reklam 1

21 Ekim 2013 Pazartesi

Flaubert'in Papağanı, Julian Barnes

     

  “Ben, gününü büyük Güzellik güneşi altında ısınarak geçiren bir edebiyat kertenkelesinden başka bir şey değilim. Hepsi bu.” Gustave Flaubert

İşte bu haftamı özetleyen cümle! Güneşin son kırıntılarını bünyemde toplarken bir edebiyat kertenkelesi gibi iyi edebiyatın -aslında çok iyi edebiyatın- keyfini çıkardım ve Flaubert'in Papağanı'nı ikinci kez okudum. Flaubert'i pek sevdiğimi daha önce söylemiştim. Bir de onu, Julian Barnes'dan okumak -tabi ki Serdar Rifat Kırkoğlu'nun çevirisi ile- çok, çok keyifliydi.

Flaubert'in, Saf Bir Kalp hikâyesini yazarken model olarak kullandığı papağanın orijinalini bulmaya çalışan, amatör Flaubert araştırmacısı ve emekli doktor Geoffrey Braithwaite'ın anlatısı olan roman, Flaubert, edebiyat, hayat, gerçeklik, aşk ekseninde ilerlerken doktorun ve ölen karısı Ellen'in hikâyesiyle de zaman zaman kesişiyor. Peki kimdir Flaubert?

Flaubert, Gustave; Croisset'in münzevisi. İlk modern romancı. Gerçekçiliğin babası. Romantizmin kasabı. Balzac'ı Joyce'a bağlayan dubalı köprü. Proust'un habercisi. İnindeki ayı. Burjuvalardan korkan burjuva. Mısır'da “Bıyığın babası”. Aziz Polykarpos; Cruchard;Quarafon; le Vicaire-Generale (Piskopos naibi); Binbaşı; Yaşlı Senyör; Salonların budalası.”

    Bu romandan sonra bir kez daha anladım ki gerçek sanat tesadüfen ortaya çıkmıyor. Onları yaratanlar hakikaten çok özel insanlar ve Flaubert'de edebiyatın, hatta uygarlığın başına gelen en güzel şeylerden biri.

    İnsanlık mükemmelleştikçe, insanın değeri azalıyor. Her şey yalnızca ekonomik çıkarların karşılıklı olarak dengelenmesine indirgendiğinde, erdeme yer kalacak mı? Doğa böylesine köleleştirilip de tüm özgün biçimlerini yitirdiğinde bu durum plastik sanatları nereye götürecek? Ve bunun gibi şeyler. Bu arada işler iyice karanlıklaşacak.”
    Ben, kendi sanat idealimde, insanın kendisini göstermemesi gerektiğini ve sanatçının yapıtında, Tanrı'nın doğada göründüğünden daha fazla görünmemesi gerektiğini düşünüyorum. İnsan hiçbir şey, yapıt her şeydir!”

    Şarabı, aşkı, kadınları ve zaferi ancak bir ayyaş, bir aşık, bir koca ya da ordu saflarında bir er olmamanız koşuluyla betimleyebilirsiniz. Yaşama katılırsanız, onu açıkça göremezsiniz: Ya ondan çok ıstırap duyarsınız ya da çok zevk alırsınız.”

          11 Ekim 2013 Cuma

          Hayatın Anlamı, Terry Eagleton


          Hava biraz soğudu mu demiştim?? Her zamanki gibi erken konuşmuşum. Buz gibi esen rüzgarın -bir nevi fırtına da diyebiliriz- günler sonra hız kesmesiyle nihayet burnumu dışarı çıkarmaya cesaret edebildim. Gerçi şikayetim yok. İstanbul'a gidip dört duvar arasına kapanınca bu soğuk günleri bile çok arayacağımı biliyorum.

          Esaret günlerimi, listemdeki ikinci kitabı tekrar okurken, altını çizdiğim satırları bir kez de fosforlu kalemle boyayıp, altını çizmediğim satırların da altını çizerek geçirdim. İçerik açısından ciltler dolduracak bir kitabı 127 sayfaya sığdırabilen Hayatın Anlamı'nın yazarı Terry Eagleton, bizde de çok sayıda kitabı yayımlanan edebiyat eleştirmeni ve düşünür.

          Eagleton, “Hayatın anlamı nedir sorusu hakiki bir soru mudur?” diyerek başladığı kitabında Wittgenstein'dan Shakespeare'e, Nietzsche'den pek sevgili Schopenhauer'a, Beckett'in oyunlarından Freud'un bilinçdışına renkli bir geçişle, bir miktar felsefe, az biraz edebiyat ve bolca ironi eşliğinde Hayatın Anlamını araştırıyor.


          Peki nedir hayatın anlamı? Belki Nietzsche'nin iddia ettiği gibi hayatın anlamı o kadar korkutucudur ki yaşamaya devam edebilmek için yanılsamalara ihtiyaç duyuyor ve bir kurmacanın içinde yaşıyoruzdur. Ya da belki Modernistlerin söylediği gibi varlığımızın hiçbir anlamı, amacı, hatta gereği yoktur. Hayat, Hegel'in söylediği gibi bize anlamsız, yanlış gelse bile aslında “görkemli bir tasarım”ın parçası olabilir ya da Eagleton'un “nemrut” olarak tanımladığı Schopenhauer'ın dediği gibi varoluşumuz, İstenç'in, bile, isteye kaotik ve anlamsız yarattığı bir durumdur öyle ki biz ”.. hayatlarımızın bir değeri ve amacı olduğunu düşünebiliriz; ama hakikat şudur ki yalnızca İstenç'in kendini yeniden ürettiği kör ve sonuçsuz sürecin zavallı araçlarıyızdır”. Wittgenstein'a göre eğer hayatın anlamı diye bir şey varsa bu “ne bir giz ne de çözüm” olabilir. Freud ise hayatın anlamını ölümde bulur. Nihayet “Eğer anlam insanın meydana getirdiği bir şeyse dünyanın kendi içinde anlamlı ya da anlamsız olacağını nasıl umabiliriz?” diyen Postmodernistlere bakacak olursak “anlam” zaten kendi içinde epey problemlidir.

          (...)belki de hayatın hepsi de geçerli olan, farklı ve bazıları karşılıklı olarak çelişen birtakım amaçları vardır. Veya hayat belki zaman zaman amacını aynen bizim yaptığımız gibi değiştiriyordur. (... )Peki ya hayatın aslında bir amacı varsa ve o bizim kendi tasarılarımıza aykırıysa?
          Ya da
          Peki ya hayatın bir anlamı varsa ama onu bilmemek bizim için daha uygunsa? Hayatın anlamını bulmayı, gerçekleştirmeye değer bir şey gibi düşünmeye eğilimliyiz, ama ya bu bir hataysa? Veya gerçek, bizi taşlaştıran bir ucubeden başka bir şey değilse?”

          Tabi ki sadece düşünürlerin değil biz fanilerin de söz hakkı var Hayatın Anlamı üzerinde. Biz de hayatın anlamı nedir sorusu karşısında ilk aklımıza gelenleri sıralar, mutluluk, aşk, sevgi, başarı, güç vs gibi pek çok cevap verebiliriz. Ama Eagleton'ın tezlerini okuduktan sonra bu kavramlar üzerine bir kez daha düşünmek gerektiğini anladım. Ayrıca takıntılı olduğum “Hayatın anlamı tüccarları” ve “(...)doğru tekniklerle bir ay gibi kısa bir sürede anlamsızlıktan sıyrılmanızı garanti” eden “ruhani masörler” hakkında da şahane fikirleri var yazarımızın. Eee ne de olsa aklın yolu bir!

          Aslına bakarsanız kitapta altı çizilmedik, fosforlu sarıyla boyanmadık cümle bırakmadığımdan haliyle buraya da yazmak istediğim milyon tane şey var ama daha fazla uzatmadan, bence bu kitabı kaçırmayın diyerek Eagleton'nun cümleleriyle bitireyim;
            Sonuçta, bir insanın hayatın anlamını niye bilmek “istemesi” gerektiği sorusunu daima sorabiliriz. İnsanlar hayatın anlamını bilmenin daha iyi bir hayat sürmelerine yardımcı olacağından emin midir? Ne de olsa insanlar, bu sırra ermeden de mükemmel biçimde hayatlarını sürdürdü. Veya belki öteden beri bunu bilmeksizin hayatın sırrına vakıftılar. Belki de hayatın anlamı nefes alıp vermek kadar basit ve farkında olmaksızın şu anda yapmakta olduğum bir şeydir. Peki ya saklı olması bir yana gözümüzün önünde olduğu için anlaşılmazsa? Hayatın anlamı belki peşine düşülen bir amaç ya da dibi taranan bir gerçeklik yığını değil, yaşamak ediminin ta kendisinde ya da belli bir yaşam tarzında dile gelen şeydir. Sonuçta bir anlatının anlamı, onun yalnızca sonu ya da gayesi değil anlatının kendi sürecidir."

          2 Ekim 2013 Çarşamba

          Ömür Boyu Esenlik, Pascal Bruckner



          Havanın limonata gibi tatlı, denizin ve güneşin ılıcık olduğu sahillerden sesleniyorum. Herkesler çoktan tatili bitirmiş iş, güç başına dönmüştür herhalde ama bugünlerde Akdeniz hakikaten tadından yenmiyor dostlar.

          Geçen sene saçma bir şekilde, hangisini okumak istediğime karar veremediğimden iki haftalık tatil için bir valiz dolusu kitapla yollara düşmüş ama denizdi, güneşti, uykuydu derken valizi açmaya bile fırsat bulamadan İstanbul'a dönmüştüm. Bu yıl kendi çapımda bir zeka pırıltısı göstererek okuyacağım kitaplardan çok okuduğum halde bir türlü blog'a yazma fırsatı bulamadıklarımı aldım yanıma. Bir şekilde yazarım diyordum ama kemiklerimi eylül güneşinde ısıtırken fırsat bulup da iki kelam edemedim. Neyse nihayet bugün hava biraz soğudu, azıcık yağmur yağdı da suçluluk duygumu hafifletmek için PC başına geçebildim.

          İlk sırada Pascal Bruckner'ın Ömür Boyu Esenlik'i var. Bruckner, modern insanın mutluluk kavramını sorguluyor. Anı Yaşa! Kendini Gerçekleştir! Kendin Ol! sloganlarının baskısı altında ezilen, gündelik koşuşturma içinde anı yaşayıp yaşamadığını, yeterince mutlu olup olmadığını, yeterince kendi olup olamadığını sorgularken hayatı ıskalayan biz insancıklar için bazı gerçeklerin altını çiziyor. Mutluluğun tarihine kısa bir bakış atıyor ve zaman içinde değişen kavramın bugün bizi sürüklediği karmaşadan bahsediyor.
          Mutlu olun! bu sözün sevimli görüntüsünün altında daha paradoksal daha korkunç bir emir yok mu? İnsan mutlu olup olmadığını nasıl bilebilir? Mutluluğu kim ölçüyor? Neden mutlu olmak gerekiyor ve neden bu tavsiye bir zorunluluk haline alıyor? Acınacak halde beceremediğini itiraf edenlere nasıl bir cevap verilmeli?”

          Depresyonun ve şu aralar popüler olan tükenmişlik sendromunun ne denli sık yaşanan sorunlar haline geldiğini gördüğümüzde bir yerlerde yanlış yaptığımızı düşünmeye başlıyoruz. Başarı=Mutluluk denkleminin gerçekçi olmadığını anladığımızdan beri eşitliği sağlayacak başka seçenekleri deniyor ama her seferinde biraz daha hayal kırıklığına uğruyoruz.

          Tüketim çağının bize yazdığı reçeteler can sıkıntımızı arttırmaktan başka bir işe yaramıyor. Hayatımızı adadığımız şeyleri elde ettiğimiz anda aslında bizi mutlu etmediklerini fark ediyoruz. Ve işin acı tarafı yeni dünya düzeninde bunların tek suçlusu da biziz. Bruckner, fazlaca anlam yüklediğimiz ve karmaşık hale getirdiğimiz mutluluk kavramının bizi baskı altına aldığını, bir parça da hayatımızı kararttığını söylüyor. Hatta “biz muhtemelen, insanları mutlu olmadığı için mutsuz eden ilk toplumları oluşturuyoruz.” diyerek işi bir adım ileriye götürüyor.

          Durumumuz pek iç açıcı olmasa da tamamen ümitsiz de değil. Aslına bakarsanız okudukça sakinleştiğimi fark ettim. Nasıl olsa Bruckner'ın söylediği gibi “...varoluş,sonsuz olanaklar açısından bakıldığında hep fazla kısa ama bitmek bilmeyen bir zaman dilimidir. Geldiğinde hep kaçıracağımız ve geçtiği andan itibaren hep daha fazlasına ihtiyaç duyacağımız ek zaman ihtiyacımız vardır.” ki debelenmeyi bırakıp belki de en başta kabul etmemiz gereken de budur. Ama “Özellikle mutluluktan daha önemli olmak üzere yalnızca yaşama zevki, burada, yeryüzünde geçici, saçma bir macera içinde bulunma hazzı vardır.” ki bunu her nefes aldığımızda hatırlamamız gerekir. Ve bence “...yaşamı sadece mutlu olmak istemeyecek kadar çok seviyorum.” diyebilmek bu garip ve faydasız, varlığımızı değersizleştiren düzenden kurtulmak için iyi bir başlangıç olabilir. 


          19 Ağustos 2013 Pazartesi

          #direnblog


          Her gün aklımda olsa da buralara pek uğrayamadım. Sebeplerden biri memleketin haleti ruhiyesinin herkese olduğu gibi bana da sirayet etmesiydi. TV’ lerin pek bir işe yaramadığının anlaşılması yüzünden PC başında haber takibi yapmaktan okumaya ve yazmaya zaman ve heves bulamamaktı.

          Diğer sebepse  yıllardır hatta yüzyıllardır süren birlikteliğime son vermiş olmamdı. Hayır ilişki olayı falan değil sadece sigarayı bıraktım! Aslında “sadece” kelimesi benim durumum için oldukça hafif kaçıyor. Kısa süre öncesine kadar kendimi sigaradan ayrı düşünemeyen fena halde bağımlı biri iken 10 aydır onsuz da yaşanacağını anlamış bulunuyorum. Yaşasın özgürlük! 

          Ama tabi ki bu süre içinde sigarayı hatırlatan şeylerden bir miktar uzak durmam gerekti. Daha doğrusu o olmadan nasıl kitap okuyup bir şeyler yazabileceğim, nasıl dolmuş bekleyeceğim, yemekten sonra ne yapmam gerektiği, kahvenin tek başına nasıl içilebileceği, mutluyken, sinirliyken neye sarılacağım ve onsuz arkadaş sohbetleri vs.  gibi şeyler hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Bunlar ve daha yüzlerce şeye alışmak zaman aldı. Bir süre sonra kitaplara yavaş olsa da dönüş yapabildim ve haliyle bahsedeceğim epey bir şey birikti ama yazmak daha doğrusu pc başında sigarasız zaman geçirmek için bir süre daha geçmesi gerekti. Sonunda cesaretimi topladım ve işte geldim. Blog' a dönüş yapma çabama biraz eğlence katmak için facebook, twitter ve pinterest  hesabı da açtım. Bakalım onlar ne kadar direnecek?


          Sigara demişken, blog' a verdiğim ara yüzünden bir türlü bahsedemediğim BBC yapımı belgeseli mutlaka izlemenizi öneririm. The Century Of The Self (Ben Çağı)  bugün yaşamakta olduğumuz saçmalıkların ortaya çıkışını anlatıyor. Meğersem her şeyin altında psikoloji varmış, iyi mi? Nabokov her romanında Freud’a çatmakta haklıymış. Nabokov'u sevmek için bir neden daha :)

          Psikoloji ile ilgili olmasa da herkes Freud ismini duymuştur peki ya Edward Bernays ismini kaç kişi biliyor? Belgeseli izledikten sonra bu ismin bir daha aklınızdan çıkacağını sanmam ya da  en azından benim için öyle oldu. Bernays, Freud’un Amerika’da yaşayan yeğeni. Freud’un fikirlerinden yola çıkarak büyük kitlelerin manipülasyon yoluyla nasıl kullanılacağını keşfeden ya da belgeselden alıntıyla; (izlemek isteyenler için adresi)

          “Seri üretim mallarını insanların bilinç dışları ile ilişkilendirerek ihtiyaçları olmayan şeyleri istemeleri için insanları nasıl ikna edeceklerini Amerikan şirketlerine ilk gösteren kişiydi. İnsanlar içlerindeki bencil arzular tatmin edildiğinde mutlu olurken aynı zamanda uslu çocuklar haline geliyorlardı. Bugün bütün dünyayı saran, tüketen insan modeli böyle başlamıştı.” 

          Bernays’ın ilk başarılarından biri Almanya ve Avusturya’ ya karşı savaşa giren ABD hükümetinin ve dönemin başkanı Wilson’ın amaçlarının halka anlatılması olur. Wilson demokrasi ve barış getirmek için bu savaşa girmiştir, bilmem bu sebep size de tanıdık geliyor mu? 

          Kitlelerin manipülasyon yoluyla sadece savaşta değil barışta da yönlendirilebileceği üstelik bu işten para da kazanılabileceği fikri Bernays’ı harekete geçirir. Almanlar yüzünden propaganda kelimesinin kötü çağrışımları olduğundan bunu “Halkla İlişkiler” olarak değiştirip ilk Halkla İlişkiler şirketini kurar. Dikkat çeken ilk başarılarından biri de sigara konusunda olur.  Şöyle ki;

          Bir sigara şirketinin (sanırım Lucky Strike) başkanı Edward Bernays’ı çağırarak kadınların toplum içinde sigara içmesinin tabu haline gelmesi yüzünden pazar payının yarısını kaybettiğini söyler bu işe bir çare bulmasını ister. Bernays  ise sigaranın kadınlar için ne anlama geldiğini araştırmak için bir psikanalistle görüşür. A.A Brille, ABD’nin ilk psikanalistlerinden biridir, sigaranın, erkeğin cinsel gücünü hatırlattığını ve eğer sigarayı erkek iktidarına meydan okuma fikriyle bir araya getirilebilirse kadınların da sigara içeceğini söyler.  

          Bernays, hazırladığı oyunu paskalya töreninde sahneye koyar. New York sosyetesinden genç kadınlara sigara paketleri verilir ve işaretle birlikte birer sigara yakmaları istenir. Basın da bir gösteri olacağı haberiyle çağrılmıştır. Ertesi gün bu haber gazetelerde,  Özgürlük Meşaleleri manşetiyle ve neredeyse tüm dünyada yayınlanır. Böylece eşitlik fikrine inanan herkes ki özgürlük ve eşitlik fikri bilindiği gibi ABD’nin mottosudur, kadınları desteklemek zorunda kalır. Tabi ki kadınlara sigara satışında büyük artış yaşanır. “Bernays’ın yarattığı düşünce şuydu; Eğer bir kadın sigara içiyorsa bu onun daha güçlü ve bağımsız olduğunu gösteriyordu. Bu düşünce hala etkinliğini sürdürüyor.” 

          Benim sigaraya başlamamda etkili olan dürtüler böyle şeyler miydi? Sanırım birebir olmasa da benzerdi. Üniversiteye yeni başlamıştım. Sürekli özgür bir hayatın hayalini kuran ben ilk defa ailemden ayrılmıştım ve sanırım bir şeylerin yerini doldurmak için, kendimi dışarıya karşı güçlü göstermek için sigara bir çeşit araç olmuştu. Tabi ki bunlar şu anki düşüncelerim, o zaman ne düşündüğümü hatırlamıyorum. Belki de sadece özentiydi. Ama muhtemelen özendiğim şey yine de özgürlükle ilişkili bir durumdu.

          “Sigara içmenin kadınları daha özgür kıldığı fikri tamamen irrasyoneldi ama buna rağmen kadınlar daha bağımsız hissettiler. Bu şu anlama geliyordu, çok alakasız nesneler sizin başkaları tarafından nasıl görünmek istediğinize dair duygusal simgeler taşıdığında çok güçlü hale geliyorlardı. Edward Bernays şunu gördü; Bir ürünü satmak için akla hitap etmek yanlıştı. Yani bir araba almanız gerekir demeyecektiniz. Eğer bu arabayı alırsanız daha iyi hissedersiniz demek gerekiyordu.

          Bu dönemde toplum “eğitilerek” “ihtiyaç kültüründen arzu kültürüne” evrilmiş. Bu bana TV’de bir süre dönüp duran araba reklamını hatırlattı. Hani şu “ihtiyacım yok ama istiyorum”  diyen hoş adamın oynadığı reklamı. Sonuçta Bernays’ ın sigara konusunda başarılı olan fikirleri, birçoğumuza artık demode ve komik gelse de hala yaygın şekilde gizli ya da açık olarak kullanımda. 

          Ama sanırım daha tehlikeli olanı bu bilginin politik araç olarak kullanılması ki bu yöntem de  en az diğeri kadar yaygınmış ve etrafımıza şöyle bir bakınca hala yaygın olduğunu da söyleyebiliriz. Bernays’ ın kızı bir röportajda; 

          “Aydınlanmış despotizm insanların yanlış kişiye oy vermelerini engellemekti. İnsanların arzularına ve fark edilmemiş özlemlerine hitap ediyorsunuz. En derin arzularına, en derin korkularına dalıp onları kendi amaçlarınız uğruna kullanabiliyorsunuz.” diyor.

          Belgeselin devamında Hitler’den, Muz Cumhuriyetine oradan Hollywood’a ve nihayet şurada ve burada takıntı yaptığım Ben Çağının zirveye çıkışının, kişiselleştirme furyasının ve mutluluk yanılsamasının piyasa güçlerinin amaçları için  nasıl yönlendirildiğini, her karşı hareketin ustaca manevralarla nasıl çıkarlara uygun hale getirildiğini hatta üzerinden para kazanıldığını  ve bizim özgür irade dediğimiz şeyin asla var olmadığını anlatıyor. Acaba verdiğimiz kararların ne kadarı gerçekten bize ait diye bir durup düşünmek gerekiyor.


          “Kapitalizmin en zekice başarısı benim gibi insanların bile ilgi duyabileceği ürünleri yaratmaktı. Kapitalizm daha geniş anlamda bir benliğe işaret eden ürünler üretmek için büyük bir endüstri geliştirdi. Bizimle aynı fikirdeymiş gibi görünen insanların sonsuz olduğu hissini veren, istediğiniz şeyi yapabileceğinizi düşündüren ürünler. Bizim felsefemizi aldı ve onunla barıştı. Sonra da güya sizin bu sınırsız birey olmanıza yardım eden ürünler çıkardı. Size bir yaşam tarzı satan bir varoluş tarzı satan ürünler. Ürün size değer satmaya başladı. Bunu giyeceksiniz, böyle bir evde oturacaksınız, böyle mobilyalarınız olacak, bu bilgisayarı kullanacaksınız, şu restoranda yemek yiyeceksiniz, bunların hepsinde bir değer var. Çağdaşlık, soğukkanlılık. Yani bu hareketin asıl çıkış noktası olan kendimize özgürlük ve kimlik yaratma düşüncesi yerine bir kimliği satın alabilme düşüncesi geldi.” (Albert, Yippie Partisi. )

          12 Aralık 2012 Çarşamba

          121212


          epeydir yazmadım daha doğrusu yazamadım. içime dert oldu, noluyosa. sanki bekleyenim var sanki söz vermişim. suçluluk içinde kıvranıp durdum.   yazamadım, yazmadım derken bir yıl geçmiş ben tek gönderiyle kalmışım. blogumun üçüncü yılı da böyle geçmiş gitmiş. eh sağlık olsun önümüzdeki günlere bakalım. 
          eğer 21. 12 yi sağ salim atlatırsak ki kendisi aynı zamanda benim doğum günümdür, daha bir enerjik ve çalışkan olup, geçen yıl alıp bir köşede biriktirdiğim, arada bir kapaklarını okşayıp sevdiğim kitapları okumaya azimliyim. hadi bakalım bana kolay gelsin... 

          5 Ağustos 2012 Pazar

          Oscar Nasıl Wilde Oldu?- Elliot Engel




















          Yüzyıllar sonra bile okunan, dahi olarak anılan bir yazar olmak hiç kolay değilse de yeteneğiniz konusunda emin olduğunuz halde bir türlü istediğiniz sonuçları alamıyorsanız  yaşamınızdaki bazı konuları gözden geçirmenizde fayda var derim. 

           Edebi başarıyı etkileyen nedenlerin ilk sırasında içine doğmuş olduğunuz aile geliyor. Alkolik, dengesiz, ailesinin karnını doyurmak konusunda başarısız,  mümkünse bencil ya da bunalım içinde bir baba. Yanında, çocuklarına karşı ya çok ilgisiz ya da aşırı ilgili bir anne gerekli. 

          Çocukluğunu sıkıcı bir şehirde ya da kırsal bölgede geçirmek de, aşırı tutucu ya da çocuklar açısından güvenli olmayan bir çevrede yaşamak da yazar adayı açısından olumlu özellikler. 

          Eğer bunlara sahip değilseniz işiniz bir parça zorlaşıyor ama hala imkansız değil. Bir an önce pişmiş tavuk misali, mümkün olan tüm talihsizlikleri üstünüze çekebilme becerisini geliştirmelisiniz. Ama, diyelim ki doğuştan şanslı olanlardansanız, hayat size cömert davranmakta ısrar ediyorsa, kendi şanssızlığınızı kendiniz yaratmayı mutlaka öğrenmelisiniz. Ayrıca başarısız bir eğitim hayatı o da yoksa eğitiminiz ne olursa olsun hiç bir işte dikiş tutturamamak ya da tembellik gibi özellikler yaratıcılığınızı açığa çıkarmak için iyi bir ortam sağlar. Normal yollardan para kazanamayacağınıza emin olduğunuzda, işte o zaman kalemi ele almanın zamanıdır. Hikaye ya da şiir yazarak işe koyulabilirsiniz.  
            
          İlk eserlerinizi ortaya çıkardınız ama yayınevlerinden sürekli red cevabımı alıyorsunuz? Umutsuzluğa kapılmayın deneyebileceğiniz birkaç yol daha var.  Şehir ya da ülke değiştirin, para kazanmak için bir iş bulup kendinizi kovdurun, size uygun olmayan, ömür boyu mutsuzluğu garantileyen biriyle evlenin ve sonra tekrar yazmayı deneyin. 

          Bu aşamada artık eserlerinizden birkaçını yayınlatmayı başarmış olmalısınız.  Evet mi? O zaman edebiyattan  para kazanmak için yeterli ticari zekaya sahip olduğunuzdan emin olun ve bunu iyi değerlendirip mümkün olan en fazla parayı kazanmaya çalışın çünkü yeniden parasız kalmak, yaratıcılığınızı arttırmak ve sonunda en önemli eserinizi yazabilmek için har vurup harman savuracağınız bu paraya ihtiyacınız olacak. 

          Parasızlık yaratıcılığınız üzerinde olumlu etkiye sahip olsa da ilk görüşte aşık olduğunuz kişiyle kaçarak bir diğer mutsuz evliliğe adım atmanız, bunalıma girmeniz, hiçbir fikrinizin olmadığı meslek dallarında kendinizi denemek gibi faaliyetleriniz de bu dönemde size gerekli olan ilhamı verecektir. 

          Ve işte sonunda istediğiniz oldu, çok satan ama daha önemlisi sonraki kuşakları etkileyecek, edebiyat tarihine geçecek üslubunuzu ortaya koyacak romanlar yazdınız. Ama işiniz bununla da bitmiyor, şimdi de ününüzü pekiştirmek için yeterince bencil, depresif, kıskanç, kendini beğenmiş, sansasyon yaratmaya ve her ortamda kendinizi göstermeye hevesli ve yetenekli olmalısınız. 

          Kısaca özetlemeye çalıştığım bu yol haritası hayallerinizdeki yazar tanımına uymuyorsa ya da abarttığımı düşünüyorsanız Edebiyat profesörü Elliot Engel’in Sel yayınlarından çıkan Oscar Nasıl Wilde Oldu? adlı kitabına bir göz atmanızı öneririm. 

          Elliot, özellikle yaşamları ve edebi eserleri arasında bağ olduğuna inandığı için kitabında yer verdiğini söylediği yazarların çok ilginç ayrıntılar içeren hayat hikayelerini bugünkü şartlarda benzersiz diyebileceğimiz eserlerini, onları eşsiz kılan özellikleri ile paralel olarak anlatıyor.

          Örnek mi? Mesela, İngiltere’nin kırsal kesiminde oldukça dar bir çevrede büyüyen Jane Austen, edebiyat macerasına şiirle başlar. 16 yaşındayken İngiltere tarihini yazma girişiminde bulunur,  23 yaşına geldiğinde ise tamamlanmış üç romana (Sağduyu ve Duyarlılık, Aşk ve Gurur, Northanger Abbey) sahip bir yazar olmasına rağmen dönemin şartları gereği bunları bastırma çabasına girmez. Maddi sıkıntı çeken ailesiyle birlikte romanlarında sıkça duyduğumuz Bath şehrine taşındığında aldığı evlilik teklifini önce kabul sonrada reddeder. Bu utanç verici ve görgü kurallarına düşkün dönem kadınından beklenmeyen bir davranıştır. Bir süre sonra babasını kaybeder. Annesi ve kız kardeşiyle birlikte evsiz kalırlar. Uzun yıllar tek kelime yazamaz ta ki erkek kardeşi kendisine miras kalan evi onlara bağışlayıncaya kadar. Yeniden yazmaya başlayan Jane’in, ilk romanı “Bir Hanım” imzasıyla yayımlanır. Son günlerine kadar üretken bir yazar olan Jane Austen 39 yaşına geldiğinde Addison hastalığına yakalanır ve 41 yaşında hayatını kaybeder. 

          Jane’in hayatı talihsizlik açısından pek fena sayılmasa da Edgar Allan Poe’nun bu konuda daha yetenekli olduğu aşikar.  Elliot, Poe’yu anlattığı bölüme  “Edgar Allan Poe’nun hayatı derslerde incelediğimiz bütün edebiyatçılardan daha acayip daha karanlık, çok daha tüyler ürpertici, çok daha acıklı olarak tanımlanabilir.”  diyerek başlıyor. Devamında anne unsurunun Poe’nun hayatı ve eserlerinde nasıl bir yer tuttuğunu görüyoruz. Aşık olduğu kadınlar konusunda da aynı şanssızlığı sürdüren yazar hayatına giren tüm kadınları annesininkine benzer hastalıklar yüzünden kaybediyor. 20 yaşında ne bir akrabası ne de parası olan Poe, yazmak için soğuktan donan parmaklarını mum ışığında ısıtmak zorunda kalır. Çocukluğunda yaşadığı olaylar nedeniyle eserlerinin konusunu mezar, ölüm karanlık ve korku temaları oluşturur. Yazdıkları sürekli reddedilen Poe’nun hayatı, o dönemde pop star muamelesi gören Charles Dickens’la tanışmasıyla değişir Dickens’dan aldığı ilham -ki hikayesi de çok ilginç- hiç para kazanamasa da en ünlü şiirlerinden olan Kuzgun’un doğumuna neden olur. Parasızlık yüzünden hastalığı tedavi edilemeyen karısını kaybeder. Bugün hemen herkesin bildiği Annabel Lee şiirini onun için yazar. Sonunda okunan bir yazardır, öyküleri dergilerde basılmaya başlar. Ama ne demiştik, iyi bir yazar olmak için pişmiş tavuk örneğini unutmamak gerek ve Elliot’un anlattığı hikaye de buna güzel bir örnek. Poe’ya  Amerika’nın en büyük şiir dergisinde editörlük teklif edilir. New York’a doğru yola çıkar, Baltimore’da aktarma yapmak için trenden iner. Tesadüfe bakın ki o sırada belediye başkanlığı seçimleri vardır ve seçimleri kazanmak için sahte oy toplamak isteyen ve bunun içinde tren garındaki saf tipleri kendilerine kurban seçen bir grubun tuzağına düşer. Bara davet ettikleri Poe’ya bolca içki içirirler, oyunu kullandırdıktan sonra da bir köşede bırakırlar. Alkol komasına giren Edgar Allen Poe üç gün sonra kırk yaşındayken hayatını kaybeder. New York’a asla ulaşamaz.  

          Elliot Angel, kitabında Brontë’lerin hayatına da yer vermiş. Daha önce okuduklarımdan biraz farklı da olsa onların hayatındaki talihsizliklerinde diğer yazarlardan altta kalır yanı yok.  

          Şanssızlığın dozu biraz daha artıyor. Virginia Woolf’un Flush romanından tanıdığımız Browning çifti kaçarak evlendikleri için dışlanan ve hayatlarını ülkelerinden uzakta geçirmek zorunda olanlara bir örnek. 

          Charles Dickens ise kitapta yer alan ünlü yazarlardan bir diğeri. Oliver Twist, Büyük Umutlar ya da İki Şehrin Hikayesi’ni bilmeyen yoktur sanırım. Ama Elliot’un söylediği gibi hayatı romanlarından çok daha ilgi çekici. Heyecanı kaçmasın diye ayrıntılarını girmek istemiyorum ama kısaca ailesinin müsrifliği yüzünden küçük yaşa borçlular evinde yaşamak, çok zor işlerde çalışmak ve hayatı kendi kendine keşfetmek zorunda kalan Dickens edebi yeteneğinin yanında ticari zekası sayesinde “aynı kitabı aynı okurlara 3 kez satarak”  40 milyon pound kazanmayı başarmış. Bence üzerinde düşünülmesi gereken bir konu diyerek başka bir yazara geçiyorum. 

          George Elliot, yani gerçek adıyla Mary Ann Evans, tutucu çevrede büyüyenlerden. Annesini küçük yaşta kaybettiği için ev hanımı işlerini o yapmak zorunda kalıyor. Kendi kendine öğrendiği İtalyanca ve Almanca’dan çevriler yapıyor. Dini inancı nedeniyle roman okumayı bırakıyor ama bir süre sonra tanıştığı düşünür ve yazarlar çevresinin de etkisiyle inançlarını sorgulama dönemine geçiyor. Yazdıklarında hayatının bu  yıllarının etkisi görülüyor. 37 yaşında ilk edebiyat denemesini kendi ismiyle satmayacağı için George Elliot ismiyle yayımlatıyor ama şansa bakın ki Dini Yaşamdan Sahneler ismini taşıyan bu kitabın yazarının bir kadın olduğu Charles Dickens tarafından anlaşılıp ifşa ediliyor. 40 yaşında yazdığı Adam Bede ile büyük başarı yakalıyor. Özel hayatı çalkantılarla dolu olan George Elliot evli bir adamla daha doğrusu karısı tarafından terk edilmesine rağmen evliliği kağıt üstünde de olsa süren Henry Lewes ile ilişkisi nedeniyle ailesinden hatta ülkesinden dışlanmış yıllarca Almanya’da yaşamak zorunda kalmış. George Elliot soğuk algınlığı nedeniyle 61 yaşında hayatını kaybediyor. 

          Daha iyi yazmak için kendini yalnızlığa mahkum eden Emily Dickinson; filmlere konu olacak hayatı bir de kürek mahkumu olmasıyla taçlanan Oscar Wilde; çocukluğu korkunç ağır işlerde çalışarak geçen, çeşitli işlere girip çıktıktan sonra nehir kaptanı olma sevdasıyla 3793 km uzunluğundaki Mississippi kıyılarını öğrenmek için yıllarını harcayan ve sonunda patlayan iç savaş nedeniyle bu mesleği hiç icra edemeden yeniden işsiz kalan, yazar olarak kullandığı ismi bir denizci teriminden alan ve Amerikan edebiyatına çığır açan iki önemli armağan veren Mark Twain. 

          Tembel babası ve aşırı hırslı annesi ile kırsal kesimde büyüyen ve tıpkı romanı Adsız Sansız Bir Jude’un ana karakteri gibi bir süre (oldukça kapalı ve iç karartıcı bir roman olduğunu düşünmüştüm ama hayatı hakkında bir şeyler öğrenince yeniden okumam gerektiğini anladım) kilise onarımı işi yapan ve tüm arzusu şiir yazmakken para kazanmak için romanlara yönelen Thomas Hardy.  

          İrlanda’nın o dönemde oldukça yozlaşmış Edinburg şehrinde, annesinin peri masallarıyla büyüyen, doktor olsa da bir türlü bu işten para kazanamayıp, hasta gelsin diye beklediği boş ofisinde Sherlock Holmes’ü yaratan sonra da en popüler döneminde karakterini öldürerek büyük protestoların hedefi olan, oğlunu savaşta kaybeden ve yaşamının son yıllarında kendini ispritizmaya adayan bu nedenle de  alay konusu haline gelen Arthur Conan Doyle

          İçinden geldiği işçi sınıfını romanlarına taşıyan, yaşamından ve Freud öğretilerinden hareketle romanlarında cinselliği kullanması nedeniyle sansüre uğrayan D.H Lawrence

          Ailenin hayata kalabilen tek çocuğu olduğu için annesinin aşırı ilgisiyle şımartılan, büyüdüğünde züppeliği nedeniyle çevresinde pek de sevilmeyen, katıldığı birinci dünya savaşında öleceğinden emin, ün kazanmak için roman yazan, yayınevlerinden aldığı red cevaplarından sonra geçen parasız döneminin ardından para kazanmasını sağlayacak ucuz romanlara yönelen ama dünyanın değişen çizgisini takip edemediğinden gözden düşen ve hayatını 44 yaşında kalp krizi nedeniyle kaybeden Muhteşem Gatsby’nin yazarı Scott Fiztgerald

          Bir diğer yazarımız olan Ernest Hemingway, maceraperest ve sert erkek grubuna girer öyle ki hayatının bir yılını akla gelmeyecek kazalarla, yaralanmalarla geçirmiştir. Başarısız dört evlilik yapar. Eşlerinden biri onu “kalpsiz, düşüncesiz, bencil, şımarık nankör, kibirli ve reklam peşinde koşan bir canavar” olarak tanımlar. Üslup açısından edebiyatta bir devrim yapmıştır. Çanlar Kimin İçin Çalıyor, İhtiyar Adam ve Deniz gibi eserleriyle, kazandığı ünün keyfini çıkartmaya çalışırken sağlığı bozulur bu sırada artık yazamadığını da farkeder ve tıpkı babası gibi intihar eder.

          Örnekler vermeye çalıştığım kitapta Robert Frost, Geoffrey Chaucer ve tabi ki Shakespeare ‘de yer veren Elliot Engel, edebiyat tarihini göz önüne alarak bana kalırsa iki ilginç saptamada da bulunmuş. Birincisi Amerikalı ve İngiliz erkek yazarların  babalarının genelde “dirayetsiz” ve “hiçbir meziyetleri olmayan” adamlar olduğu buna karşılık kadın yazarlarınsa genelde hastalıklı babalarından kurtulmaya çalışmak gibi ortak özellikleri olduğu yönünde.

          İkinci olarak da “ bazı dönemlerin 20-30 yıl boyunca doğan kişileri kendilerinden sonrakilere miras kalacak önemli yapıtlar bırakmamışken sonraki on yıl boyunca bütün edebiyat devleri bir arada çıkar” diyor ve iki dönemi örnek veriyor. Viktorya dönemi yazarlarından Dickens, Thackeray, Trollope, Charlotte Brontë, Emily Brontë ve George Elliot’un birbirini takip eden yıllar içinde doğduğunu söylüyor. Aynı durum yirminci yüzyılın başlarında da yaşanmış ve Hemingway, Faulkner, Eugene O’Neill, Fitzgerald bir yıl arayla doğmuş ve yine uzun bir süre bunlara yaklaşacak yazarlar dünyaya gelmemiş. Ne diyelim umarım daha fazla beklemeyiz.