına karışarak muhbirlik yapacaktır. Alman işçi partisinin toplantısına katılır ve onların söylemlerini yetersiz bulup yaptığı çıkışla dikkati çeker. İlk konuşmasını 1919’da yapar. Dinleyici kitlesi sürekli büyümektedir. Milliyetçi söylemleri, yahudi ve komünist düşmanlığıyla yeni taraftarlar kazanır.

İşlenmemiş bir elmas olarak tanımlanan Hitler, demokrasiye inanmayan ve Almanların liderlikle yönetilmesi gerektiğini düşünen, lider olacak kişinin de kendileri tarafından kolayca idare edilecek biri olmasını tercih eden para babaları tarafından desteklenir. Böylece askeri birlik kurar hemen ardından da parti liderliğini ele geçirir.

Daha sonra tehlikeyi görüp muhalif yazılar yazacak gazeteci Fritz Gerlich’in bile başlangıçta ilgisini çeker. Adof Hitler, insanlarda yeni bir umut yaratmıştır, iyi bir gelecek umudu ama kısa süre içinde kendini göstermeye başlayan şiddet geleceğin öyle sanıldığı gibi refah ve huzur vaadetmediğinin belirtisidir.

Başarısız darbe girişiminden sonra yüksek ihanetle suçlanan Hitler’in mahkeme salonundaki konuşması hakimi bile etkiler. Yargılanmasının ardından bir süre hapis hayatı yaşar ama rahatı yerinde olan Adolf bu süreyi kendi hayat hikâyesini yazmak için kullanır, tabiki oldukça değiştirerek. Beş yıllık hapis cezası dokuz ay sonra şartlı tahliye ile son bulur.

Filmin ikinci kısmında politikanın ne menem bir şey olduğu, çıkar ilişkileri, olmazsa tehditle kurulan düzenin nasıl işlediği gözler önüne seriliyor. Nazi gazetesi çıkararak halkı kendi saflarına çekmeye çalışan Hitler, muhalif gazeteleri de susturur. Gazeteci Fritz'e göre depresyona gireceği haberleri, gerçekleri, bir şey yapmalarını gerektirecek olayları duymak istemeyen halk, gazetelerde yayımlanan saçma sapan haberlerle oyalanmaktadır. Hitler, yayınları ve konuşmalarıyla insanlara boş umutlar dağıtmaya, onları uyutmaya devam ederken yahudilere ve muhaliflere yapılan baskı ve şiddet giderek artar. Nazi'ler 1930’ da seçimlere katılarak mecliste 107 sandalye kazanır. Kısa süre içinde, kuralları ve insanları kendi yararına kullanan Hitler, politik oyunlarla hem mecliste çoğunluğu hem de şansölyeliği elde eder.


Şiddeti haklı kılma niyetiyle meclis binasını yaktırmasından hemen sonra demokrasiye saldırı olduğu gerekçesiyle kişisel özgürlük haklarının, konuşma yapmak, toplantı, dernek ve basın özgürlüklerinin geçici süreyle askıya alındığını, telefon ve posta hizmetlerinde gizlilik haklarının kaldırıldığını, bundan sonra tüm yasamanın hükümet tarafından yapılacağını, anayasal değişiklik yapma hakkına hükümetin sahip olduğunu bildiren konuşmasını yapar.

Hitler artık durdurulamayacak bir noktaya ulaşmıştır. Hükmü altına alamadığı eski yandaşlarını birer birer öldürür, kendisi için tehdit oluşturanları, haklarında suçlama bile yapmadan hapishanede tutar, bunun tepki çekmesi üzerineyse toplama kamplarına gönderip onları yok eder ve 30 Nisan 1945’de Berlin’de intihar edinceye kadar milyonlarca insanın ölümüne neden olur.

Açlıkla yüz yüze gelmiş ya da getirilmiş umutsuz halkın ve sadece kazanacakları parayla, çıkarlarını düşünen zenginlerin, gerçeklere gözlerini böylesine kapatması; başlangıçta piyon olarak gördükleri bir adamın, hayata geçmesi imkansız sanıldığından ciddiye alınmayan fikirlerinin, elli milyondan fazla insanın ölümüne neden olması akıl alır gibi görünmese de olabiliyormuş demek ki. Gazeteci Fritz’in de söylediği gibi "hiçbir şey yapmayarak yapabileceklerinin en kötüsünü yapan" sade insanların omuzlarında göz göre göre yükselmiş yüzyılın en acımasız katili.

 “Hitler, Kötülüğün Yükselişi” tarih tekerrürden ibarettir uyarısı yapan başarılı, izlenmeye değer bir film olmuş.