reklam 1
1 Ocak 2015 Perşembe
26 Aralık 2014 Cuma
2014'ün En İyi Romanları;
Genellikle
uzun zaman önce aramızdan ayrılan yazarların romanlarını okuyor
olsam da yeni romanları da yakından takip ederim. Aslına
bakarsanız geçen senenin en iyi kitap listelerini incelemek ve
neler kaçırdığımı görmek en sevdiğim etkinliklerden biridir.
Anladığım kadarıyla 2014 genç yazarlar ve ilk romanlar için
güzel bir yıl olmuş. Ayrıca son yıllardaki listelerde gördüğümüz
vampir furyası da bitmiş görünüyor ki bence çok sevindirici.
Umarım yeni yazarlarla tanışmak için çok fazla beklemek zorunda
kalmayız. Birkaç listeden küçük bir derleme yaptım; İşte
2014' ün en iyi romanları;
Electric
Literature, 2014'ün en iyilerini 25 kitaplık bir listede toplamış, ilk beş şöyle;
-
Boy, Snow, Bird, Helen Oyeyemi; 1984 doğumlu Helen Oyeyemi, Londra'da yaşayan Nijerya asıllı genç bir yazar. İlk romanı İkarus Kız, Literatür yayıncılıktan çıkmış. Beşinci romanıyla 2014'ün en iyiler listesine giren yazarı takip etmekte fayda var. Tabi ki yayımlayan bir yayın evi çıkarsa.
- Nobody Is Ever Missing, Catherine Lacey; Yine genç ve ülkemizde henüz tanınmayan bir yazar. Makale ve kısa hikayeleri dergi ve gazetelerde uzun zamandır yayınlanan Lacey'in ilk romanı New York Times, The Wall Street Journal, The New Yorker, Publishers Weekly vs. eleştirmenlerinden epey övgü almış.
- Faces in the Crowd, Valeria Luiselli; Üçüncü romanıyla iyi bir çıkış yapmış gibi görünüyor. Çok katmanlı romanı farklı diliyle dikkat çekmiş. Listemize ekleyelim.
- Kinder Than Solitude, Yiyun Li; kitapları Türkçe hariç 20 dile çevrilen genç bir yazar daha. Hikayeleri ve diğer romanlarıyla ödüller almış. New Yorker tarafından 20 yaş altı 40 yazar arasında onun da ismi geçiyormuş. Ve okur yorumlarına bakacak olursak Yiyun Li'nin kitaplarını dilimize kazandırmamakla çok şey kaybediyoruz.
- Preparation for the Next Life, Atticus Lish; Yazarın ikinci romanı; yorumlardan anladığım kadarıyla Amerikan rüyası hakkında epey gerçekçi bir tarza sahip. Atticus Lish'in biyografisini okuduğunuzda farklı yaşamları bünyesinde toplayan yazarın kitabı hakkındaki merakınız da artıyor.
2 Kasım 2014 Pazar
Pnin, Vladimir Nabokov
![]() |
| Pnin, Vladimir Nabokov |
Değerli
hediyeler küçük paketlerde verilir derler ya; Nabokov da aynen
öyle yapmış. Kocaman bir karakteri ve çok leziz bir hikayeyi,
küçücük bir pakete sığdırmış, üstelik bir yığın
sürprizle beraber. Pnin'i okurken sadece iyi bir hikaye
okumuyorsunuz. Tekniği ve kurgusuyla, Nabokov'dan edebiyat dersi de
alıyorsunuz. Bir yandan karakterin yaratılmasında gösterilen
ustalık, diğer yandan yabancı bir dilde edebiyat ürünü veren
yazarın kelime oyunları ve şiirsel betimlemeler yapacak derecede
bu dile hakimiyeti, hem hikayeden hem de sanatsal bir üründen keyif
almanın hoşluğunu yaşatıyor.
Kendisi
de göçmen olan ve Amerikan üniversitelerinde ders veren Nabokov,
Bolşevik devriminden sonra Rusya'dan Paris'e giden (yolu bir ara
İstanbul'a da düşmüş) 2. Dünya savaşının başlamasıyla
Amerika'ya yerleşip bir kolejde Rusça dersleri veren Prof. Timofey
Pnin'in hikayesini, yeni ve diline pek hakim olmadığı dünyada
başına gelen komik durumları, “ Pninsi” davranışlarını,
Rusya ve Paris' deki hayatını, yurtsuz bir çocuğun, savaş
yıkıntıları arasında kalan anılarını, anekdotlardan oluşan
dairesel bir kurguyla anlatıyor.
“Dalgın olan dünyaydı, Pnin'e onu yola sokmak düşüyordu. Yaşamı parçalanan, kendisine saldıran, işlemeyi reddeden ya da onun varoluş alanına girdiklerinde hınzırca gözden yiten, duyusuz nesnelerle sürekli bir savaştı.”
15 Eylül 2014 Pazartesi
Yaşam Kullanma Kılavuzu; Georges Perec
Yine
eylül, yine tatil. Yine bir valiz kitapla yollarda çekilen eziyet
ve yine o kitaplardan sadece bir ikisini okuyup, diğerlerinin
kapağını bile açamadan, aynı yollarda, aynı eziyeti çekerek
kitaplıktaki yerlerine yerleştiriş. Aslında erken konuştum,
çünkü tatil henüz bitmedi. Hava her geçen gün biraz daha
tatlılaşırken, Akdeniz tüm mavişliği ile ısrarcı
misafirlerini kucaklamaya devam ederken ben de son dakikaya kadar
tatile devam diyorum.
23 Haziran 2014 Pazartesi
Seçme İkilemi, Renata Saleci
Felsefeci
ve sosyolog Renata Saleci, seçim meselesine geniş bir perspektiften
bakıyor. Peynir seçiminden çocuk sahibi olmaya uzanan bir alanda
seçimlerimizi ve arkasında yatan dürtüleri sorguluyor. Seçenek
çokluğunun avantajdan dezavantaja nasıl dönüştüğünden ve en
sevdiğim konu olan kişisel gelişim sanayisinin hayatımızı nasıl
etkilediğinden bahsediyor.
Saleci,
“Ne olmak istiyorsan o ol”, “Kendin ol”, “Bugün hangi
kadın olmak istersin” diye seslenen, bizim de yabancısı
olmadığımız reklam panolarından, kendin olmayı öğreten bu
yapının, bireyleri rahatlatmaktan çok kaygı durumuna neden
olduğunu, güvensizliği arttırdığını söylüyor. Bu konuda
dikkat çektiği durumlardan biri de hayatımızla ilgili tercihlerin
tükettiklerimizle ilgili olanlarla aynı terimlerle ifade edilmesi.
“Doğru duvar kağıdını ya da saç kremini bulmaya çalışır
gibi “doğru” hayatı bulmaya çalışıyoruz.” diyor Renata
Saleci. Kişiliğinizi seçimlerinizle yansıttığınız fikri hem
seçim yapmayı hem de yaşamayı zorlaştırıyor. Tercih yapmaktan
bunalan, korkmaya başlayan birey, ne yapması gerektiğini
söyleyen kitaplara ya da kişilere ihtiyaç duyuyor ve bir kısır
döngü başlıyor.
“Ortalama
bir insandaki sayısız kusur ve yetersizliğe dikkat çektiler ve
bizi kendi zaaflarımızla meşgul ettiler. Böylece daha da fazla
kişisel gelişim arar olduk. Daha önemlisi, kişisel gelişim türü,
kolektif ve bireysel psişedeki bamtellerine dokunan sayısız
bilinçaltı mekanizmadan birini teşkil ediyor. Nasıl daha iyi
olabileceğimize yönelik hatırlatmalar, kendimizi yetersiz
hissetmeye devam etmemizi daha iyi olma ve daha sıkı çalışma
çabalarımızı sürdürmemizi sağlıyor. “Kişisel gelişim”
insanların kendi yarattıkları beklentileri karşılamayıp daha
fazla yardıma, daha fazla kitaba, daha fazla koçluğa ihtiyaç
duymasına bel bağlıyor.”
Bir
yandan kendi kendinin yaratıcısı olduğuna inandırılan birey,
yeni kişilikler yaratmakla meşgul olurken diğer taraftan toplumsal
onay alma ve kabul görme çabaları insanların ruh halinde ciddi
sorunlara neden oluyor.
“(...)
Nitekim insanlara başkalarıyla tatminkar etkileşimler kurmaları
için önce kendilerini sevmeyi öğrenmeleri gerektiğini öğreten
kişisel gelişim kitaplarına dönük gittikçe artan saplantının
bir nedeni de bu olabilir. Ne var ki kendimizi sevmek hiç de kolay
bir iş değil. Amazon. com'da yapılan bir arama, kendinizi
sevmenize yardımcı olacak 138.987 kitap bulunduğunu gösteriyor.
(...) Asıl sorun hala başkaları tarafından sevilmeyi umuyor olsak
da, kendini sevmeyi bu kadar öne çıkaran bir kültür içinde
başka birini sevmenin giderek güçleşmesi.”
Seçim
yapmayı güçleştiren nedenlerin başında ise kaybetme korkusu
geliyor. Yazara göre seçim aşamasında kazanabileceklerimizden
çok kaybedeceklerimiz bizde kaygı uyandırıyormuş. Üstelik bir
de önemsemediğimiz kararların sonradan büyük sonuçlar
doğurabileceğini düşünürsek seçim yapmak imkansız hale
geliyor.
“(...)
Bugün yani yirmi birinci yüzyılın başında, insanlar genelde
herhangi bir seçim yapmanın imkansızlığıyla boğuşuyor.
Aralarında seçim yapılacak seçeneklerin sayısı bu kadar
fazlayken, seçmek bu kadar bunaltıcı ve yanlış seçim yapmanın
sorumluluğu bu kadar kaygı uyandırıcı görünürken,
kararsızlığa saplanıp kalmak, seçimin doğurabileceği olası
pişmanlık ve hayal kırıklığına bir koruma sağlıyor sanki.”
Saleci,
hayatımızda büyük ağırlığı olan aşk seçimlerinden ve daha
zoru olan ayrılık durumunun yarattığı kaygıdan, bu tür
seçimler yaparken altta yatan düşünceleri psikiyatrist Peter D.
Kramer'in kitabından bir örnekle açıklıyor.
“Kimileri
soruyu hemen geçiştirirken, kimileri yıllarca düşünüp taşınır.
Kilit değişken, sorunun tam olarak ne kadar ısrarlı ve ivedi hale
geldiğidir. Ama birçoğumuz bu sorunun varlığını inkar ederiz.
Mesela belli bir ilişkiyi sürdürmenin kimliğimizle tutarlı olan
tek seçenek olduğuna kendimizi ikna edebilir veya tam tersi bir
akıl yürütmeyle, yani ayrılsak bile değişen bir şey
olmayacağını söyleyerek ilişkimizi sürdürmeyi haklı
çıkarabiliriz. Her iki durumda da kendimizi aslında seçme
şansımızın olmadığına ikna ederiz. (...) Dolayısıyla seçimi
ertelemek veya imkansız hale getirmek için elimizden geleni
yaparız.”
Kitabın
enteresan bölümlerinden biri de Psikanaliz ve Seçim. Freud'dan
Lacan'a kimlik oluşturma problemini teoriler üzerinden anlatıyor.
“Özne
hiç durmadan bizatihi toplumun (büyük Öteki) ve diğer insanların
gözünde ne tür bir nesne olduğunu kestirmeye çalışır.
Ötekileri gözlemleyip bizde ne gördüklerini tahmin ederek, onlar
için ve kendimiz için kim olduğumuzu öğrenmeye çalışırız.
Ve toplumsal tanınma elde etmeye çalışarak büyük Ötekinin bizi
nasıl gördüğümü anlamayı umarız. Her iki soruya da -diğer
insanlar için taşıdığımız anlam ve toplum içindeki yerimiz-
bir türlü doğru düzgün bir yanıt alamayız.”
İnsanın
rasyonel bir varlık olduğunu yani seçimlerini en az acı, en fazla
mutluluk ya da en çok kazanç üzerine yaptığını iddia eden
rasyonel seçim teorisinin aksine Saleci, insanın çoğu zaman hiç
de rasyonel seçimler yapmadığını hatta bile isteye kendi
çıkarlarının tersine de davranabildiğini söylüyor. Özellikle
aşk söz konusu olduğunda rasyonel olduğumuzu söylemek pek de
kolay değil. Aynı şeyi bizi bambaşka, daha iyi, daha güzel, daha
mutlu, daha başarılı ve “arzu edilir” yapacağını vaat eden
tüketim nesneleri karşısında yaşıyoruz. Nasıl aşkın
vaatlerine kanmakta bir dakika tereddüt etmiyorsak paramızın
yettiği kadar süper biri olmaya da hayır diyemiyoruz. Her gün
artan alternatifler le kolaylaşacağına gittikçe zorlaşan
seçimler arasında bir parça huzur için;
“Seçimler
hakkında düşünmek ve seçim yapmak farklı meselelerdir. Ama
seçim zorbalığını kabul mü ret mi edeceğimizi seçebiliriz-
ilk adımımız da sunulan şeyin aslında ne olduğunu anlamak
olabilir.”
5 Haziran 2014 Perşembe
Nefret, Arkadaşlık, Flört, Aşk, Evlilik; Alice Munro
2009
Man Booker, 2013 Nobel Edebiyat ödülü dahil bir çok ödül sahibi
olan Alice Munro, “Çağdaş kısa öykülerin ustası” ve
“Kanada'nın Çehov'u” olarak tanınıyor. İlk kitabı 1968'de
yayımlanan yazarın sayabildiğim kadarıyla ondan fazla öykü
kitabıyla bir de romanı var. Munro, 2012'de yine bir öykü derlemesi olan
Dear Life'ı yayımladıktan sonra maalesef emekliliğini ilan etmiş.
Can yayınlarından çıkan Nefret, Arkadaşlık, Flört, Aşk,
Evlilik' de ikisi sinemaya uyarlanan dokuz öyküyle, Alice Munro,
sıradan Kanada'lı kadınların evrensel hikayelerini anlatıyor.
Diğer
kitaplarını okumadan hakkında yargıda bulunmak ne kadar doğru olur bilmiyorum ama Alice Munro'nun en azından bu kitapta, o çok sevdiğim soğuk nevale,
aşırı gerçekçi yazarlardan biri olduğunu söyleyebilirim. Karakterine mesafeli, okurunun
sezgisine güvenen, şiirselliğin, duygusallığın cazibesine
kapılmayan, sessizce ilerleyen ve acımasız. Bu yüzden
kısa süre öncesine kadar öykü okumaktan pek hazzetmeyen, türün
acemisi biri olarak, yorum yazabilmek için Munro'nun öykülerini
iki-üç kez okuyup, iyice sindirmeyi beklemek zorunda kaldım.
Abartıyor muyum bilmem ama şu an ki hislerim böyle.
Okuyanlardan yorumları duymayı çok isterim.
Kitaptan
bahsederken sanırım biraz cinsiyet ayrımcılığı yapacağım.
Beyler alınmasın ve tabi ki özellikle ve mutlaka kitabı okusunlar ama bence Munro'nun öylesine, zahmetsizce
anlattığı öykülerini hissetmek için bir parça kadınlık
sezgisi gerekiyor. Anlamak diyemiyorum zira öykülerin
anlaşılmayacak bir yanı yok. Hatta bazılarını bitirdiğinizde
“eee bu kadar mı?” diye düşünebilirsiniz. Bu durumda ben
hislerinize danışın derim. İlk düşüncenin arkasında çok daha
fazlasının öykünün etrafında koşturduğunu fark edebilirsiniz.
En azından benim tecrübem böyle oldu.
- Erkekler sizi anlamazlar, yani canları isterse belki biraz ama çoğunlukla bunun için çaba harcamazlar. Diyelim ki anladılar o zaman da istedikleri gibi anlarlar. Gerçi genelde sizi dinlemediklerinden, zaten her şeyi bildiklerine ve sizi de sizden iyi tanıdıklarına emin olduklarından bu gayet normaldir. Bir süre sonra kendinizi anlatmaya çalışmaktan vazgeçersiniz ki bu belki de en başında yapmanız gereken şeydir.
- Kader, şans, kısmet ya da evren. Adına ne diyorsanız, hayatınızdaki en büyük rolü oynar. İplerin elinizde olduğunu düşündüğünüz anlarda bile kendi ağlarını örer.
- Sessizlik çoğu zaman en yakın arkadaşınız ve sırdaşınızdır.
- Beklenmedik anlarda gelen mutluluk kısacıktır ve pek sık karşınıza çıkmaz. Sakın küçümsemeyin. Sıkı sıkı sarılın. Akıl sağlığınızı ancak o anları yeniden hatırlayarak koruyabilirsiniz.
- Aşık olduğunuz insanla evlenmeniz biraz zordur. Diyelim ki evlendiniz, kısa süre sonra ya ona aşık olmadığınızı ya da onun size aşık olmadığı anlarsınız. Aşka güvenmeyin.
- Hayatınızın çoğunluğu bir aldatmaca içinde geçer. Kendinizi, başkalarını ya da her ikisini birden aldatırsınız hatta aldatmak zorunda kalırsınız.
Öykülerdeki
ortak noktalardan bazılarını çok kabaca böyle özetleyebilsek de
sanırım Munro'nun en etkileyici yanı kadın yalnızlığını
hissettirmedeki ustalığı. Başka bir dünyanın kadınlarıyla
yalnızlık üstünden bağ kurabilmenizi sağlaması.
Söyledikleri ve söylemedikleriyle size kendi yalnızlığınızı göstermesi.
“Aslında
yapmak istediği şey incelemeye devam etmek değil, yere, muşambanın
ortasına oturmaktı. Saatler boyunca oturup bu odayı seyretmek
değil de, içine gömülmekti. Onu tanıyan, ondan bir şey isteyen
hiç kimsenin olmadığı bu odada kalmaktı. Burada uzun, çok uzun
zaman kalmak, giderek keskinleşip hafiflemekti, bir iğne kadar
hafif olmaktı.”
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

.jpg)





