1 Ekim 2010 Cuma

Kozmik Haydutlar, A.C.Weisbecker

Eveett, artık çekim yasasına hakkaten inanıyorum çünkü bu romanı okumamın başka bir açıklamasını bulamadım. Yeni yayımlanan romanlardan birini almak istiyordum ama bu arada bir yere yetişmek içinde acele ediyordum. “Ne Nedir?” i mi alsam diye yeni çıkan kitaplar bölümünün etrafında dönüp dururken son anda, hatta vazgeçip dışarı çıkıp tekrar içeri girdikten sonra, ne içine ne de arkasına bakacak vakit bulamadan Kozmik Haydutlar diye bir romanı alıp kasaya gelmişim. Sonradan uyandım, niye aldımki şimdi bunu diye de bayağı bir hayıflandım. 

Derken kitabın arkasına bakmamla birlikte gördüğüme inanmam için çekim yasasına da inanmam gerektiğini anladım. Ve her ikisine de inanmaya karar verdim. (Ne zararı var ki?) Sen hakkında at, tut, hatta kuantum diyen herkese “eee neymiş yaniii” diye saatlerce eziyet et,  sonra evren de sana desin ki “İşte al kuantum bu! İnsanları rahat bırak!”

Yeraltı edebiyatı severlerin bu romanı atladıklarını hiç sanmıyorum ama benim karşıma iki gün önce çıktığından her ihtimale karşı ve daha önemlisi evrene olan borcumdan dolayı Kozmik Haydutlar’dan bahsetmek istiyorum.

Romanın ikinci baskısına önsöz olarak eklenen hikâyesi en az kendisi kadar ilginç. İlk baskısı 1986’da yapılan fakat  o sıralarda kimsenin dikkatini çekmeyen Kozmik Haydutlar’ın yazarı  Weisbecker, körfez savaşı sırasında (1991) yayınevinden, tanesini bir dolara aldığı yüz adet kitabını, okuduktan sonra arkadaşlarına vermelerini  isteyen bir not yazarak yüz askere göndermiş. Yıllar sonra 1998’de Amerikanın bir yerlerinde yolculuk yaparken yazdığı kitabın nadir eserlerden sayıldığını, açık arttırmalarda  300 dolardan satıldığını, felsefe kitaplarıyla omuz omuza durduğunu ve tabiki kendisi hakkında uydurulan efsaneleri öğrenmiş. 

“...kitap bazı önerilen kitaplar listelerinde yer alıyordu, birisi de felsefi eserlere yer veren bir listeydi. Benim adım, Carl Jung, Carlos Castaneda, Immanuel Kant ....gibilerinin adlarıyla yanyanaydı”  diyen Weisbecker, garip bir tesadüfle burada da Carl Jung’la yanyana olduğunu bilse eğer kuantum evreninde yaşıyorsak bunu anlamlandırmaya çalışmanın delilik olduğunu düşünürdü herhalde. Neyseki  bugün biz gelişen bilimin ışığı altında konuyu çekim yasasıyla ilişkilendirebiliyoruz.

Romanın konusuna gelecek olursak; Eski bir (şimdiki geçmiş zamanda eski) uyuşturucu kaçakçısının hırsızlık sonucu eline geçen fizik kitapları sayesinde kuantum’la tanışmasıyla  başlıyor roman.  Hayatına doğru perspektifi kuantum fiziği ile getireceğine inanan anlatıcımız bizi, şimdi, geçmiş ve gelecek (kimin için gelecek?) zamanda,  Meksikalı haydutlar, hırsızlar, askerler, polisler, CIA, FBI, asla ayık gezmeyen eli bombalı kaçakçılar ve görece sıradan insanlar arasında geçen bir maceranın ortasına atıyor.  Ne yapacakları belli olmayan kuark’lar gibi, anlatının ne yapacakları belli olmayan karakterleri ve kurgusunu göz önüne alırsak, romanın, makrokozmik de olsa, bir tür atomaltı düzeyde geçtiğini, neden-sonuç ilişkileri kurarak  hayatına düzen getirmeye azmetmiş  okuyucuya kendisini yeniden gözden geçirebileceği bir atomaltı yaşam örneği verdiğini görüyoruz.  

 “...Eminim bir gün bu tür bir terapi sıradan bir şey olacak. Bohr’un, Lorenz’in ve Planck’ın öğretileri çok geçmeden Freud’un, Jung’un ve Fromm’un saçmalıklarının yerini alacak. Bunda hiç şüphe yok” diye yazan Weisbecker’ ın 1980’lerde bugünü görmüş olması da ayrıca enteresan bir nokta. Yurt dışında kuantum terapileri  ne zamandır gündemde  bilmiyorum ama ülkemize bakınca  pratik uygulamaları hakkında  ayrıntılı bilgim olmasa da -en ilkel yorumla, yani benim anladığım şekliyle, vücudumuzda bulunan her bir atomun içindeki kuarklara bulaşıp evrene yayılan ve bize ev, araba, sevgili vs. olarak geri dönen olumlu düşünceler kuramı- popüler kültürün parçası haline gelen düşünce sisteminin  romanda*  anlatılan kuantum’la  neyseki** pek ilgisini göremediğimi, konu  hakkında daha fazla fikir sahibi olmak, “hayatınıza doğru bir perspektiften bakmak”  ya da  sadece eğlenceli zaman geçirmek için bile bu romanın okunası olduğunu söyleyebilirim. 

*Romanı okumaya karar verdiyseniz bence şimdiden dipnotlara alışın. (Yazar da aynı fikirde) 

**“neyseki” derken düşündüğüm konu kuantum fiziğinin yaratıcılarından Niels Bohr’ un romanda gördüğüm cümlesinden kaynaklanıyor.  Bohr demiş ki  “ Kuantum kuramıyla ilk karşılaştıklarında dehşete kapılmayanlar herhalde onu anlamış olamazlar” benimde aklıma şu soru takıldı: çok sevip bağrımıza bastığımız, öğrenmek için sürüyle kitap okuyup, kurslarına gittiğimiz kuantum’u  olduğu gibi mi, işimize geldiği gibi mi anlıyoruz? Bana kalırsa olumlu hislerimizi evrene gönderip bir cevap beklemek, fırtınanın ortasında şemsiyeni düzgün tutmaya çalışmakla aynı şeye tekabül ediyor. Her ikisini de gerçekleştirdiğimize inansak bile ilki mikrokozmik, ikincisi de makrokozmik düzeyde sadece bizim hayalimizden ibaretler. 

“Aslında madde, Evrenin tamamı, esasta madde-dışı. Başka bir deyişle, gerçek anlamda muz maddesi diye bir şey yok. Basite indirgeyecek olursak, bu muz dalgalardan oluşuyor ve bu dalgalar da olasılık dalgaları. Başka bir ifadeyle, bu muz bir olasılıkla var. Hâlâ istiyor musun?”  (Kozmik Haydutlar)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder