reklam 1

23 Ağustos 2015 Pazar

Tatlı Rüyalar; Alper Canıgüz


Dünyadan biraz uzaklaşmak iyi gelir diye uzun zamandır okumak istediğim bizden romanlardan -Ahmet Hamdi Tanpınar'dan Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Hamdi Koç'dan Çıplak ve Yalnız, İhsan Oktay Anar'dan Puslu Kıtalar Atlası ve Alper Canıgüz'den Tatlı Rüyalar- küçük bir liste yapmıştım ama bu kadarını beklemiyordum. Birbiriyle pek bir alakasız gibi görünen kitaplar tam da aradığım o P330 dalgası oldu.

Tatlı Rüyalar Alper Canıgüz'ün sanırım ilk romanı. Onu Oğullar ve Rencide Ruhlar, Gizli Ajans, Alper Kamu, Cehennem Çiçeği takip etmiş. İyi çalışılmış ama doğallığıyla bunu bir o kadar iyi gizlemeyi başaran romanın ilk cümlesiyle birlikte okuru yakaladığını ve hızla sona doğru sürüklediğini söyleyebilirim. Yani kapağındaki “Psiko-absürd, Romantik, Komedi” tanımlaması hiç de abartı değil.

Tarihi eser kaçakçılığından kazanılan üç milyon doların peşine düşen kahramanlarımız ki içlerinde annesinden miras eski bir fotoğrafa ait hikayeden ve umutlarından başka bir şeyi olmayan yarı Türk yarı Fransız Hector Berlioz; gazeteye verdiği ilanla hayatının bir bölümünü satmak isteyen Hamit Alemdar; rüyalarında sürekli başka birinin hayatını izlemek zorunda kalan ve kurtulamadığı bu durumdan bir şekilde yararlanmayı kafasına koyan Şevket Hakan Tuncel; ne aşkta ne de akademik hayatta aradığını bulamamış psikoloji Profesörü Olcayto Fişek, sevgilisine verdiği sözü tutmak için başkalarının rüyalarını kullanan Panş ve diğerleri yani Nalan, Hüseyin Bey, Piç Okan, Tatar... Kimisi bilerek kimisi bilmeden bir valiz dolusu paranın peşinde başka alemler arasında geçiş yapan acayip karakterleri, fiille biten güzel kısa cümleleri, canlı anlatımı, merak duygunuzu sürekli uyanık tutan, kurgusu ve eğlenceli diyalogları bu romanı okunmaya değer kılan özelliklerden sadece birkaçı.

Alper Canıgüz, tüm o macera ve gizemin arasına Psikoloji Profesörü Fişek ile öğrencileri, Hakan Tuncel ve Panş arasında geçen diyaloglarda, rüyalar ve bilinçaltı, belki biraz kuantum, ortak düşler derken tabi ki yeniden ama yine son olmayan Freud ve psikanalizin içinden çıkılamayan, bitmeyen problemlerine de epeyce yer vermiş. Bu tartışmaları okurken bir yandan da Tanpınar'ın, Saatleri Ayarlama Enstitüsü'ünde zavallı Hayri İrdal'ı psikanalizin kollarına atışını ve onun insanın içini acıtan çırpınışını düşünmeden edemedim. Belki gerçekten ihtiyacımız olan şey sadece anlaşılmak ve azıcık da şefkat. Ya da belki de artık psikolojiyi ve Freud'u bir yana bırakıp kısaca “Düşlüyorum öyleyse vardır” dememizin vakti gelmiştir.





13 Ocak 2015 Salı

Duygusal Eğitim, Gustave Flaubert

     
                                                                               
                                                                                                   “Her akla gelen yazılmaz.”
                                                                                                                            Gustave Flaubert

Yine uzun bir ara ve yine Flaubert diyorum. Duygusal Eğitim, en basit yorumla, bir büyüme hikâyesi. Liseyi yeni bitirmiş, 18 yaşındaki Frederic Monreau' nun, 1848 devriminin hemen öncesinde, hukuk okumak için gittiği Paris' de, umutsuz bir aşkın peşinde koşturup bir de toplum hayatında kendine yer edinmeye çabalaması, romanın ana çizgisini oluşturuyor. Ama işte tam da böyle değil. Yani mesele bu kadar basit değil. Okuyalı epey zaman geçmesine rağmen bir türlü cesaretimi toplayıp bir iki şey yazamadım. Bunun birinci sebebi Flaubert'in gerçekçi romanın babası olmasından, ikincisiyse romanın edebiyat tarihindeki öneminden kaynaklanıyor. Ortada binlerce kez yorumlanmış, hakkında tezler, kitaplar yazılmış bir roman olunca haliyle insan birazcık çekiniyor.

1 Ocak 2015 Perşembe

Notlar; İstanbul Kahve Festivali

Geçen hafta yolunuz Karaköy' e düştüyse sokaklara taşan kahve kokusunu mutlaka almışsınızdır. Çook çok uzak ülkelerden gelen kahve çekirdeklerinin, farklı kavurma ve demleme teknikleriyle leziz kahvelere dönüştüğü festival Galata Rum okulundaydı. Tabi ki ben de elimden geldiği kadarını denemeye çalıştım. İyi haber şu ki çekirdeği öğütülerek, taze taze hazırlanan saf kahve, nabız, tansiyon falan yükseltmiyor. Azimle denediğim onlarcasından sonra kalp krizi geçirmeyi beklerken tam tersine, kahve kokusu ve nefis müziklerin de etkisiyle hafiften çakırkeyif olduğumu bile söyleyebilirim. Ama, her ne kadar kahveyle çalışan bir bünyeye sahip olsam da bu festivali dört gözle beklemem büyük oranda sanatsal sebeplerdendi. Böyle söyleyince biraz afilli oluyor :) Bana kalırsa, çayın naifliği, şarabın asaleti, hatta bu soğuk günlerde popülaritesi artan sıcak çikolatanın sevimliliği, bir fincan kahvenin fotoğrafa kattığı etkiyle asla yarışamaz. Ve ikinci iyi haber de şu ki,tüm o tüpler, çeşit çeşit demlikler, sürahiler ve adını bilmediğim şık aksesuarlarıyla kahve artık her zamankinden çok daha karizmatik.


26 Aralık 2014 Cuma

2014'ün En İyi Romanları;

Genellikle uzun zaman önce aramızdan ayrılan yazarların romanlarını okuyor olsam da yeni romanları da yakından takip ederim. Aslına bakarsanız geçen senenin en iyi kitap listelerini incelemek ve neler kaçırdığımı görmek en sevdiğim etkinliklerden biridir. Anladığım kadarıyla 2014 genç yazarlar ve ilk romanlar için güzel bir yıl olmuş. Ayrıca son yıllardaki listelerde gördüğümüz vampir furyası da bitmiş görünüyor ki bence çok sevindirici. Umarım yeni yazarlarla tanışmak için çok fazla beklemek zorunda kalmayız. Birkaç listeden küçük bir derleme yaptım; İşte 2014' ün en iyi romanları; 

Electric Literature, 2014'ün en iyilerini 25 kitaplık bir listede toplamış, ilk beş şöyle;
  • Boy, Snow, Bird, Helen Oyeyemi; 1984 doğumlu Helen Oyeyemi, Londra'da yaşayan Nijerya asıllı genç bir yazar. İlk romanı İkarus Kız, Literatür yayıncılıktan çıkmış. Beşinci romanıyla 2014'ün en iyiler listesine giren yazarı takip etmekte fayda var. Tabi ki yayımlayan bir yayın evi çıkarsa.
  • Nobody Is Ever Missing, Catherine Lacey; Yine genç ve ülkemizde henüz tanınmayan bir yazar. Makale ve kısa hikayeleri dergi ve gazetelerde uzun zamandır yayınlanan Lacey'in ilk romanı New York Times, The Wall Street Journal, The New Yorker, Publishers Weekly vs. eleştirmenlerinden epey övgü almış.
  • Faces in the Crowd, Valeria Luiselli; Üçüncü romanıyla iyi bir çıkış yapmış gibi görünüyor. Çok katmanlı romanı farklı diliyle dikkat çekmiş. Listemize ekleyelim.
  • Kinder Than Solitude, Yiyun Li; kitapları Türkçe hariç 20 dile çevrilen genç bir yazar daha. Hikayeleri ve diğer romanlarıyla ödüller almış. New Yorker tarafından 20 yaş altı 40 yazar arasında onun da ismi geçiyormuş. Ve okur yorumlarına bakacak olursak Yiyun Li'nin kitaplarını dilimize kazandırmamakla çok şey kaybediyoruz.
  • Preparation for the Next Life, Atticus Lish; Yazarın ikinci romanı; yorumlardan anladığım kadarıyla Amerikan rüyası hakkında epey gerçekçi bir tarza sahip. Atticus Lish'in biyografisini okuduğunuzda farklı yaşamları bünyesinde toplayan yazarın kitabı hakkındaki merakınız da artıyor.

2 Kasım 2014 Pazar

Pnin, Vladimir Nabokov

Pnin, Vladimir Nabokov




Değerli hediyeler küçük paketlerde verilir derler ya; Nabokov da aynen öyle yapmış. Kocaman bir karakteri ve çok leziz bir hikayeyi, küçücük bir pakete sığdırmış, üstelik bir yığın sürprizle beraber. Pnin'i okurken sadece iyi bir hikaye okumuyorsunuz. Tekniği ve kurgusuyla, Nabokov'dan edebiyat dersi de alıyorsunuz. Bir yandan karakterin yaratılmasında gösterilen ustalık, diğer yandan yabancı bir dilde edebiyat ürünü veren yazarın kelime oyunları ve şiirsel betimlemeler yapacak derecede bu dile hakimiyeti, hem hikayeden hem de sanatsal bir üründen keyif almanın hoşluğunu yaşatıyor.  

Kendisi de göçmen olan ve Amerikan üniversitelerinde ders veren Nabokov, Bolşevik devriminden sonra Rusya'dan Paris'e giden (yolu bir ara İstanbul'a da düşmüş) 2. Dünya savaşının başlamasıyla Amerika'ya yerleşip bir kolejde Rusça dersleri veren Prof. Timofey Pnin'in hikayesini, yeni ve diline pek hakim olmadığı dünyada başına gelen komik durumları, “ Pninsi” davranışlarını, Rusya ve Paris' deki hayatını, yurtsuz bir çocuğun, savaş yıkıntıları arasında kalan anılarını, anekdotlardan oluşan dairesel bir kurguyla anlatıyor.

Dalgın olan dünyaydı, Pnin'e onu yola sokmak düşüyordu. Yaşamı parçalanan, kendisine saldıran, işlemeyi reddeden ya da onun varoluş alanına girdiklerinde hınzırca gözden yiten, duyusuz nesnelerle sürekli bir savaştı.”

15 Eylül 2014 Pazartesi

Yaşam Kullanma Kılavuzu; Georges Perec


Yine eylül, yine tatil. Yine bir valiz kitapla yollarda çekilen eziyet ve yine o kitaplardan sadece bir ikisini okuyup, diğerlerinin kapağını bile açamadan, aynı yollarda, aynı eziyeti çekerek kitaplıktaki yerlerine yerleştiriş. Aslında erken konuştum, çünkü tatil henüz bitmedi. Hava her geçen gün biraz daha tatlılaşırken, Akdeniz tüm mavişliği ile ısrarcı misafirlerini kucaklamaya devam ederken ben de son dakikaya kadar tatile devam diyorum.