reklam 1

30 Aralık 2010 Perşembe

Villa Amalia, Pascal Quignard














“Kader, bir varlığı kendisi dışındaki bir dünyadan gelen bir itkinin eline geçirip peşinden sürüklemesiyse ve bu varlık, bu itkinin özellikleri konusunda hiçbir zaman hiçbir şey bilemiyorsa, o zaman bir kaderi vardı. Bunun bilincindeydi. Şöyle düşündü: “nereye gittiğimi bilmiyorum ama kararlı bir şekilde koşuyorum oraya doğru. Bir şey eksik bende ve bu eksiklik içinde yolumu şaşırmaktan hoşlandığımı hissediyorum.”

Besteci Ann Hidden, on sekiz yıl birlikte yaşadığı sevgilisi tarafından aldatıldığını öğrenince,  tüm hayatını bir kenara itip yeni bir başlangıç yapmaya karar verir. Yeni bir ülke, yeni bir ev, yeni bir yaşam. Yeni biri olmak ister. Sevgilisinden habersiz evini, piyanolarını satar, işinden ayrılır, eşyalardan, fotograflardan, artık onun için gereksiz herşeyden kurtulur. İzinin bulunmasını engelleyecek ayrıntılı planlar  yaptıktan sonra yola çıkar. İtalya’nın güneşli Ischia adasına ulaşır. İlk görüşte aşık olduğu eve yerleşir. Bol bol yüzer, beste yapar, yeni insanlarla tanışır. 2,5 yaşındaki bir kız çocuğuna büyük bir sevgi duyar. 

Özetleyince çok kolaymış gibi görünüyor. Ama, Ann Hidden’da, yeni bir hayata başlamak ya da en azından hayatındaki bir şeyleri değiştirmek isteyenlerin aklına gelebilecek “Başka bir yerde keşfedeceği yaşam gerçekten daha yoğun mu olacaktı? Yaratmaya daha mı uygun olacaktı? Kesin yalnızlık gerçekten çekici bir şey miydi?” gibi sorularla, bazen de beklentilerle dolu sebepsiz neşeyle başlıyor yeni hayatına. Yalnız olmak isterken yalnızlık korkusuna kapıldığı anlar oluyor. Bol bol Hayır demesi, ne istediğini, ne istemediğini anlatması, kolay hayatın çağrılarına kulaklarını tıkaması, birçok şeyi geride bırakması gerekiyor. Peki sonsuza kadar mutlu oluyor mu? 

Anlatı sahneler ya da anlar biçiminde, kısa ve keskin. Diyaloglar  çoğu zaman bu insanlar ne kadar da kaba diye düşündürecek cümlelerle ilerliyor. Bazı bölümlerde kimin konuştuğunu ya da neden bahsedildiğini anlamak için sonraki sayfaları beklemeniz gerekiyor. Sinemaya da uyarlanan “Dünyanın Bütün Sabahları” romanıyla tanınan Pascal Quignard, Villa Amalia’da müzik ve felsefe geçmişini harmanlıyor. İlişkiler, hayat, yaratıcılık gibi konular üzerine çok güzel cümleler sarfediyor. Okuma planı yapanların keyfini kaçırmamak için ayrıntılara giremiyorum ama fikir olsun diye romandan birkaç satırı eklemek istedim:

“İnsanın sevdiğinden ayrılması zordur. İnsanın kendisinden ya da kendi imajından ayrılması daha da sorunsaldır.”
“Ortak yaşamda bir taraf kaçınılmaz bir biçimde verdiği ölçüde alır öbür taraftan. Tesadüfen biri öbüründen daha fazla almaya çalışırsa partnerini soluksuz bırakır. Aç kalan ölür. Ortak yaşam bir denge değildir. Son derece istikrarsız bir çatışmadır. Sadece hiçbir zaman elde edilemeyen, mümkün olmayan, gelen, yok olan, sürekli dönen eşitliği aramak onu hareket ettirir, yaşatır.”
“Çünkü kadınlar ve erkekler arasında yaşam sürekli bir fırtınadır. Yüzleri arasındaki hava ağaçlar ya da taşlar arasındaki havadan daha yoğun- daha düşmanca, daha çarpıcıdır-. Kimi zaman, ender olarak, olağanüstü güzel rastlantılarla yıldırım gerçekten düşer, gerçekten öldürür. Aşktır bu.”
“Söylentiye göre ağ, büyüklüğüne, genişliğine, biçimine, sağlamlığına, tuzaklarına göre kendisi için gerekli örümceği örer. Yapıtlar, kendileri için gerekli yaratıcıyı yaratırlar ve uygun biyografiyi oluştururlar.”

Not: Villa Amalia yazarın sinemaya uyarlanan ikinci romanı. Dünyanın Bütün Sabahları benim için tüm zamanların en iyi filmlerinden olsa da Villa Amalia’da tam bir hayal kırıklığı yaşadım. Romanla film arasında bir bağlantı kuramadım. En kritik bölümler filmde yok ayrıca romanın verdiği hissi de kesinlikle bulamadım.

5 Aralık 2010 Pazar

Erken Kaybedenler, Emrah Serbes



















Tanımadığım yazarları, yeni çıkan kitapları denerken yarım bıraktıklarımında haddi hesabı olmuyor dolayısıyla, ama yine de bu aralar bir cesaret rafların arasında maceradan maceraya koşturuyorum. Gerçi bu yeni ruh halime rağmen Behzat Ç. dizi olmasaydı ve yazarını öğrenmemiş olsaydım bu kitabı okumayı istermiydim çok da emin değilim. Dördüncü baskısını yapmış olduğunu da göz önüne alınca belki ancak altı, yedi hatta sekizinci baskıda alıp okurdum, gerçi o bile şüpheli ya neyse.  

İlk bakışta, konusu itibariyle, yani ergenler özellikle de erkek ergenler hakkında bir şeyler okumak pek de iç açıcı değildi benim için. Erkek kardeşle büyüyenler anlarlar bu durumu. O dönemleri hiç de sevimli değildir. Hayatınızı zehir eder, ailenin tüm ilgisini üzerine çeker, bir huzur vermezler. Kız evlat olarak sürekli “ne olacak bu çocuğun hali” muhabbetine maruz kalır, aranızdaki yaş farkı az olmasına ve aslında siz de ergenlik denen garip ruh hali içinde bulunmanıza rağmen bir acele  büyümek zorunda bırakılıp, onun sorumluluğunu da taşırsınız. Kavgalarda hep alttan almak durumunda kaldığınız yetmezmiş gibi  bir de anne- babayla,  hiç de hoşlanmadığınız bu yarı vahşi kişi arasında ara buluculuk yapmak gibi görev yüklenir üstünüze.

İşte böyle, evdeki erkek ergen meselesi düşündükçe hala sinir bozan bir durum olsa da Erken Kaybedenleri okurken, sekiz yaşından on yedisine, karakterlerin birinci tekilden anlattıkları hikayeleriyle çok eğlendim ama sanırım biraz da intikam hissiyle hiç de üzülemedim hallerine. (tamam peki üzüldüm ama çok değil).  

Sekiz hikaye var kitapta. Tabi ki karakterlerin o büyümüş de küçülmüş hallerinin, erkek ergen tabiatını bu konuda genellemeye gidecek kadar yansıtıp yansıtmadığını bilemem ama kimi zaman yaşlarıyla pek de bağdaştıramadığımdan, yedisinde neyse yetmişinde de o diye düşünmekten kendimi alamadığım cümlelerde, özellikle de kadınlar hakkındaki sabit fikirlerin benzerliğini gördükçe bunların ergenlikle değil de erkek olmakla mı bir ilgisi var acaba sorusu da aklıma gelmedi değil. Bir de, futbol oynayan çocukların yedinci kattaki evimize kadar duyurdukları küfürlerden olsa gerek kitaptaki küfür durumunu bile yadırgamadım ama on üç yaşında bir erkek çocuk,

“Böyle kızlar çıtı pıtı oluyorlar, güzelliklerinin bilincine tam olarak varamamaktan kaynaklanan bir şaşkınlıkla bakıyorlar ya çevrelerine, bitiyorum. Denizden yeni çıkmış Tanrıçalar misali, bunların mitolojileri bile ayrı bir güzel oluyor” 

gibi bir cümle sarfettiğinde, açıkçası bunu hayal bile edemediğimden, hatta duyacak olsam fena halde korkacağıma emin olduğumdan bana biraz fazla geldi. Neyse, belki de ben yaşlandım ve gençler artık böyle konuşuyorlar bilemiyorum. Gerçi, anlatımı çok akıcı olduğundan bu tür detaylara takılmadan, çok da severek okudum kitabı. Ve hormonları tarafından yönetilen, çocuk muamelesi görmesine rağmen yetişkin gibi davranması beklenen, erkek olmakla birey olmak arasında bir yerlerde takılıp kalmış, maço tavırların altında kırılgan ruhlar taşıyan, bu yalnız, küçük adamların komik ama aynı zamanda hüzünlü hikayeleri bir miktar sempati bile yarattı diyebilirim.

Tereddüt edenler için bir tür teşvik olarak, Salinger’ın Çavdar Tarlasında Çocuklar’ını okuyup sevenlerin, Erken Kaybedenler’den de, Emrah Serbes’in tarzından ve eğlenceli karakterlerinden de çok keyif alacağını söyleyebilirim.

24 Kasım 2010 Çarşamba

Ah bu rüzgâr...




















Yağmurlar yağsın sonra kış soğuğu gelsin bende evimde gönül rahatlığıyla oturmak için bunu bahane edeyim, salep-kestane gibi mevsim adetlerini keyifle yerine getireyim diye bekliyorum. Bu arada ne zaman kestane görsem, başımda  kartondan bir külahla ana okulundaki yerli malları haftası kutlamalarında hatırlıyorum kendimi. Acaba bu aylara mı rastlıyordu? Her neyse, sonunda dün gece, ana haber bültenlerinde dedikleri gibi “yazı aratmayan” günlerin işkencesi, yağmurun penceremizi çalmasıyla bitti, yani umarım bitmiştir. 


Rüzgârın, ne olduğu meçhul şeyleri kırıp döküp, önüne katıp sürüklerken çıkardığı tangur tungur seslerini dinlerken aklıma yazın yine böyle bol rüzgârlı günlerinde okuduğum, Katherine Mansfield’in, Can yayınlarının seçtiği öykülerinden oluşan kitabı geldi. Ah bu Rüzgâr, öykülerden birinin de ismi aynı zamanda.

Onun anlatımının büyülü olduğunu söylememe gerek var mı bilmiyorum. Söze dökmeye çalıştığınızda sizin için anlamını yitirecekmiş gibi gelen, çok zarif, çok gizemli, insanı derinlerinden vuran bir dili var Mansfield’in. Öykülerinin, zamanı- mekanı unutturan, sizi içine çeken havası; hızla gelip geçen, hiç üstünde durulmayan, bir kısmını belki hiç tanımadığınız ya da adını koyamadığınız, kıyıda köşede kalmış ve ancak böyle anlatılır dediğiniz duyguları yaşatıyor.

Ah Bu Rüzgâr'daki öykülerin hepsini çok sevdim ama belki de okurken bulunduğum ortamın biriktirdiği düşünceler yüzünden Sinek’in yeri benim için farklı oldu. Basit bir gerçeği anlatıyor aslında, diğer öykülerden çok daha düz bir akışla ama çok da etkileyici biçimde yapıyor bunu. Kısacık öykünün son satırlarını okurken anlıyorsunuz bir süredir (o süre ne kadar bilmiyorum) hipnozun etkisi altında olduğunuzu. Öykü bittiğinde karakterle aynı anda uyanıyor, aynı ruh hali içinde buluyorsunuz kendinizi. O anı yaşarken, bir saniye önce okuduklarınızı, onların çağrıştırdığı düşünceleri sanki bir satır öncesi yokmuş, hiç olmamış gibi sildiğinizi fark ediyorsunuz. Büyük acılar, küçük anların içinde kaybolup gidiyor. İşte hayat böyle devam ediyor. Bir de bu rüzgar olmasa.

17 Kasım 2010 Çarşamba

Keyif Evi, Edith Wharton

“Gerçek nedir? Konu bir kadınsa en kolay inanılan şey hikâyedir” 



















Güzelliğiyle ünlü Lily Bart, New York sosyetesinin tanınmış simalarındandır. On sekiz yaşına kadar sürdürdüğü rahat yaşam, önce tüm servetini kaybeden babasının, sonrada sefalet içinde yaşamaya dayanamayan annesinin ölümüyle tamamen değişmiştir. Kimsesiz kalan Lily, yanına yerleştiği halasının arada bir verdiği parayla yaşamaya çalışır. Yetiştirilme tarzı farklı olsa belki de rahatça geçineceği bu miktar, Lily’nin sürdürmek zorunda olduğu hayatın ihtiyaçlarını karşılamaya yetmemektedir. Şık giysiler alması, her zaman çok güzel görünmesi, balolarda boy göstermesi, haftasonlarını geçirdiği yazlık evlerdeki toplantılarda briç oynaması, bu topluluğun üyesi olarak kalması için yapması gereken şeylerden sadece birkaçıdır. Diğer bir zorunluluk ise tüm bunlara parası yetmediğinden ve en önemlisi toplum içindeki statüsünü koruyabilmek, daha rahat hareket edebilmek için evlenmek, üstelik zengin bir adamla evlenmek zorundadır. Sosyeteye tanıtıldığı gençlik günlerinde oldukça zengin ve ünvan sahibi taliplerini geri çeviren Lily artık yirmi dokuz yaşındadır ve gelen evlilik teklifleri de oldukça azalmıştır. 

Aslında insanların olduğuna inandıklarından farklı biridir Lily. Lükse ve rahat yaşama olan tutkusunu görüp  zengin koca avında olduğunu düşünenlerin tersine sadece parası için biriyle evlenmeyi davranışlarıyla değilse bile bilinçaltıyla reddeder. Tam da onun istediği soruyu soracak damat  adayıyla olan randevusuna gideceği yerde, gerçekten hoşlandığı ama yeterince zengin olmadığı için evliliğe uygun görülmeyen ayrıca kendisiyle evlenmeyi düşünmediğini de bildiği Lawrence Selden’le yürüyüşe çıkar. Ama Lily hep böyledir, “ Toprağı hazırlamak ve tohumları ekmek için köle gibi çalışır, ama hasadı kaldırma günü gelince ya uyuyakalır ya da pikniğe gider.” Nitekim uygun adayı dalavereler çeviren bir başka kadına kaptırır. Zengin talibinin koşarak kaçmasına neden olan bir takım dedikodular yayılmıştır ama karşılığında Lily’nin yapabileceği hiçbir şey yoktur. Lily, dost görünen ama kendi çıkarları ya da kıskançlıkları yüzünden çamur atan insanlardan çeker en çok. Kocasını aldatan arkadaşının kendisini kurtarmak için tüm sosyeteyi  ona karşı doldurması Lily’nin giderek dışlanmasına neden olan olayların son noktası olur. “Sen benden gerçeği istedin, bir kız hakkındaki gerçek şudur: hakkında konuşulursa işi bitmiştir, durumunu ne kadar çok açıklarsa o kadar kötü görünür göze.” derken o anda ve daha sonrasında hayatını altüst edecek davranışlara  cevap verme çabasına neden hiç girmediğini anlarız. Ama o sessiz kaldıkça durumundan faydalanmak isteyenlerin sayısıda o ölçüde artar. 

Yazar, Lily Bart’ın lükse düşkünlüğü üzerinde durduğu kadar onun yetiştirilme tarzından da bahseder romanda. Dönemin kadını tek  bir amaç için yetiştirilmektedir. Selden’ın, “Evlilik sizin mesleğiniz değil mi? hepiniz bunun için yetiştirilmiyor musunuz?” sözlerinde de, Lily’nin zengin ama aynı oranda sıkıcı ve kibirli koca adayı için söylediklerinde de-“Bunları da, o adamın ömür boyu canının sıkılması onurunu kendisine bahşetmeye sonunda karar verebilmesi olasılığı uğruna yapacaktı. Korkunç bir kaderdi bu ama nasıl kaçabilirdi ki? Başka seçeneği var mıydı?”- görürüz. Lily’nin evlilik üzerine hayalleri, Jane Austen'in, kadınlar için benzer şartların geçerli olduğu dönemde yazdığı mutlu sonla biten romanlarını hatırlatır. 

“Aslında kurduğu hayallerin evlilik sözü verdiği günden öteye gitmesine izin vermiyordu. O günden sonrası maddi rahatlamanın sisleri içinde kayboluyordu ve kendine kol kanat geren kişinin kimliği çok şükür ki belirsiz kalıyordu.”

Sonuçta kadın için evlenmeden önce en basit özgürlük düşlerinin gerçekleşmesi bile mümkün değildir. Selden’ın küçük dairesini gördüğünde, evlenmeden,  kendi zevkine göre döşeyeceği bir eve asla sahip olamayacağını söylemesi de; halasının evindeki odasını bile düzenleyebilse daha iyi bir insan olacağına inanması da benzer bir durumu işaret eder. Çalışıp para kazanmak da hiçbir deneyimi ya da eğitimi olmayan Lily için aynı derecede imkansızdır. Sonunda içine düştüğü durumdan kurtulmak için yapabileceği tek şey hiç hoşlanmasa da, çok zengin bir adam olan Rosedale’le evlenmektir. Ama Lily’yi sosyeteye giriş bileti olarak gördüğü için evlenme teklif eden bu adam da artık Lily’den fayda görmeyeceğini bildiğinden onu reddeder. Yalnız bırakılan Lily, çıkış noktası olarak sarıldığı her umudun onu, çukurun daha derinlerine çektiğinin farkındadır ve durumunu görenlerin sık sık  “keşke sana yardım edebilsem” sözlerinde toplumun koyduğu kurallar karşısındaki çaresizlik hissedilir. 

Lily’nin aşık olduğu, (dönem romanlarında sık rastlanan eğitici erkek) “Bu teklifi yapma hakkım, bir erkeğin, farkında olmadan yanlış bir konuma gelmiş bir kadını aydınlatması konusundaki evrensel haktır.” diyen kurtarıcı rolündeki Selden’ın, bir taraftan kendisinin de yakından tanıdığı Lily’nin çevresini ve hayat tarzını eleştirirken diğer taraftan erkekçe şüphelerden ve iki yüzlülüklerini gayet iyi bildiği toplumun en basit ön yargılarından kendisini bile kurtaramamış olması ama buna karşılık Lily’nin, hayatını eski durumuna getirecek mektupları, Selden’ı zor duruma sokmamak için kullanmaması; arada sırada kadının da erkeği kurtarması gibi bir durumun inanması zor olsa da  gerçekleşebileceği ihtimalini ortaya koyan ve romanın geneline hakim aykırı tavrın bir parçası olarak görülebilir. 

Kadının toplum içindeki yalnız konumu dönem romanlarında sıkça işlense de Edith Wharton’ın detaylı gözlemlerini, iğneleyici yorumlarını ve her satırı dolu dolu romanın içinde barındırdığı çok sayıdaki karakteri, başarılı betimlemelerle kanlı canlı gözünüzün önünde getiren anlatımını, romanın bana fazlaca acıklı gelen son sayfaları dışında – sanki anlatımın tonu birden değişiyor- her yönüyle çok çok beğendiğimi de söylemeden geçemeyeceğim.

12 Kasım 2010 Cuma

Aspern’in Mektupları, Henry James

















Ölümünden yıllar sonra eserleri yeniden keşfedilen şair Jeffrey Aspern’in sırlarını çözmeye kendini adamış Amerikalı edebiyat eleştirmeni, onun izlerini, Venedik’e kadar sürmüştür. Şairin bir zamanlar aşık olduğu Juliana Bordereau, yeğeniyle birlikte bu şehirde yaşamaktadır. Aspern’in hayatının, yaşayan tek tanığıyla konuşmak ve şairin ona yazdığı mektupları elde etmek için eleştirmenin yapamayacağı şey yoktur. Ama daha önceki denemelerinden de öğrendiği  kadarıyla uzun süredir inzivada olan Juliana Bordereau’ya normal yollardan ulaşmak mümkün değildir. Tek şansı para sıkıntısı çeken iki kadının yaşadığı eve kiracı olarak yerleşebilmek ve niyetini açıklamadan önce onların güvenini kazanmaktır.  

Nitekim yaşlı kadın, yıllardır kendisiyle birlikte yaşayan ve dışardaki hayat hakkında hiçbir şey bilmeyen yeğenine, kendisi öldükten sonra geçinmesi için para bırakmak amacıyla, Amerikalı eleştirmenin çok yüksek bir kira karşılığında eve yerleşmesine izin verir. Ama Jeffrey Aspern’in hayatının gizleri, eleştirmenin henüz çok uzağındadır. Yaşlı kadın ve yeğeni, evin kendilerine ait odalarından çıkmamakta, kiracılarıyla hiç iletişim kurmamaktadır. Eleştirmenimiz ise kapalı kapılar ardında ne tür sırlar olabileceği üzerine kafa patlatmakta, ev sahibesine ulaşma  yollarını düşünürken onların karakterleri üzerine de yorumlar yapmaktadır. Bu sırada Venedik’te geçireceği zaman hızla tükenmektedir. Eleştirmen amacına ulaşmak için Bayan Bordereau’nun orta yaşı geçmiş, hiç evlenmemiş ve oldukça saf görünen yeğenini kendi tarafına çekerek, teyzesinin ölmeden önce mektupları yok etmesine engel olmasını sağlamaya ve mektupları onun yardımıyla elde etmeye çalışır ama işler pek de umduğu gibi gitmez. 

Aspern'in Mektupları; eleştirmenin aradığı mektuplar gerçekten var mıdır? Juliana Bordereau, eleştirmenin amacını anlamış ve yeğeninin geleceğini garanti altına almak için mektupları mı kullanmaktadır? Yeğen Tina üzerindeki etkisi eleştirmenin işine yarayacak mıdır? Eleştirmen mektuplara ulaşmak için ne kadar ileriye gidebilir? Juliana, odasında şair Aspern’e ait başka gizler de saklamakta mıdır? gibi romanın sonunda bile şüphe uyandırmaya devam edecek sorularla başbaşa bırakıyor okuyucuyu.  

Daha önce okuduğum Yürek Burgusu’nda olduğu gibi Aspern’in Mektupları’nda  da Henry James hikâyeyi, birinci tekil anlatıcının iç konuşmalarıyla aktarıyor. Ama anlatıcının düşüncelerine bu kadar yakın olmamız ondan çok emin olacağımız anlamına gelmiyor çünkü Henry James’in karakterleri okuyucu üzerinde tam tersi bir etki  yaratıyor. Yürek Burgusu’nda kendi kendinizden korkmanıza neden olan yazar, Aspern’in Mektuplarında şüphenin, belirsizliğin sınırlarına sürüklüyor, hırsın, insanı götürebileceği  uç noktalara işaret ederken, ahlaki değer yargılarının kırılgan yapısını ortaya çıkarıyor.

Edebiyata kendi tarzıyla damgasını vuran Henry James’in günümüz okuyucusuna biraz farklı gelecek bir anlatımı olduğunu söylemek gerek. Aksiyon yerine karakterin zihnini okuduğumuz, sırrını hala çözemediğim bir biçimde yavaş yavaş ele geçiren, okuyucuyu kendi içine döndüren, onun üzerinde hikâyeden bağımsız etki yaratan romanlar bunlar. Okudukça “bunu nasıl yapıyor?” sorusunu sürekli gündemde tutan, aramızdaki çağ farkına rağmen psikolojimizle oynamayı başarabilen müthiş bir yazar.

5 Kasım 2010 Cuma

Karanlıkta Kahkaha, Vladimir Nabokov













“Bir zamanlar, Almanya’nın Berlin kentinde Albinus adında bir adam yaşardı. Zengindi, saygındı, mutluydu; günün birinde gencecik bir metres uğruna karısını terketti; sevdi, sevilmedi; ve yaşamı felaketle son buldu.”
cümleleriyle başlayan roman hakkında daha fazla spoiler vermeden ne söylenebilir ki? İnsan neden okur sonunu bildiği bir romanı? Çünkü
bu cümlelerin devamında Nabokov’un yazdığı gibi;“...her ne kadar bir insan yaşamının özeti, yosunla çerçevelenmiş olarak, bir mezar taşının üstüne kolayca sığarsa da, ayrıntılar her zaman hoşa gider.” Ve böyle bir girişten sonra, okuyucu (yani ben), gayet orijinal bir yazarla karşı karşıya olduğunu sezer ve sayfalar ilerledikçe bunun sadece bir başlangıç olduğunu anlar. 

Nabokov bir türlü cesaret edip de okuyamadığım yazarlar listemdeydi. On yıllar sonra üşengeçliğimi yenip gittiğim Tüyap’da  gıcır gıcır, fırından yeni  çıkmış gibi duran kitaplarına rastlayınca, arka kapaktaki -“Nabokov’un insan yalnızlığı konusundaki en soğuk romanlardan biridir”- yoruma rağmen, ismine bakıp, belki de komiktir diyerek aldım Karanlıkta Kahkaha'yı. Ve, hani derler ya  “bir solukta” okuduktan sonra Nabokov romanlarının hepsini  toplayıp eve getirmediğime pişman oldum.  

Evet, Karanlıkta Kahkaha okuduğum en soğuk romanlardan, Nabokov ise en acımasız yazarlardan biri. Bol bol eleştirilen Flaubert bile Emma’ya bu kadar kötü davranmamış, arada bir şefkat göstermişken, Nabokov, ne kendisi yaklaşıyor karakterlerine ne de sizin onlarla duygusal bağ kurmanıza izin veriyor. Karakterlerinin hiç birini sevmiyor, nefret etmiyor  ya da acımıyorsunuz çünkü yazarda onlara karşı bu türden hisler beslemiyor. Ola ki birine acımaya başladınız, hemen onunla dalga geçiyor; zeki ve dolayısıyla çekici karakter rezil biçimde kötü, iyi olan beceriksiz ve saf  görünüyor.  Ayrıca garip biçimde romanın geneline hakim olan bir tür duygu eksikliği fark ediliyor. Sadece karakterlerle değil anlatım diliyle de, onların hislerine, aradaki mesafeyi kapatacak kadar yani gerektiğinden fazla yoğunlaşmanıza engel oluyor.

İnsanoğlunun çelişkilerini, zayıflıklarını, kötülüğünü bir bir  ortaya dökerken parantez içi yorumlarla da sadece izleyici olduğunuzu hatırlatıyor, sizi hikâyenin dışında bırakarak tarafsızlığınızı korumaya zorluyor. Belki de, Nabokov’un, karakterlerin ne hissettiğinden çok ne düşündüklerini gösteren bu tavrı  romanı böyle ironik, acımasız ve eğlenceli yapıyor.  

Henüz diğer romanlarını okumadım ama sanırım Nabokov kendi edebiyat anlayışını  ve romandaki soğukluğun altında yatan düşünceyi, karakterleri aracılığıyla ortaya koyuyor. Meselâ Albinus, bir sohbet sırasında yazar Conrad’ın romanlarını;

Büyük, evrensel bir yazar olmamasının tek sebebi-...- toplumsal sorunları göz ardı etmesi, dikkate almaması. Oysa müthiş toplumsal değişimlerin yaşandığı çağımızda bu, utanç verici, hatta günah sayılabilecek bir şey”  

cümleleriyle eleştirirken, romanlar üstüne tartıştıkları bölümde, Conrad’ın, kendi romanlarını;

“Bir edebiyat hemen hemen yalnızca Yaşam’dan ve Yaşamlar’dan besleniyorsa, ölmeye yüz tutmuş demektir. Freud’a bağlı kalan romanlardan ya da sakin kır yaşamını resmeden romanlardan hiç hazzetmiyorum”

diyerek savunması Karanlıkta Kahkaha’nın psikolojiden ve toplumsal devinimden uzak yapısının nedenini açıklıyor.  

Ayrıca Nabokov’un yaşamı da, onun bu romanındaki karakterlerin birden fazlasıyla arasında benzerlikler olabileceği ihtimalini akla getiriyor. Varlıklı, aristokrat bir aileden gelen, iyi eğitimli, kültürlü yazarımız, hayatın gerçeklerinden nasibini almamış, kendi kozasında yaşayan ama bulunduğu çevrenin ahlaki değerlerine uygun düşmeyen tutkulara sahip sanat eleştirmeni Albinus karakteriyle, kendisinin de bir parçası olduğu değerler sistemini gülünç duruma düşürüyor. Sanat çevresine karşı alaycı, küçümseyici olan Rex karakteri ise romanın daha doğrusu yazarının anlatı boyunca sergilediği tarza çok yakın olduğundan ister istemez Nabokov’un bu topluluğa bakışı hakkında tahmin yürütmenize sebep oluyor.  

Karanlıkta Kahkaha, önce Rusça olarak Kamera Obskura adıyla yayımlanmış, sonraki yıllarda bir parça değiştirilerek yine Nabokov tarafından İngilizceye çevrilmiş. Bizde ise İletişim yayınlarından çıkan son baskısının gayet akıcı ve keyifli çevirisini Pınar Kür yapmış (ama belki bisiklet didonu yerine gidonu, ahçı yerine aşçı kelimesi kullanılsa daha iyi olurmuş). Daha çok ona ün kazandıran Lolita romanıyla tanınan Nabokov,  sayamadığım kadar çok roman, şiir, eleştiri yazmış. Zooloji eğitimi alan yazar kelebek uzmanı olmasıyla ve satranç bilmecelerine ilgisiyle ünlüymüş. 1899’da Rusyada başlayan hayatı, İngiltere, Almanya ve Amerika’dan sonra yerleştiği İsviçre’de 1977 yılında sona ermiş.

Sonuç olarak, yazarın en popüler romanlarından değilse de, okunası, gülünesi ve ibret alınası bir eser olan Karanlıkta Kahkaha’yı, her kitaba böyle ilgi göstermeyen kedicim Şeker de şiddetle tavsiye ediyor.