reklam 1

4 Nisan 2014 Cuma

Bilirbilmezler, Gustave Flaubert

Orijinal adı Bouvard et Pécuchet olan roman, ilk basımından yüz on yıl sonra Tahsin Yücel'in çevirisiyle Can yayınlarından çıkmış. Flaubert bu romanı, daha önce bahsettiğim Yerleşik DüşüncelerSözlüğü ile birlikte yayımlamayı düşünüyormuş ama tam olarak bitirmeye ömrü yetmediğinden ölümünden sonra ikisi ayrı kitaplar halinde basılmış. Tahsin Yücel romana yazdığı önsözde, Bilirbilmezler'in izlerine, Flaubert'in ilk hikâyelerinde, hatta Bir Delinin Anıları, Duygusal Eğitim ve Madam Bovary'de bile rastlanabileceğini söylüyor.
“Ama Bilirbilmezler'in oluşumunun Flaubert'in bütün yazarlık yaşamını kaplamasının en belirgin ve en önemli sonucu onun duyarlığını, alaycılığını, umutsuzluğunu, en yalın, en doğru, en iyi biçimde yansıtan yapıt olmasıdır; bir başka deyişle Bilirbilmezler, Flaubert'in yapıtlarının en “flaubertce”sidir.””

Okuma fırsatı bulursanız muhtemelen ilk fark edeceğiniz şey yazarın böyle bir roman için müthiş bir hazırlık yapması gerektiği olacak. Üstelik 1874'de bilgiye erişimin şimdiki kadar kolay olmadığını da düşünürsek bu kitabı yazmanın güçlüğünü tahmin etmek bile zor. 

Roman orta yaşlarını geçmiş iki adamın bir yaz günü dinlenmek için aynı banka oturmalarıyla başlıyor. İkisi de yazıcılık işi yapan Bouvard ve Pécuchet'ın dostlukları farklı karakterlerine rağmen hızla ilerliyor. Bir süre sonra da Bouvard'a kalan mirasla hayallerini gerçekleştirme fırsatı yakalıyorlar. Şehirden ayrılıp satın aldıkları çiftliğe yerleşiyor, tarımla uğraşmaya başlıyorlar. Romanın yazımındaki güçlüğün nedeni de bundan sonra ortaya çıkıyor. Bouvard ve Pécuchet, sonu gelmez merak ve öğrenme azimleri ile ki biz buna maymun iştahlılık diyoruz, bir alandan diğerine atlarken, Flaubert'in bu romanı yazabilmek için tarım, kimya, tıp arkeoloji, tarih, edebiyat, kadınlar, yerbilim, felsefe, din, manyetizmacılık, siyaset, din ve daha birçok alanda derin bilgi sahibi olduğunu anlıyoruz ki bence bu Flaubert söz konusu olduğu için pek sürpriz sayılmaz.

Yazılışının üzerinden 134 yıl geçmesine rağmen herkesin kendinden bir şeyler bulacağına eminim.  Bouvard ve Pécuchet'nin, kafe açma, bir sahil kasabasına yerleşme hayalleri kuran, yemek kurslarından şarap tadımına, salsa'dan tango'ya, pilatesten zumba'ya koştururken, iki ayda italyancayı halledip, fransızca kursuna başlayan bizlerden tek farkları çok daha derin ve anlamlı dertlerinin olması. Sonbaharda asma budamayla başlayan bahçecilik kariyerimi balkona taşıdığımı söylemiştim o yüzden çabaları çok tanıdık geldi. Aramızdaki yaş farkını saymazsak ordan burdan okuyup duyduklarıyla çifçilik yapmaya başlayan Bouvard ve Pécuchet'dan hiç farkım yok. Sadece bahçecilikle bitse iyi, ortak noktalarımızı anlatmaya kalksam sayfalar sürer.

Bilginin her türlüsünü eş değerli olarak görür, düzeysiz yapıtlarla gerçek araştırma ve düşünce ürünlerini aynı kefeye koyar, hatta daha çok düzeysiz yapıtlardan yararlanır, inançla bilgiyi, kuramla uygulamayı, gündelikle ülküseli birbirine karıştırır, bu kargaşa içinde, her şeyden önce beylik bilgilere, ucuz genellemelere bağlanarak sorunun özünü gözden kaçırır, konuların yüzeyinde çelişkiden çelişkiye sürüklenip dururlar.”

diyor Tahsin Yücel. Bu fikre pek katılamadığımı söylemek zorundayım. Bana kalırsa Flaubert'in kahramanlarının çabası ve yanılgıları ne kadar komik olursa olsun kullandıkları kaynaklar o gün ve hatta bugün için de gayet geçerli kaynaklar. Mesela felsefe için Descartes, Locke, Berkeley, Spinoza, Rousseau ve daha pek çoğunu okur, her konunun fazlaca derinlerine inerler. Bence Flaubert'in göstermeye çalıştığı daha baskın olan bir başka sorun var. Bouvard ve Pécuchet'ın öğrenme azimleri her defasında bir yere gelir takılır. Her konuda bilgi sahibi olmaya çalışsalar da bir gariplik vardır. Başlangıçta kitaplarda okuduklarının doğruluğundan emindirler. Ama uygulamaya geçtiklerinde durum değişir. Aynı konuları farklı uzmanlardan öğrenmeye çalışır, hiçbirinde aradıkları kesinliği bulamazlar. Teoriyle pratik çelişir, en popüler teoriler bir başkasıyla çürütülür. Sorunun kendi yetersizliklerinden kaynaklandığına inanıp daha derin araştırmalara girişirler. Ama bulabildikleri tek şey uzmanların hemen hiçbir konuda görüş birliğine varamadığı, kesin, çürütülemez ya da değişmez bilginin var olmadığıdır. Rousseau'nun Toplum Sözleşmesi'ni okumaları çok eğlencelidir mesela;
“Sözleşmenin kanıtı nerede?”

“Hiçbir yerde! Topluluk güvence de vermiyor. Yurttaşlar yalnızca politikayla ilgileneceklerdir. Ama meslekler de gerekli olduğundan, Rousseau köleliği öneriyor. Bilimler insan türünü yıkmıştır. Tiyatro yoldan çıkarır, para ölümcüldür ve devlet ölüm tehdidiyle bir dini benimsetmelidir.”
Nasıl! Demokrasinin babası bu muymuş, dediler.”


Yine önsözde;
“Ama gerek bedensel görünüşleri, gerekse davranışlarıyla daha baştan gülünç olan bu iki kişinin bilgilenme çabalarında da gülünç olmaları biraz da bilgi kaynakları gülünç olduğu içindir. Örneğin doktor Vaucorbeil, Pécuchet'nin bir konuşmasını dinlerken onun delirdiğini sanır; oysa Pécuchet Berkeley'in düşüncelerini yinelemektedir.”

Tahsin Yücel'in Berkeley'i gülünç bulduğunu sanmıyorum. Flaubert de öğrenmeye çalışan kahramanlarını küçümsemiyor, belki biraz hayalcilikleriyle dalga geçiyor o kadar. Mesela ilahiyatla ilgilenirken kardinal olma hayali kurmalarıyla ya da iki yetim çocuğu himayelerine alıp eğitmeye çalıştıklarında olduğu gibi;
“Çok güzel bir düşleme daldılar: Öğrencilerinin eğitimini iyi sonuçlandırırlarsa, ileride anlığı düzeltmek, kişiliklere egemen olmak, yürekleri soylulaştırmak amacıyla bir kurum açacaklardı. Şimdiden katılım ödentilerinden ve büyük bir yapıdan söz etmeye başlamışlardı.”

Flaubert, Yerleşik Düşünceler Sözlüğü'nde, Bir Delinin Anıları'nda, Bilirbilmezlerde ve aslında romanlarının çoğunda burjuva ahlakının önyargılarıyla savaşıyor. Çağının edebiyatını, bilimini, ahlak anlayışını, siyasi yapısını ama daha çok düşünce ve akıl yürütme biçimini nasıl gördüğünü anlatıyor. Tahsin Yücel'de, “ ... belirli düşünceleri, belirli inançları, belirli davranışları gülünç düşürmek” ister diyor. Flaubert'in Bilirbilmezler'i yazmaya hazırlandığı sıralarda, 'En sonunda hıncımı dile getirecek, kinimi kusacak, saframı dökecek, öfkemi fışkırtacak kızgınlığımı akıtacağım' demesi bundandır.” cümlelerini aktarıyor. Bir Delinin Anıları'ında da bu öfkenin erken yaşlardaki izlerine rastlarız. Hatta tam da Bilirbilmezler'in özetini buluruz;
Demek ki insanın etrafında sadece karanlıklar vardır;her şeyin içi boştur ve o sabit bir şey ister; bu devasa belirsizlikte kendi kendine yuvarlanır ve durmak ister; her şeye tutunur ve her şeyi eksiktir:Vatan, özgürlük, iman, Tanrı, erdem; bunların hepsini almıştır ve bütün bunlar elinden düşmüştür;kristal bir bardağı elinden düşüren ve sebep olduğu parçalara gülen bir deli gibidir.”

Bouvard ve Pécuchet'in komik hikayesinden bu yüzyılda bile, aslında özellikle bu yüzyılda öğreneceğimiz çok şey var.
“Ne düşündüğümü bilmek istiyor musun? dedi” Pécuchet. Kenterler azgın, işçiler kıskanç, papazlar aşağılık olduğuna, halk da burnu yemlikten çıkmamak koşuluyla bütün zorbaları bağrına bastığına göre, Napoléon çok iyi etti! Süngülesin, ayaklar altında çiğnesin, sürü sürü gebertsin! Doğruluk düşmanlığına, korkaklığına, laçkalığına, körlüğüne az bile !”
Bouvard, “İlerlemeymiş, amma da palavra! diye düşünüyordu. Sonra ekledi: “Politika tam bir pislik.”

20 Mart 2014 Perşembe

Aşk Vesaire, Julian Barnes


Aşk konusunda hiçbir zaman hayalperest olmadım ama kuantum ve adını bilemediğim türevleri ortaya çıktığından beri ne zaman muhabbeti açılsa kötümser düşünmekle suçlanır oldum. Hayır, kötümser değil gerçekçiyim desem de kimseyi inandıramıyorum.

Aslına bakarsanız bu konuda epey kafa yormuşluğum, hatta teori üretmişliğim bile var. Şöyle ki bence aşk dediğimiz şey üç durumdan oluşuyor. İlki yani aşkın “O” hali, hormonların devreye girmesiyle (hormonların bize oynadığı oyunun uyuşturucu bağımlılığıyla benzerliği kesin bilgidir) O'ndan başkasını gözümüzün görmediği, en küçük hareketi üzerine binlerce yorum yapabildiğimiz ve tüm dostlarımızı da bu deliliğe katılmaya zorladığımız dönem oluyor. İkincisi yani “Biz” hali; aşkın fırtınalı kısmının yatışıp rutine geçildiği, etrafta siyam ikizleri gibi mıçmıç dolaşılıp, sürekli gelecek planları yapıldığı dönem. Ve nihayet aşkın “Ben” hali; kör edici hormonların gücünü kaybettiği, gözümüzdeki perdenin yavaş yavaş kalktığı, karşımızdaki insanı neyse o olarak gördüğümüz ve bu ilişki, daha doğrusu, gözlerimiz açıldığında karşımızda bulduğumuz yabancı için kişiliğimizden ne çok ödün verdiğimizi, hayatımızı, isteklerimizi ne kadar ihmal ettiğimizi fark edip acısını çıkarmaya çalıştığımız dönem. Kişiden kişiye, ilişkiden ilişkiye değişse de eninde sonunda “Ben” hali gelip çatıyor. Yok canım mı diyorsunuz? Sizce aşk sonsuza kadar mı?




















Hadi ben kötümserim (gerçekçi) diyelim peki her kitabını karısına ithaf eden Julian Barnes'ın yazdıkları tesadüf mü? Demek ki gerçekçi olmak sanılanın aksine duyguları öldürmüyor ya da evrenin gazabını üzerinize çekmiyor, sadece Aşkın tüm zamanlarını oldukları gibi kabul etmeyi daha kolay hale getirip hayal kırıklığını en aza indiriyorsunuz. Birine “O” sandığınız için değil “O” olduğu için aşık oluyorsunuz.

Mesela Gillian'ı ele alalım. Aşk Vesaire'de Julian Barnes on yıl sonrasını anlatıyor. Stuart'tan ayrılıp aşık olduğu Oliver'la evlenen Gillian için işler hiç de peri masalı gibi gitmemiş ki buna şaşırdığımı söyleyemeyeceğim. Zaten olayların gelişimi çok çok nadiren hayal ettiğimiz gibi olur özellikle de aşk söz konusu olduğunda.
Elbette Oliver, erkeklerin çoğu gibi, esasında tembel. Büyük bir karar alıyorlar ve sonra da önlerindeki birkaç yılı bir aslan gibi tepenin üstünde güneşlenerek geçirebileceklerini düşünüyorlar.”

diyen Gillian geçen on yılda, rutin ev işleri, maddi sorunlar, çocukların ihtiyaçları, Oliver'ın çalışma konusundaki isteksizliği ve sürekli depresyonu yüzünden epeyce hayal kırıklığına uğramış öyle ki artık sorgulamaktan bile vazgeçmiş. (İşte bunlar hep “O” hali yüzünden.) Birine aşık oluyor, bir süre sonra yani “O” hali geçtikten sonra onun sandığımız insan olmadığından yakınıyoruz. Oysa ki önce birinden hoşlanıyor sonra bunun nedenlerini yaratıyor, hayallerimizdeki insanı karşımızdaki yüze yapıştırıyoruz. Ya da belki de işler Stuart'ın söylediği gibi gelişiyor;
"İnsanlardan niçin hoşlanırız? Şu kişiden değil de bu kişiden, demek istiyorum. Sanırım daha önce de söyledim, büyüme çağımda, insanlar benden hoşlandığı için hoşlanırdım onlardan. Yani bana karşı sadece nazik ve dürüst olurlarsa onlardan son derece hoşlanırdım. Kendime güven eksikliğinden. Bana soracak olursanız, insanlar çoğunlukla ilk kez bu sebeple evleniyorlar. Birisinin onlardan hoşlanır gibi görünmesi gerçeğini göz ardı edemiyorlar ve hiçbir soru sorulmuyor. Gill'le ilişkimde de biraz bu vardı, bunu şimdi anlayabiliyorum. Bazı şeyleri kurmak için yeterli bir temel değil bu, öyle değil mi?”



















Diğer bir sorun da istediğimizi sandığımız şey gerçekleştiğinde aslında istediğimizin o olmadığını anlamak. “Ya istediğimi sandığım şeyi gerçekten istemiyorsam” korkumdan şurada bahsetmiştim ve Gillian'nın cümlelerini okuduktan sonra korkmakta çok da haksız olmadığımı düşündüm, sonuçta böyle şeyler sadece romanlarda olmuyor.
“Sanırım çocuklar bir şeyi istediklerini söylemenin kişiliklerinin ilginç ve değerli bir ifadesi olduğu fikrine inanma alışkanlığına çok kolay kapılıyorlar. Ben bunun yaşamlarının ileri ki yılları içinde kötü olduğunu düşünüyorum. Bir şeyi istiyorsunuz, onu elde ediyorsunuz. Hayatta hiçbir şey böyle olacak değil. Bir çocuğa yaşamının ileri ki yıllarında bir şeyi elde etmek şansına hiç sahip olmaksızın onu istemenin normal olduğunu nasıl açıklayabilirsiniz? Ya da tam tersini: bir şeyi elde edip sonunda onu gerçekten istememiş olduğunuzu, yahut onun olacağını düşündüğünüz şey olmadığını fark edişinizi nasıl açıklarsınız?”


Peki ya Oliver; 
“Uyandığında kendini hamam böceği olarak bulan o adamın hikayesini bilirsiniz. Ben uyanan ve bir adam olma olasılığını gören hamamböceğiydim.” 

derken, Gillian'ı kendine aşık etmek için olduğundan farklı davranıp, rol yaparken hiç dürüst olmasa da kendince haklı sebepler yaratabiliyordu. “O” halinde çılgın projelerle Gillian'ı kendine aşık etmeyi başarmıştı. Peki? Bizi mutlu etmesi için aşka ne kadar güvenebiliriz? Bu arada Oliver teori üretmek konusunda çok başarılı her iki romanda da hemen her konuda teorileri var ve çoğuna katılmamak da mümkün değil. Mesela;
“Ah vicdanın sesi, kadansı ve ifade tarzıyla, Gillian'ın sesine ne kadar da benziyor! Erkeklerin yaptığı bu mu? Erkeklerin neyle evlendikleri konusunda birçok teori var-cinsel yazgıları, anneleri, doppelganger'ları (ikiz görüntüleri), karılarının parası- ama gerçekte aradıkları şeyin vicdanları olduğuna ne dersiniz? Tanrı biliyor ya, çoğu erkek onu geleneksel yerinde, kalplerine ve dalaklarına yakın bir yerde bulmaktan aciz, bu yüzden de onu ne diye bir arabanın açılabilen çatısı ya da mrtal poyralı direksiyon gibi bir aksesuar olarak elde etmeyelim ki? Ya da acaba bir alternatif olarak, erkeklerin gerçekten aradıkları şey bu değil de evliliğin kadınları zorunluluk gereği dönüştürdüğü şey olamaz mı?

Ya da;
“En mütavazi çöl faresi tarafından bile çarçabuk öğrenilen ama kavranılması bizim kendi uyuşuk türümüzün tamı tamına bir ömrünü alan acı gerçeği. Bütün ilişkilerin, hatta iki saf rahibe adayı arasındaki ilişkilerin bile- hey, özellikle de iki saf rahibe adayı arasındakilerin- bir iktidar sorunu olduğu gerçeğini. Şimdiki iktidar. Eğer şimdiki değilse, daha sonraki iktidar. Ve iktidarın kaynakları öylesine eski, öylesine bildik, öylesine acımasızca belirleyici, öylesine basittir ki onun sadece basit adları vardır. Para, güzellik, yaş, aşk, seks, kuvvet, para, daha fazla para, daha da fazla para.”


Herhangi bir ilişkinin ama en çok da aşk ilişkisinin zamanla iktidar savaşına dönüştüğünü inkar edebilir miyiz? Hegel'in efendi-köle ilişkisinde olduğu gibi “Ben” hali eninde sonunda gelir ve köle, hayatını geri almak için, efendiye karşı bayrak açar. Peki kölenin hiç mi suçu yok? Beyin üzerinde uyuşturucu etkisi olduğuna göre Aşkı hafifletici sebep sayabilir miyiz?

Julian Barnes'ın bu acımasızca gerçekçi tarafını çok seviyorum. Stuart'a söylettiği şu cümlelerini ben söylesem kuantumcu arkadaşlarım üzerimde zıplar, kötümser enerjimin etkisinde kalmamak için ortamı terk ederlerdi. 
Bir başka şey daha var. İnsan gençken, ilerde birini severim, umarım her şey iyi gider, ama iyi gitmezse bir başkasını severim, o da iyi gitmezse yine bir başka kişiyi severim, diye düşünür. Her zaman bu kişileri bulabileceğimizi ve onlarında size kendilerini sevme olanağı vereceğinizi var sayarsınız. Beklentiniz o sevginin ya da sevebilme yeteneğinizin sizi her zaman orada beklediğidir. (...) Ama ben sevginin ve yaşamın böyle olduğunu sanmıyorum.”

4 Mart 2014 Salı

Seni Sevmiyorum, Julian Barnes


İstanbul'a dönüşle koşturmaca başladı. Büyük bir de değişiklik oldu. Yıllardır yan gelip yatmaya alışmış olan ben sabahın köründe kalkıp işe gitmeye başladım. Eee öyle birden bire uyum sağlanmıyor, bünye alışık değil. Doğal olarak, eve gelince yemek ve uyku döngüsüne giriliyor. Kitaplar otobüste okunmaya çalışılsa da pek mümkün olamıyor zira evde geçirdiğim yıllar boyunca vatandaş boş durmamış, nüfus patlaması yaratmış. Durum böyle olunca tahmin edersiniz ki bloga yazmak da zorlaştı. (Aaaa kendimi yakaladım, bahaneye bak sanki önceden pek bi düzenli yazıyormuşum gibi utanmadan işi bahane ediyorum ya pes artık.)

Bu arada, asma budamayla başlayan bahçecilik hevesim kursağımda kalmıştı. Ama ne yaptım bahçeyi eve taşıdım. Atmaya kıyamadığım asma çubuklarını diktim mesela. İnanmıycaksınız ama iki tanesinden yapraklar çıkmaya başladı. O gazla, pek bir kocaman olmuş avokado ağacımı da budadım. Baktım budamada son nokta bonsai, ben de bonsai yetiştirmeye karar verdim. Daha gencim, onların ağaç haline geldiğini görmek için bir sürü zamanım var diyerek üç çeşit ağaç tohumuyla başladım. Nar, elma, zeytin ne bulursam ekmeye devam ediyorum. Geçen yıl, salatada kullanmak için otlar ekmiştim. Şimdi işi büyüttüm, evi nerdeyse seraya çevirdim. Bir sürü saksı, toprak, tohum. Her şey her yerde. Bonsai için araştırma yaparken Pinterest'e de daldım. Evde bişeyler yetiştirmek gibi bir isteğiniz varsa gayet yaratıcı fikirler bulabilirsiniz. Aslında çok sulamadığınız, ışık alsın diye tasarruflu ampulün altına koyup yakmadığınız sürece zor bi iş de değil. Mikro boyutta tohum ya da kuru çubuk, bir şekilde yaşamayı başarıyorlar. Ayrıca kimseler inanmasa bile gözünüzü dikip bakmanın da faydası olduğuna eminim. Bi şekil telekinezi sonuçta.

Benden haberler böyle. Konuya dönecek olursam Julian Barnes'a devam diyorum. Seni Sevmiyorum, üç kişilik bir aşk hikâyesi anlatıyor. Sıkılıp yazının devamını okumayacaklar için hemen söyliyeyim Seni Sevmiyorum ve devamı olan Aşk Vesaire bence müthiş kitaplar.

Farklı karakterlerine rağmen Stuart ve Oliver'ın iyi-kötü yıllardır süren arkadaşlıkları, Stuart'ın Gillian'la tanışıp evlenmesiyle yeni bir boyuta taşınıyor. Biz de hikâyeyi bu üç kişinin bakış açısından okuyoruz. En yakın arkadaşınızın eşine aşık olsanız ne yapardınız? Ya da eşinizin en yakın arkadaşı size aşık olduğunu söylese? Peki ya en yakın arkadaşınız ve eşinizin birbirine aşık olduğunu anlasanız? gibi başımıza gelmediği sürece yanıtlanması kolay, klasik sorulara, modern yanıtlar veriyor Julian Barnes.

Romanda belki de en az aşk var bile denilebilir ama bunun yerine yine bol miktarda ironi ve Barnes'a her romanıyla biraz daha hayran olmama neden olan hayat bilgisi, gözlem gücü ve bunu okuyucusuna aktarma becerisi var. Barnes'ın aşk ve hayat hakkındaki gerçekçiliği alaycılığıyla birleşince dönüp kendinize bakmanıza ve epeyce de dalga geçmenize neden oluyor.

“Şostakoviç, Lady Macbeth operası hakkında şunları yazıyor: “Bu opera aynı zamanda, dünya iğrenç şeylerle dolup taşmasaydı aşk nasıl bir şey olurdu temasını işlemektedir. Aşkı yok eden iğrençliktir. Aynı zamanda yasalar, maddi şeyler, parasal sorunlar ve polis devleti. Eğer koşullar farklı olsaydı, aşk farklı olurdu.” Elbette koşullar aşkı değiştirir.”

18 Kasım 2013 Pazartesi

Oklukirpi, Julian Barnes


Julian Barnes'la devam, zira kendisinin “siyasal taşlama” türündeki novellasını ikinci kez, yine büyük bir zevk ve şaşkınlıkla okudum. Çok farklı bir Julian Barnes var karşımızda. Flaubert'in Papağanı, Bir Son Duygusu ve Korkulacak Bir Şey Yok'un okurla sohbet halindeki yazarı bu kez araya epey bir mesafe koymuş. Kişisel alandan çıkıp politikaya üstelik kendi ülkesinden çok uzak ve çok farklı bir coğrafyanın sorunlarına dalmış ama hani bizde “ciğerini bilmek” diye bir deyim vardır ya işte karakterlerini öylesine içeriden anlatmış ve bana kalırsa çok, çok şaşırtıcı bir performans sergilemiş.

Flaubert'in Papağanı romanında, Flaubert'in edebiyat anlayışını aktarırken “Üslup temanın bir işlevidir. Üslup, bir roman konusuna zorla kabul ettirilemez, tersine ondan doğar. Üslup düşüncenin gerçeğidir. Doğru sözcük, gerçek ifade, yetkin cümle her zaman “orada” bir yerdedir; hangi aracı kullanırsa kullansın, yazarın görevi bunların yerini saptamaktır.” diyen Barnes, Oklukirpi' de bunun çok güzel bir örneğini veriyor. Adını bilmediğimiz Doğu Bloğu ülkelerinden birinde, Sovyetler Birliğinin dağılmasıyla birlikte komünist rejimin yerini kapitalizme bırakmasının ve yönetimin demokratikleşmesinin ardından 33 yıldır yönetimde olan eski liderin adalet önüne çıkartılmasını anlattığı romanda tema tarafından yaratılan bir üslup ve kurgu görüyoruz.


Eski komünist partili ve şimdi demokrasi savunucusu olan hukuk profesörü Petro Solinski, başkan Stoyo Petkanov ile kişisel bir hesaplaşma anlamına da gelecek bu davada savcılık yapmaya gönüllü olur. Ama eski başkan kolay lokma değildir. Savcı suçlamalarını destekleyecek delil bulamazken Başkan ve eski çalışanları her iddiaya kılıf uydurmakta gayet “başarılı” dırlar.
Politbüro'nun eski üyesi, Ventsislav Boyçev. Eski başkan tarafından oğluna verilen dolarların eğitim amacına yönelik olduğunu, bu paranın genç adamın teknolojiye ilgisini özendirmek için verildiğini savundu. Oğlunun bu parayı niçin bir Kawasaki'ye ve bir BMW'ye harcadığı sorulduğunda ise, Bay Boyçev ülkenin savunma kapasitesini arttırdıklarını, çünkü motosikletçiliğin hala askeri hizmetlere elverişli bir spor olduğu yanıtını verdi. Oğlunun niçin yaygın  olan Sovyet yapımı modellerden almadığı sorulduğunda, Bay Boyçev, kendisinin bir sürücü belgesine sahip olmadığını ve bu konuda daha fazla fikir  yürütecek kadar bilgisi olmadığını söyledi.”


Julian Barnes'ın diğer kitaplarında gördüğümüz alaycılığa varan ironi kullanımı Oklukirpi'de zirve yapıyor. Davayı TV'den izleyen gençler; Vera, Atanas, Stefan ve Dimitri, duvarından Lenin'in portresini indirmeyen nine, Tuğgeneral Ganin, muhalif Kovaçev, başsavcının karısı Maria Solinski, ellerinde tencereleriyle sokağa dökülen kadınlar, tabi ki eski başkan ve başsavcı, kısacası karakterlerin her biri de bu iç acıtan komedinin bir parçası oluyor.
Herkes nelerin olup bittiğini biliyordu, herkes bunları o zaman da biliyordu. Ne var ki, kendisi gibi kimseler bütün bu işleri yürüten adama karşı bir dizi suçlama yöneltmeye çalıştığında sanki bu türden hiçbir şey olmamış gibiydi. Ya da daha doğrusu olan bitenler sanki bir bakıma normalmiş gibiydi ve bu yüzden de neredeyse bağışlanabilirlerdi. Çılgın zamanlarda bile normalliğin suç ortaklığı söz konusuydu.”

14 Kasım 2013 Perşembe

Korkulacak Bir Şey Yok, Julian Barnes

Yirmi yıldan da fazla bir zaman önce yazılmış güncemde şu kaydı buluyorum: İnsanlar ölüm üzerine, “Korkulacak hiçbir şey yok” diyorlar. Bunu çabucak, öylesine söylüyorlar. Şimdi bunu yeniden, yavaşça, bir kez daha vurgulayarak söyleyelim. “Korkulacak HİÇBİR ŞEY yok.”
Sırada yine Julian Barnes'dan, bu kez otobiyografi-deneme arası, dolu dolu bir kitap var. Yazar, ateist olarak geçirdiği gençlik dönemini ve kendisini agnostik olarak tanımladığı orta yaş sonrasına ait anılarını aktarırken, bir taraftan da tatlı, tatlı ölümden ve ölüm korkusundan bahsediyor. Ayrıca, Flaubert, Camus, Rossini, Ravel, Rahmaninov, Şostakoviç, Zola, Stendhal, Wittgenstein, Jules Renard, Montaigne, Edith Wharton, Goethe, Somerset Maugham gibi enteresan kişiliklerin, ölüm hakkındaki düşüncelerini, yaşamlarından ve kimi zaman da ölümlerinden anekdotlar eşliğinde öğreniyoruz.
Mesela; Rahmaninov, sürekli ölümden konuşurmuş. “İnsanlar ölüm hakkında daha erken yaşta düşünmeye başlasalar, daha az aptalca hatalar yaparlardı” diyen Şostakoviç ise ölüme hazırlamanın gerekliliğini savunanlardanmış. Montaigne' de, “birine nasıl ölüneceğini öğretirseniz, o zaman o kişiye nasıl yaşanacağını da öğretmiş olursunuz.” derken, ölümü sürekli akılda tutmayı tavsiye ediyormuş. “Okumadan ölmeye kadar her şey öğrenilmeli” diyen Flaubert'in arkadaşı Turgenyev ise “yaşamın en ilginç bölümünün ölüm olduğuna” kanaat getirmiş.
Platoncular ölümden sonra her şeyin iyileşmeye başladığına inanıyorlardı. Öte yandan Epikurosçular, ölümden sonra hiçbir şeyin olmadığına inanıyorlardı. Görünüşe bakılırsa (“görünüşe bakılırsa” ifadesini “ağabeyim bana aynı zamanda şunu söyledi” anlamında kullanıyorum) bu iki geleneği antikite yazarlarına özgü neşeli bir ya /ya da tarzında bir araya getirmiş: “Ölümden sonra, ya daha iyi hissediyoruz ya da hiçbir şey hissetmiyoruz.””

Julian Barnes, insanların dört kategoriye ayrılabileceğini düşünüyor. Sıralamanın en üstünde, iyi durumda olanlar yani “İnançları olduğu için ölümden korkmayanlar” ile “İnançları olmamasına karşın ölümden korkmayanlar.”var. Diğerleri ise “İnançları olmasına karşın kendilerini eski, içten gelen, ussal korkudan kurtaramayanlar” ile son sıradakiler yani “Ölümden korkan ve hiç inancı olmayan”lar ki kendisini de bu kategoriye dahil ediyor. Felsefeci ağabeyinin tersine, Julian Barnes yok oluşun hoş bir şey olduğuna ikna olmuş değil. Sonsuz yaşamın eziyet haline gelebileceği, ölümün doğacak diğer canlılara yer açmak için gerekli olduğu ya da aşırı değer verilmiş benliğin yaşam süresinin uzamasının insanın hem kendisi hem de çevresi için sıkıntı yaratacağı ve daha da fenası Ben'in yaşamının ya da ölümünün, onu tanıyan birkaç kişi dışında dünyanın geri kalanının zaten umurunda olmadığını ileri süren tezlere karşı gayet eğlenceli antitezler ortaya koyuyor.
Gelgelelim dünyanın kayıtsızlığı, insanlardaki benbenciliği pek ender olarak azaltmıştır. Gelgelelim evrenin bizim değerimiz konusundaki yargısı pek ender olarak kendimizinkiyle uyuşur. Gelgelelim yaşamayı sürdürecek olursak, kendimize ve başkalarına sıkıntı vereceğimize inanmakta zorluk çekeriz (öğrenilecek çok sayıda yabancı dil ve müzik enstrümanı, denecek çok sayıda kariyer, yaşayacak çok sayıda ülke, sevecek çok insan vardır ve bunlardan sonra her zaman için tango kayak yarışı, ve sulu boya sanatına bel bağlayabiliriz...)”

Freud'un söylediği gibi bilinçdışımızın “ ölümümüze inanmaması ve sanki ölümsüzmüş gibi” davranmasına benzer biçimde, İspanyol iç savaşını yazan Arthur Koestler'e göre de ““akıl, kendini ölümle yüz yüze bulduğunda çeşitli hilelere başvurur: Bizi aldatmak için “merhametli uyuşturucular ya da coşku veren uyarıcılar” üretir”. Ama burada küçük bir sorun var gibi görünüyor: Ben ya da Ego diye düşündüğümüz şeyin bir yanılsamadan ibaret olması. Barnes'ın söylediğine göre; bilimadamlarının çalışmaları ““yeri saptanacak 'benlik'diye bir şeyin”olmadığı yönünde. Ego kuramının yerine “Demet” kuramının yani “bizim sadece belli başlı neden-sonuç ilişkisine bağlı olarak bir araya gelmiş beyinsel aktiviteler dizisi olduğumuz” düşüncesinin geçmesiyle hayatımızı ve de ölümümüzü yeniden gözden geçirmemiz gerekebilir.
    Ancak bu demet kuramı mümkün olan bir başka ölüm stratejisini akla getiriyor. Eski moda, yaşarken inşa edilmiş, sevilebilir olmasa bile en azından sahibi için temel önemde bir benliğe yas tutmaya hazırlanmaktansa, eğer bu ben gerçekte hayal ettiğim ve hissettiğim gibi var değilse, o zaman niçin ben ya daben, onun yasını peşinen tutuyorum argümanını bir düşünün. Bir yanılsamanın yasını tutmak bir yanılsama olurdu, demetlerin dağılıp yok olması konusunda üzüntülere kapılan salt rastlantısal bir demet. Bu argüman inandırıcı olabilir mi? Ölümün içinden, kayanın içinden geçen bir nötrino gibi geçebileceğini kanıtlayabilir mi? Merak ediyorum bunu; bu argümana zaman tanımam gerekecek.” 
    Ve bir diğer karmaşa da evrim meselesinden çıkıyor. Yazar, altı milyar yıl sonra dünya ile yok olup gidecek olanın bizler değil, çok daha farklı bir tür olacağını ve insanın da soyunun gelecek bir dönemde dinazorlar gibi tükenerek yerini başka türe; uyum sağlama yetenekleri daha gelişkin bir türe bırakacağını düşünüyor. Yani bu durumda gelecek kaygısı taşımamız ya da genlerimizin çocuklarımız sayesinde geleceğe aktarılmasıyla bir çeşit ölümsüzlük yakalama düşüncesi biraz manasız kaçıyor.
    Belki de üçüncü soy tükenişi bizi de ortadan kaldıracak ve dünyayı...şeylere bırakacak? Kınkanatlılara mı? Genetikçi J.B.S. Haldane, eğer Tanrı varsa, “Kınkanatlılara karşı ölçüsüz bir düşkünlüğü var”olmalı diye şaka yapardı; çünkü Tanrı onların 350.000 türünü yaratmıştı.” 

    Peki ya Tanrı? Julian Barnes, Pascal'ın ünlü bahsini hatırlatıyor. “İnanırsanız ve Tanrı'nın var olduğu ortaya çıkarsa, kazanırsınız. İnanırsanız ve Tanrı'nın var olmadığı ortaya çıkarsa, kaybedersiniz; ama inanmamayı seçtiğiniz durumda kaybedeceklerinizin yarısını bile kaybetmezsiniz, tabii ölümünüzden sonra Tanrı'nın gerçekten de var olduğunu keşfetmek üzere.” Günümüzdeyse özellikle şu evren meselesi, melek terapileri ve her gün bir yenisi çıktığından adını bilmediğim teorilerin de etkisiyle Tanrı ve ölümden sonraki durumumuz konusunda akıllar iyice karışmış gibi. Julian Barnes'ın bu durum için de eğlenceli bir yorumu var:
    Dinsel tutum anketlerinde sık sık rastlanan bir yanıt da; “Kiliseye gitmiyorum ama kendi kişisel Tanrı görüşüm var” gibisinden bir şeydir. Bu çeşit ifadeler de karşılığında beni bir filozof gibi tepki göstermeye sevk ediyor. Aşırı duygusalca, diye haykırıyorum. Sizin kendi kişisel Tanrı görüşünüz olabilir; ama Tanrı'nın size ilişkin Kendi kişisel görüşü var mı? Çünkü önemli olan bu. Tanrı ister göklerde oturan ak sakallı bir ihtiyar olsun, ister yaşamsal bir güç, çıkar gözetmeyen bir ilk hareket ettirici ya da saatçi olsun, ister bir kadın, bulutumsu bir ahlaki güç ya da Hiçlik olsun, önemli olan O Adam'ın ya da Kadın'ın ya da bu Hiçlik'in sizin hakkınızda ne düşündüğüdür, yoksa sizin O'nun hakkında ne düşündüğünüz değildir. Tanrılığı işinize yarayan bir şey olarak yeniden tanımlama düşüncesi güldürecek kadar acayip. Tanrı'nın adil, iyiliksever ya da hatta yalnızca gözlemci olması da -ki bunlar konusunda şaşırtıcı bir şekilde pek az kanıt var- önemli değil, sadece onun var olması önemli.”  
    Serdar Rifat Kırkoğlunu'nun çevirisiyle müthiş keyifli hale gelen kitap hakkında yazmak istediğim yüzlerce şey var. Bellekten, penguenlerden, Jules Renard'dan, Stendhal'dan, limon masasından, genlerden, Somerset Maugham'dan, kurmaca-gerçek ilişkisinden ve daha bir sürü başka konudan bahsedemedim bile ama tüm kitabı buraya alıntılamadan önce bitirsem iyi olur. Son bir şey, daha doğrusu felsefe eğitimi almış biri olarak, sonuna kadar katıldığım ve Julian Barnes gibi iyi ifade edemesem de söylemeye çalıştığım bir şey:
    "Edebiyat bu dünyanın neden oluştuğunu bize en iyi şekilde söylemiştir ve hala da söylemektedir. Edebiyat bize aynı zamanda, bu dünyada en iyi nasıl yaşanacağını da söyleyebilir; gerçi bunu en etkili biçimde öyle yapıyormuş gibi gözükmediğinde gerçekleştirir.”



3 Kasım 2013 Pazar

Bir Son Duygusu, Julian Barnes


Kısa bir Flaubert arasından sonra Julian Barnes'a devam. Flaubert'in Papağanı'nı okuduktan sonra bir koşu, yazarın diğer kitaplarına saldırmış ama burada yazmaya fırsat bulamamıştım. Sırada, Barnes'ın 2011 Man Booker ödüllü romanı Bir Son Duygusu var.

Roman, bir hastanenin kütüphanesinde gönüllü olarak çalışan, kendi halinde, sessiz sakin bir hayat sürdüren emekli tarihçi Tony Webster'ın ilk gençlik yıllarına ait anılarıyla başlıyor. Liseyi birlikte okuduğu, felsefi çıkışlarıyla farklı biri olduğunu hissettiren arkadaşı Adrian'da bu anıların merkezinde yer alıyor. Tony'nin yaklaşık kırk yıl öncesini hatırlamaya başlamasınınsa bir sebebi var. Okul yıllarında birlikte olduğu ve sonrasında Adrian'la yakınlaşan kız arkadaşı Veronica'nın sadece bir kez gördüğü annesinden kalan miras. Küçük bir miktar para ile beklenmedik bir şekilde genç yaşta intihar eden Adrian'nın günlüğü. Tony kendisine bırakılan günlüğü almak için yasal yolları deneyip bir sonuç alamayınca, yıllardır görmediği eski kız arkadaşı Veronica'yla iletişime geçer. Geçmiş yeniden ordadır ama pek de Tony'nin anılarındaki gibi değildir.

Anımsanan geçmişin ne kadarı bizim kurgumuz ya da kendimiz için yarattığımız imge gerçeklikle ne kadar örtüşüyor? Peki, hayatımız ya da biz olduğumuzu sandığımız gibi değilsek. Günün birinde kendimize kurduğumuz dünya bir anda tuzla buz olursa ve elimizde bize çok yabancı bir insan ve hayat kalırsa? Ve tabii en kötüsü de artık bir şeyleri değiştirmek, hatta pişmanlık hissetmek için çok geçse? Gençliğin hayalleri, yaşlılığın pişmanlıklarıyla birleştiğinde ortaya Julian Barnes'dan yaşam dersleri çıkıyor. Belki bazılarımız pişmanlık duymanın çok geç olmadığı bir noktadan hayatı yakalarız.
Yirmisindeyken hedefleriniz ve amaçlarınız konusunda kafanız karışık ve kesinlikten yoksun olsanız da yaşamın kendisinin ne olduğu konusunda, yaşamda ne olduğunuz ve ne olabileceğiniz konusunda güçlü bir duyguya sahipsinizdir. Daha sonraları... daha fazla belirsizlik, daha fazla görüş değiştirme, daha fazla sahte anılar olur. O zamanlar, kısa yaşamınızı bütünlüğü içinde anımsayabilirsiniz. Daha sonraları, bellek, parça parça bir şey olur çıkar. Bu tıpkı biraz, uçakların bir kaza sırasında olan bitenleri kaydetmek için taşıdıkları şu kara kutular gibidir. Eğer hiçbir şey olmazsa teyp kendini siler. Bu yüzden eğer gerçekten kaza yaparsanız, bunu niçin yapmış olduğunuz bellidir; eğer yapmazsanız, yolculuğunuzun seyir defteri çok daha belirsizdir.”