reklam 1

28 Şubat 2025 Cuma

İntihar Dükkanı, Jean Teulé

Beklenmedik şekilde başlayıp biten İntihar Dükkanı, ilk sayfalarda galiba yanlış yerdeyim ya da bu işte bir hata var diyerek başladığım bir roman. Bir distopyanın içinde olduğumu biraz geç idrak etsem de şaşırmak iyi geldi. Belki de arada sırada baş aşağı durmayı denesek hiç fena olamayacak. 

Roman, gelecekte kasvetli ve umutsuz bir dünyada geçiyor. Mutlu olmanın pek de hoş karşılanmadığı bu toplumda Mishima ailesi epey sıra dışı bir dükkan işletiyor. İntihar dükkanı. İntihar etmek isteyenlere kesin çözüm olacak özel malzemeler; zehirler, ipler, çeşit çeşit aletler sunan bir dükkan. Aile, müşteri memnuniyetini ilke edinmiş başarılı bir işletme olarak uzun süredir gururla bu hizmeti veriyor. Ta ki yeni üyeleri Alan aralarına katılıncaya kadar. 

Akıllı uslu Vincent ve Marilyn'den sonra üçüncü çocukları küçük Alan'ın doğumu ile başlayan gariplikler, küçüğün bu dünyaya ve aile işine ters düşen neşesi ve büyüdükçe artan umut dolu gülümsemesi ile ciddi bir sorun haline geliyor. Uygunsuz düşünceleriyle müşterileri intihardan vazgeçirmeye başlamasıysa hem dükkanın işlerini hem de aile içindeki dengeleri iyice bozuyor. 

İntihar dükkanı isminin aksine eğlenceli, yaratıcı bir distopya, kara mizah türünde başarılı bir roman. Ölüm ve yaşam arasındaki ince çizgiyi, umut ve umutsuzluğu, tüketim toplumunda sevgi, neşe, mutluluk gibi kavramları ironik bir dille sorguluyor. 

Alan'ın neşesi bulaşıcı mı? umut ve yaşam sevgisine tutunabilir miyiz? Umarım öyledir. 

İntihar Dükkanı, kara mizahı seven, arada bir baş aşağı durmaktan hoşlananlar için şahane bir seçim olabilir. 


Toza Sor; John Fante

Yine çok uzun bir aradan sonra kürkçü dükkanıma döndüm. Neler olmadı ki diyerek evrenin kötü enerjisini bir kez daha üstüme çekmek istemem ama çok zor ve çok üzücü bir seneyi geride bıraktım. Okumaya pek fırsat bulamadım malesef yine de aklımda kalan iki güzel ve benim için değişik romandan bahsetmek istedim. 

İlki hiç fikrim olmadan sadece ismini beğendiğim için başladığım John Fante'nin Toza Sor (Ask the Dusk) romanı. Bir nevi otobiyografi olduğunu söylemek yanlış olmaz sanırım. Samimi roman karakterleri arasında ilk sıralarda yer alması muhtemel Arturo Bandini'nin etkileyici ve güçlü hikayesi - Amerikan Edebiyatının önemli roman karakterleri arasına da girmeyi başarmış- Charles Bukowski gibi yazarları da oldukça etkilemiş. 

Kitapta göçmen bir ailenin oğlu olan Bandini, yazar olma hayalinin peşinden Los Angeles'a geliyor. Bir öyküsünü yayımlatmayı bile başarıyor. Günün birinde ünlü bir yazar olma umudunu asla yitirmeden,  küçük bir otel odasında çoğu zaman yarı aç yarı tok, parasız bir halde yeni hikayeler yazmaya çalışıyor.

Bu sırada Camilla Lopez adında Meksikalı bir garsonla tanışıyor. İkili arasında gerilimli bir ilişki başlıyor. Bandini bu kızdan gerçekten hoşlansa da her fırsatta onu aşağılamaktan kendini alamıyor. 

Bu kısımlar kitabın bana kalırsa en vurucu bölümlerinden biri olduğu için spoiler vermek istemiyorum ama Fante'nin uygulamalı bir şekilde roman nasıl yazılır dersi verdiğini de söylemeden geçemem. Yazarın, duyguları yansıtışındaki samimiyeti, anlatısının gücü ve tereddütsüz tavrı okumayı müthiş keyifli hale getiriyor. 

Hayallerini gerçekleştirmeye çalışan bir sanatçının yani Arturo Bandini'nin sıcak ve tozlu şehirdeki hayatını, göçmen olmakla ilgili sorunları, çelişkilerle dolu ilişkisini, düşünce akışlarını, kendi içinde ve dış dünyada var olma mücadelesini, Fante'ye -ki otobiyografi olduğu için karakterle yazar arasında bir ayrım yapmak zor- hayran kalarak okudum. 


6 Şubat 2021 Cumartesi

Çocuk Yasası, Ian McEwan

Çocuk Yasası, Ian McEwan

Çocuk Yasası, Ian McEwan'ın Amsterdam'da Düello'dan sonra okuduğum ikinci kitabı.

Roman yüksek divan hakimi Fiona Maye'in üniversitede hocalık yapan kocasıyla çıkmaza giren evliliklerini sorgulaması ile başlıyor. Uzun yıllardır devam eden evlilikleri eşi için sıkıcı hale gelmiştir ve arayış içindedir. Fiona bu noktaya nasıl geldiklerini sorgular. Dava dosyalarının içine gömülmüş vaziyette çalışırken iş sorumlulukları ile evliliğin beklentileri arasında çok bunalmış, kocası da bu durumu fırsat bilerek yepyeni bir başlangıç yapma kararı almıştır. Ancak konfor alanını bozmak istemez, tek dileği Fiona'nın bu ilişkiye rıza göstermesi ve evliliklerinin bu ilişkinin gölgesinde devam etmesidir. Fiona'nın itirazı üzerine evi terk eder. 

Kocası tarafından terk edilen yargıç Fiona diğer taraftan çetrefilli dava dosyaları ile uğraşmaktadır. Bir aile hukuk mahkemesine başkanlık ederken sıklıkla refah ve mutluluk kavramlarının çocuklar ve ailenin yaşamındaki etkisini, anlamını sorgular. Mahkemede önüne gelen davalar boşanma ve velayet davalarıdır. Bu davalarda çoğunlukla hukuk sisteminin içinde birbirine düşman olan eşler ve paylaşılamayan çocuklar çıkar. 

İngiliz hukuk sisteminin işleyişi hakkında detaylı bilgiler de veren romanda can alıcı hikaye Yehova şahidi olması nedeniyle bir başkasından kan almayı kabul etmeyen kanser hastası Adam'a, tedavi gördüğü hastane tarafından açılan dava ile başlar.

Fiona için bu dava farklıdır. Dava süresince yaptığı iç konuşmalar, dinlenen tanıklar, hastane doktorunun açıklamaları ile ortaya çıkan durumda hastaneye giderek Adam'ı görmeye karar verir. Bu hiç de olağan bir durum değildir. 

Hastane odasında gördüğü genç, Fiona'yı çok etkiler. Kan almayı kabul etmemesi ile ilgili ciddi sorgulamalar yapar, bilgi almaya çalışır. Müziği seven ve gitar çalan Adam'ın, Fiona'nın sevdiği şarkıyı tıngırdatması ve birlikte şarkı söylemeleri ile aralarında bir yakınlaşma olur. 

Yasaların ahmakça katı biçimde uygulanmasını anlatan “The law is an ass” (Hukuk eşekliktir) ifadesi bu sefer yerini bulmaz ve yargıç Fiona kan verilmesi yönünde karar verir, genç kurtulur. Ancak iyileşme hali onun farklı bir dünya ile tanışmasına yol açar. Sudan çıkmış balığa döner. İnançlarını yeniden yapılandırma ihtiyacındadır. Doğduğu ev ve anne babası artık ona yabancıdır. Bu yabancılık içinde yaşamını ona hediye eden ve yakınlık gösteren Fiona'ya sarılır. Onu görmek ister, mektup yazar. Hayata ve sevgiye dair sorularına cevap vermesini bekler. Fiona ise hem yaşının hem de sosyal statüsünün verdiği ağırlık ve sınırla yakınlık göstermek istemez, mektuplarına cevap vermez. 

Fiona'nın başka bir şehirde bulunan bir mahkemede görevlendirilmesi nedeniyle çıktığı seyatatte bir sürpriz yaşanır. Adam, Fiona'yı izleyerek kaldığı otele kadar ulaşmıştır. Yardımcısının Adam'ı bulmasıyla yemek davetinden ayrılan Fiona küçük bir şok yaşar. En doğru kararın onu evine yollamak olduğunu düşünür. Ancak ayrılırken Adam'ı öpmesi onu çok zor bir durumda bırakır. Bu öpüşmeye hiç anlam vermek istemez, düşüncelerinden bile kaçmayı tercih eder. 

Adam birkaç ay sonra 18 yaşına girer. Fiona'dan, yeni hayatına ilişkin duygusal bir yakınlık göremediği için eski inancına geri döner. Hastalığı nükseder, kan almayı kabul etmez. Yargıç olarak yaşamasında rol oynayan Fiona, ölümü seçmesine engel olamamıştır. Çünkü Fiona, sorumluluğu mahkeme duvarları ile sınırlı olduğunu zannetmişti. Nasıl böyle olabilirdi ki? Adam arayıp onu bulmuştu, istediği şey herkesin istediği, doğa ötesinin değil, serbest fikirli insanların verebileceği şeydi; ANLAM!

BURÇİN


5 Ocak 2021 Salı

Sıradan Zaferler; Manu Larcenet


 2018 yılı başında “bizim büyük challenge”ımız için okuyacağım kitapları seçerken bir arkadaşımın önerisiyle tanıştım “Sıradan Zaferler”le. Listenin 24.maddesi “bir grafik roman” seçmem gerektiğini söylüyordu. Bir süre boş boş baktığımı ve listenin bu maddesini başka bir içerikle değiştirip değiştirmemeyi düşündüğümü hatırlıyorum. Sonrasında sosyal medyada öneri istemem ve çok az tanışıklığım olan bir arkadaşımın bu kitabı önermesiyle dokuzuncu sanatın önemli eserlerinden biriyle tanışmış oldum.

Biraz araştırdığımda “dokuzuncu sanat” kavramının 1960 larda Fransa’da kullanılmaya başladığını, ağırlıklı olarak Fransız-Belçika çizgi romanlarıyla özdeşleştiğini öğrendim. Karakarga Yayınları tarafından 2016 Aralıkta basılan Sıradan Zaferler, 2004 yılında Angouleme Uluslararası Çizgi Roman Festivalinde, ki dünyanın ikinci büyük, Avrupa’nın ise en büyük çizgi roman etkinliğiymiş, “en iyi çizgi roman” ödülünü almış. Orijinal adı “Le Combat Ordinaire” olan grafik roman; “combat”, kavga, savaş, mücadele anlamalarına geliyormuş, sıradan kavgalar-savaşlar-mücadeleler olarak çevrilse çok daha uygun olurmuş diye de düşündüm. Bu arada yanlış anlaşılma olmasın, çevirmen Emre Yavuz harika bir çeviri yapmış. 

 "Yaptığım her şeyin babamdan izler taşıması rahatlatıcı ya da tam tersine dehşet verici olabilir. Bana öğrettikleri sadece yapmak ve olmakla açıklanamaz. Kesinlikle onun bir parçasıyım. Kendimi ondan kurtardığıma inandığım zamanlar, geçici olarak sevinçten havalara uçuyorum. Ama kesinlikle uzun sürmüyor. Daha iyi veya daha kötü bir şekilde yüzeye çıkması bir saat bile sürmüyor. Birbirimizden ayrı insanlar olduğumuza bir türlü ikna olamıyorum. Ben onun içindeyim, o da benim içimde. Ben ölüyüm, o hayatta... bu bir gizem. Doğal olarak kendimi anlayabilmem onun kim olduğunu anlamama bağlı." 

Çok sevgili çocukluk arkadaşımın bloğuna yazmam gündeme geldiğinde birçok çok sevdiğim kitap arasında gittim geldim. Ne zaman ki gözüm “Sıradan Zaferler”e takıldı, işte bu dedim, “şişman bir sigara” yaktım ve ana karakter Marco’nun terapistiyle yaptığı konuşmayla başlayan Sıradan Zaferleri bu kez yazmak için okumak üzere elime aldım.

30'larında bekar bir erkek olan fotoğraf sanatçısı Marco’nun varoluş sancıları, yetersizlik hisleri, yaşadığı anksiyete bozukluğu ve panik atakları, değişime direnci, kendini ve çevresini anlama çabası, gerektiğinde psikoterapi almak konusunda istekliliği, bağlanmaktan korkması buna rağmen ilişkiye verdiği değer, babasıyla olan ilişkisi, o ilişkinin şimdiki Marco’yu nasıl etkilediğini fark etme-anlama çabası, aile ilişkileri, aşk ilişkisi, takdir görme arzusu ile dolu diyaloglarla derin bir yolculuğa çıktım.

“İyi-kötü” nün o iç içe geçmişliğinin sorgulandığı, bugün tanıdığı karakteriyle sevdiği komşusunun geçmişini öğrenince, onu nefretle suçladığı, geçmişteki hatalarından dolayı bugün olduğu kişiyi de kabul edemediği ancak aklından da çıkaramadığı bölüm en etkilendiğim bölümlerden biriydi. Bu sorgulamayı tüm roman boyunca, özellikle Emily’nin Marco’yu yüzleştirdiği diyaloglarda görüyoruz. Benim için bir başka etkileyici bölüm de alzheimer olan babasının kendisini öldürmesi sonrasında yaşadıkları, annesinin-kardeşinin-kendisinin yas süreçleri, babasının geçmişi hakkında öğrendikleriyle, içinde yaşattığı o güçlü, yıkılmaz, yok edilemez “baba” figürünün kaybı, bu kayıpla birlikte babasını insan olarak görmeye başlayabilmesi ve kendisini ona daha yakın hissetmesinin anlatıldığı konuşmalar oldu. 

 "Hepimizin acıya, kedere ve eksik kaldığımız şeylere verdiğimiz tepkiler farklıdır. Bazı insanlar bu boşluğu doldurmak için uzun uzun konuşur, tartışır ya da çeşitli teoriler üretir. Kimileri ise tam tersine, çalışkan bir çocuğun matematik problemine odaklanışı gibi sessiz kalır. Bende ise, yoğun acılar uyuşturucu etkisi yapıyor. Konuşsam da sessiz de kalsam bir tarafım boş kalıyor. Duygularımın aniden yok oluşu, sanırım kişisel olarak geliştirdiğim bir tür savunma mekanizması. Bu şekilde hayata devam edebiliyorum. Bir yanım diğer insanlarla kaynaşıp, ilişkiye girip hayatın rutin akışına devam ederken diğer yanım seyircilerden uzak bir şekilde gizli gizli kendi cehennemini yaşıyor."

Burada anlatmaya çalıştığımdan çok daha fazlasını içeren Sıradan Zaferler pek çok kez okunacak bir başucu kitabı benim için.

 “Hiçbir şey gizli değildir ama ortaya çıkartılmak zorundadır ve bulunmak istemeyen hiçbir şey kendini gizlemez.”   

Ebru

25 Aralık 2020 Cuma

2020 En'ler Listesi 1;


2020, karanlığın içinde dönüp duran küçük mavi küremiz için hiç de iyi bir sene olmadı diye cümleye başlayıp, onun yaşını ve başından geçenlerin bir kısmını şöyle bir aklımdan geçirince, yıl içinde yaşadıklarımızın dünya için denizde su damlası, uzayda toz zerresi olduğunu fark etmem saniyeler sürdü. İnsan yay burcu olunca kendine acımanın bile tadını çıkartamıyor. Yine de hiç beklemediğimiz şekilde hayatlarımız değişti, binlerce insanı  kaybetmenin üzüntüsünü hep birlikte yaşıyoruz, dünyanın değil ama kendi jenerasyonumuzun tarihinde belki de ilk kez gezegenin üstündeki her insan aynı anda aynı korkuyu ve üzüntüyü hissediyor. Seni hiç sevmedik 2020!

Ben de altı aydır evimden, kitaplarımdan uzaktayım. Kitaplarımın güzel fotoğraflarını çekemediğimden yeni hobimi fotoğrafladım. Eve kapandığımız dönemde başladığım çiziktirme, boyama işleri, çöpten adam bile çizemeyen benim gibi biri için yeniden ilkokula başlamak gibi oldu. Boyalar, fırçalar, kağıtlar o kadar çok çeşit var ve hepsi o kadar güzel ki.... Kısacası biraz kafanızı dağıtmak isterseniz neden olmasın. 

Konuya dönersem; bu yıl her ne kadar öncekilerden az da olsa ve yine bloga yazamasam da güzel kitaplar okudum. Aslında belki de bilinçsizce ama gayet isabetli bir şekilde daha önceleri okumaktan çekindiğim kitaplara sarıldığımı fark ettim. Bence çok da iyi yapmışım. Ve yıl bitmeden bazılarını blogumda paylaşmadan geçip gitmek istemedim. Ve işte 2020 yılının enleri; 

Nutuk; Mustafa Kemal Atatürk

“Dünyada, ulusun bağrında özgür bir birey olmak kadar büyük bir mutluluk var mıdır? Gerçekleri bilen, kalp ve vicdanında manevi ve kutsal zevklerden başka zevk taşımayan insanlar için, ne kadar yüksek olursa olsun, maddi makamların hiçbir değeri yoktur.” Gazi Mustafa Kemal Atatürk 

İlk sırada Nutuk var. Kurtuluş savaşımızı, milli mücadeleyi, Atamızın sesinden, kaleminden okuyup, onun ifade yeteneğine, anlatım gücüne hayran kalmamak mümkün değil. Sonuna kadar büyük bir merak ve heyecanla okudum. Sadece düşman ordularıyla değil, nasıl bir inanç ve çalışmayla, insan üstü bir çabayla, sadece vatana ve özgürlüğe olan sevgisine dayanarak yola çıkıp, her adımı planlayarak, tüm o boşvermişlik, ihanet, cehalet, bencillik ve kıskançlıklara karşı mücadelesini görmek, yepyeni bir devlet kurmasını onunla birlikte deneyimlemek paha biçilemezdi. Haldun Taner'in, Atatürk'ün  Galatasaray lisesini ziyaretini anlattığı hikayesinde söylediği gibi “kandırılamayan, aldatılamayan, bilmek için öğrenmiş olmaya ihtiyacı olmayan” bir insan olduğuna Nutuk'ta bir kez daha tanık oldum. Yukarıdaki cümlesini çok sevdim, bana son yıllarındaki fotoğraflarını hatırlatıyor, denizde yüzerken, salıncakta sallanırken, Ülkü'yle yürürken, öğrencilerle birlikte sıralarda otururken.. Eseriyle gurur duyan, vicdanı rahat bir insan gibi mutlu, huzurlu ve dilediği gibi özgür...

Bugün İsmet İnönü’nün ölüm yıldönümü olduğu için bir ekleme yapmak istiyorum. Atatürk,  Lozan konferansı sırasında İsmet Paşa'nın dönemin hükümetinin içinde yer alan bazı kişilerin kıskançlıklarıyla da mücadelesini anlatırken aralarındaki yazışmaları şöyle aktarıyor; 

“İsmet Paşa, bu telgrafıma cevap verdi. İsmet Paşa'nın ıstırabının derecesini gösteren bu cevabı, aynı zamanda temiz kalpliliğini içtenliğini ve özellikle alçakgönüllülüğünü de gösteren bir belge olduğu için, aynen bilgilerinize sunuyorum: 

Lozan, 20.7.1923

Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretleri'ne

Her dar zamanımda Hızır gibi yetişirsin. Dört beş gündür çektiğim azabı bir düşün. Büyük işler yapmış ve yaptırmış adamsın. Sana bağlılığım bir kat daha artmıştır. Gözlerinden öperim pek sevgili kardeşim, aziz şefim. 

İsmet”


Moby Dick; Herman Melville


“Kim olursanız olun, kafatasınızı değil, bel kemiğinizi yoklamak isterim. Cılız bir bel kemiği, hiçbir zaman büyük ve soylu bir ruhu ayakta tutamaz. Benim dünyaya açtığım bayrağın, sağlam ve sarsılmaz direğidir belkemiğim, övünürüm onunla.”

Yine bir cesaret okuduğum kitaplardan Moby Dick, edebiyat tarihinin en iyi ilk cümlesine sahip eserleri arasında gösteriliyor. Gerçi Nutuk, edebi bir yapıt sayılsaydı açılış cümlesiyle hepsinin önüne geçerdi ama Moby Dick de bu açıdan etkileyici bir başlangıç yapıyor. Herman Melville, küçük yaşta hayatın zorluklarıyla karşılaşıp, çalışmaya başlamak zorunda kalmış. 15 yaşında çeşitli işlere girip çıktıktan sonra 18'inde bir gemide iş bulmuş. Ve denizden kopamamış, bu yıllarını anlatan kitaplar yazmış. Malesef yazar olarak geçimini sağlayamadığı için gümrük müfettişi olarak çalışmış. Asıl ününü ise ölümünden yıllar sonra kazanmış.

Romanın sadece bir balina ve onun peşindeki  gözü dönmüş kaptanla ilgili olmadığını kısa sürede anlıyorsunuz. Ayrıca Melville'in gayet orijinal fikirleri, çıkarımları olan zeki bir adam olması da 800 sayfanın bir çırpıda akıp geçmesini sağlıyor. Tasvir gücü, kelimelerle çizdiği resimlerin canlılığı, eğlenceli anlatımı, balina türleri ve yapıları bölümlerini bile kendimi de şaşırtarak keyifle okumamı sağladı. 

“Ahab hiçbir şey göremiyordu denizde. Ama diplere, gittikçe daha derinlere bakarken, birden ta aşağılardan, beyaz, diri bir lekenin akıllara durgunluk veren bir hızla yukarıya doğru çıktığını gördü. Önce bir fare kadar küçük olan bu leke, büyüdü, gittikçe büyüdü ve tersine döndü sonunda, işte o zaman, dibi görülmez enginin üstünde, iki sıra, çengel çengel bembeyaz diş seçilir oldu: Moby Dick'in açık ağzı, çarpık çenesiydi bu. Hayal meyal görülen kocaman gövdesi, mavi sulara karışıyordu hala. Canavarın ışıldayan ağzı, sandalın altında, mermer bir mezar ağzı gibi açıldı.”  


Ölümcül Yumurtalar ve Usta ile Margarita; Mihail Bulgakov

1891'de doğan Mihail Bulgakov, Kiev üniversitesinde tıp öğrenimi almış. Köyüne dönüp burada doktor olarak çalışmış ve “Genç Bir Doktorun Mektupları” altında topladığı öyküler yazmış. 30'lu yaşlarında ise yazar olmayı aklına koymuş ve yola çıkmış. Tiyatro oyunları yazmış, oyunculuk yapmış, gazetelerde çalışmış. Ama Stalin döneminde yaşayan Bulgakov'un eserleri ya tartışmalara neden olup tiyatrodan dışlanmış ya da ölümünden sonrasına kadar basılmamış. Çok acı çekmiş ama kendinden hiç ödün vermeden çalışmayı sürdürmüş. Sinema için uyarlamalar, opera besteleri için sözler yazmış. Usta ve Margarita'nın önsözünün yazarı arkadaşı Sergey Yermolinski, Bulgakov'un bugün çok işimize yarayacak bir fikrini de anekdot olarak eklemiş. Bulgakov,  arkadaşının köpeğini her okşayışından sonra gidip ellerini yıkıyormuş. Yermolinski bu durumu biraz alayla karşılayınca da “Hayatını tehdit eden görünmez düşmanlarını silahsız bırakmak için her insan biraz doktor olmalıdır”. “Polis şefi olsam pasaportları kaldırır, yerine idrar tahlilini zorunlu kılardım” demiş. Sizce de müthiş bir fikir değil mi? 

Ölümcül Yumurtalar, okuduğum ilk Bulgakov kitabıydı. Profesör Persikov'un hikayesini, hiciv türünün şahane bir örneği olan kitabı yazarken Bulgakov'un da çok eğlendiğine eminim. 1920'lerde geçen roman, birdenbire ortaya çıkan bir salgınla ölen tavukların ardından durumu kurtarmaya çalışan yetkililer ve bu sırada tesadüfi bir keşif yapan profesörün başından geçenleri anlatıyor. Ben de çok eğlenerek ve tabiki ibret alarak okudum. Ama özellikle anlatımının canlılığına bayıldım ve sonrasında hemen ikinci romanına başladım. 

10 yılda yazdığı Usta ve Margarita, yine içinde bol miktarda hiciv, taşlama olmasında rağmen farklı tarzda bir roman. İki anlatı okuyoruz. Bir bölümde 1920'lerin Moskova'sında, tiyatro çevresinde dönen ve şehri etkisine alan fantastik olaylar, diğer bölümde ise İsa'yı yargılamak için Kudüs'e gelen Roma valisi Pilatus'un hikayesi ilerliyor. İki bambaşka zaman dilimi arasında geçiş yapıyorsunuz, 2000 yıl öncesini yazdığı bölümler yazarın yeteneğine hayran bırakan bir gerçekçiliğe sahipken, 1920'lerin Moskova'sı akıl almaz olayların sahnesi haline geliyor. 

Ben diğer romanlarını da listeme ekledim, henüz okumadıysanız Bulgakov'u kaçırmamanızı öneririm.


17 Aralık 2020 Perşembe

Kağıt Ev, Carlos Maria Dominguez



Merhaba, artık uzun süredir yazamadım diye başlamaya bile utandığım, bloguma bir türlü dönemediğim bir anda canım arkadaşım kırmadı, benim de okuyup çok sevdiğim bir roman hakkında yazdığı çok güzel ve içten düşüncelerini paylaşmama izin verdi. Eveeett bir konuk yazarım var artık. Kendisi tanıdığım en tutkulu kitap severlerden, hızına yetişemediğim ve itiraf edeyim çok da kıskandığım, kitap konuşmaktan müthiş keyif aldığım dostlarımdandır ve umarım bu ilk yazısından sonra Burçinciğim ve başka bir arkadaşım da -ki o kendini biliyor-burada sık sık misafirim olurlar. Sizi çok seviyorum kızlar :)

"Benim için bir nefes mutluluk kitaplarım, gerçekten soluk alıp verdiğim, kalp atışlarımı dinlediğim, dertleştiğim, dostlarım...

Heyecanla eve gelip başına oturduğum harflerden, kelimelerden, hikayelerinden içten yolculuklara çıktığım, şehirler, ülkeler gezdiğim, türlü insanlar tanıdığım dünyalarım. 

Küçük dünyanın büyük aynaları, ormana, ağaca, kuşa, doğaya, gökyüzüne, Tanrı'ya bakan pencereleri. Beni bana yansıtan, anlatan cümleleri sırları, efsaneleri, kurguları, karakterleri, yazarları...

Kağıt Ev'de okudukça sevdiğim, içinde “beni” yeniden keşfettiğim harika bir kısa kitap.

Kitaplardan örülen bir dünya, bir ev ve kitabını aşkı için arayan bir kitapsever, kitap tutkunu...

“Kütüphane zamana açılan bir kapıdır.” (Borges)

“Arabayı bir ağacın altına park ettim ve elimde kitapla otlar ve çiçeklerle bezeli, kimsenin açmayı başaramayacağı mühürlü, dikdörtgen, sert kapaklı, her biri kendi hikayesini taşıyan ve toprağın neminde gizli kalmayı arzulayan kitaplar misali duran mezarların arasında yürüdüm."

Burçin

29 Temmuz 2019 Pazartesi

Şişhaneye Yağmur Yağıyordu, Küçük Harfli Mutluluklar ve On İkiye Bir Var; Haldun Taner



Haldun Taner, Şişhaneye Yağmur Yağıyordu, Küçük Harfli Mutluluklar, On İkiye Bir Var

Bir şey eksik gibi gelir ya bazen, ne olduğunu bilemezsiniz. Sonraları, tam unuttuğunuz anda birden karşınıza çıkar, ancak o zaman anlarsınız özlemini çektiğiniz şeyin ne olduğunu.

Önce Küçük Harfli Mutluluklar'ı okudum. Öyle iyi geldi ki anlatamam. Hepsi birbirinden güzel dokuz hikaye. O kadar sade, içten, dürüst, naif ve eğlenceliler ki; ama incelik, işte en çok özlediğim o incelikmiş. Tanpınar'ı okurken de böyle hissetmiştim. Hiçbir şeyi abartmadan, göze sokmadan, tam bir sağduyu örneği göstererek hem dilde, Türkçe'nin kullanımında ve üslubundaki inceliğiyle hem de karakterlerine karşı gösterdiği şefkatle, her şeyiyle çok güzel, her şeyiyle öyle kararındaydı ki hayran olmamak mümkün değil. Tabii ki hemen arkasından Şişhaneye Yağmur Yağıyordu ve On İkiye Bir Var geldi.

Öykü yazmaya 1945'de başlamış Haldun Taner, tiyatro ve kabare sonrasında gelmiş. Oyunlarındaki gibi öykülerinde de satır aralarına zarif bir hicivle yerleştirdiği dönemin sosyal ve siyasi resmi, o günleri yaşamamış bizler için bile çok şey ifade ediyor.

Hikayelerin hepsini ayrı ayrı sevdim. Ama bazılarının yeri bir başka oldu;
Mesela Atatürk Galatasaray'da; Atatürk'ün 1931'de Galatasaray lisesini ziyaretini anlatıyor. Yaşanan heyecanı, ilk izlenimleri;

"O gün, orada, onun karşısında çocuk kafamın koyduğu ilk teşhis şu oldu: Bu gözlerden hiçbir şey kaçmaz arkadaşlar. Bu adam kandırılamaz, aldatılamaz. Bu adam mugatalaya, laf cambazlığına papuç bırakmaz. Bu adam bilmek için öğrenmiş olmaya ihtiyacı olmayan, bildiğini bilen, bilmediğini de şıp diye sezen bambaşka bir insandır."

Ve en sevdiğim kısmı;

"Atatürk mektepten ayrılmak üzere iken paydos trampeti çaldığından hepimiz bahçeye boşandık. Rahmetli, maiyetindeki mutat zevata bir şeyler söyledikten sonra talebe kalabalığının ortasına dalıverdi. O, tek başına, ortamızda, maiyetindeki zevat ise geride, çok geride, mektebin iki kanadı da açılmış cümle kapısına yürümeye başladık. Atatürk, yüzünü daha iyi görebilmek için yengeç gibi yampiri yampiri hatta gerisin geri yürüyen bir sürü çocuğun arasında, iki eli ceketinin iki yan cebinde, gururlu ve gülümser ilerliyordu."

Sonra tabii ki diğer hikayeler; bahçesine heykelini diktirmek isteyen tiftik tüccarı, Japon gülü tohumlarını almak üzere bir cesaret Maltepe'den Saraçhane'ye gitmek için yollara düşen Sebati bey, sabah yürüyüşüne çıkan Sancho, belediye emektarı Kalender, Ayak, Koçinalar, İznikli Leylek ve, ve diye saymaya başlayınca birini diğerinden ayırmadığımı fark ettim. Kısacası kendinize bir güzellik yapmak isterseniz ilk sıraya Haldun Taner öykülerini yazabilirsiniz.

İstediği şarkıyı dinleyebilmek;
"Ben size bir şey söyleyeyim mi; hürriyetmiş, demokrasiymiş, insan hakları imiş, hepsi fasa fiso bunların. İnan olsun böyle. Şu baygın baygın hanımeli kokan İstanbul gecesi ve her evden yıldızlı semaya yükselen şu çeşitli radyo sesleri yok mu, işte hürriyet de bu, demokrasi de, insan hakları da. "Hürriyetin tarifini yap" deseler bana, "hür adam radyosunda istediği şarkıyı dinleyebilen adamdır" derim.



27 Temmuz 2019 Cumartesi

Galapagos, Kurt Vonnegut


  “Doğanın ne kadar azla yetindiğini görmek harikulade bir şeydir.” Michel Eyquem De Montaigne (1533-1592)


Kurt Vonnegut'un romanları, dönme dolaba baş aşağı binmek gibi, yani hiç denemedim tabii ama ilk aklıma gelen böyle bir şey. Ayrıca sıcak, içten, uçarı, heyecanlı, ironik ve her şeye rağmen merhametliler. Mezbaha No:5 savaş hakkında okuduğum en etkileyici romandı. Galapagos ise gelecekte -ki işaretlere göre bu pek de uzak olmayabilir- yaşamamız muhtemel, tersine evrimin şahane bir öngörüsü.

Burada eski dostum Schopenhauer'ı anmadan geçemem. O, hayatın bize sunduğu şeyin, ıstırap ve can sıkıntısı arasındaki “az veya çok şiddetli” bir salınım olduğunu, hatta “birinden yakamızı sıyıracak kadar talihli olma ayrıcalığımızın düzeyinin bizi diğerine yaklaştıracağını” söylüyordu. İyi haberse Kurt Vonnegut'dan geliyor. Tüm sorunlarımızın, “kısıtlanmaya da boş bırakılmaya da” dayanamayan “aşırı büyük beyinlerimizden” kaynaklandığını iddia eden yazar, bir milyon yıl sonra nihayet huzura ereceğimizin müjdesini veriyor.

Şöyle oluyor;

Darwin'le birlikte anılan Galapagos adalarına yapılacak doğa gezisinin hareket noktası, Ekvador ülkesinin en büyük limanı Guayaquil' de başlıyor hikayemiz. Bu yolculuk için özel olarak yapılan Bahia de Darwin gemisi hemen hepsi ünlü şahsiyetlerden oluşan yolcularını beklerken ortalık karışıyor. Ekvador, Kolombiya ve Peru iflas ediyor. Ülkeler birbirine savaş açıyor. Kıtlık ve ekonomik kriz bir anda dünyayı sarıyor.

Meksika, Şili, Brezilya ve Arjantin de aynı şekilde iflas etmişti.  Endonezya, Filipinler, Pakistan, Hindistan, Tayland, İtalya, İrlanda, Belçika ve Türkiye'de öyle.”

Durum böyleyken “Asrın doğa gezisi”nin iptal edildiği, Jacqueline Kennedy, Rudolf Nurayev, Mick Jagger, Paloma Picasso vs. vs. gibi davetlilere haber veriliyor. Ama o kadar da ünlü olmayan ve halihazırda şehre gelmiş bir biyoloji öğretmeni, bir dolandırıcı, Japon bilgisayar dehası ve hamile karısı, geminin görünüşteki kaptanı, bir yatırımcı, kızı ve onun köpeğinden oluşan küçük grup kendilerini bu kargaşanın tam ortasında buluyor. Tabii bu küçük gruba bir anda dahil olan altı Kanka-bono kızını da unutmamak gerek.

Tepelerine bombalar düşmeye başlayan kahramanlarımızdan bir kısmı, tamamen yağmalanmış, pusulasız ve telsizsiz bırakılmış gemiye binmeyi başarıyor. Amaçları bir an önce tehlikeden uzaklaşıp en yakın adadan yiyecek aldıktan sonra kendi ülkelerine dönebilmek olsa da bir süre başıboş dolaşan gemileri bir ada kıyısında karaya oturup kımıldamamakta ısrar edince kurtarılmayı beklemekten başka çareleri kalmıyor. Ama hem gemilerinin bir Peru savaş uçağı tarafından yok edildiği sanıldığından hem de Frankfurt kitap fuarında ortaya çıkan bir virüs hızla yayılarak insan türünün sonunu getirmek üzere harekete geçtiğinden, kimse onları bulmak için yola düşmüyor.

Ve böylece her şey yeniden başlıyor. Galapagos'un en uzak adası, şirin mi şirin mavi ayaklı Sümsük kuşlarının yuvası, Santa Rosalina'ya ulaşan Kaptan Adolf von Kleist, Hisako Hiroguchi, Selena MacIntosh, Kanka-bono kızları ve tabii ki doğa ana Mary Hepburn, bir milyon yıllık evrimden sonra makul ölçüdeki beyinleri ve yüzgeç ayaklarıyla, hindistan cevizi ağaçlarının gölgelediği bembeyaz kumsallarda huzurlu bir hayat sürecek olan yeni insan neslinin temellerini atıyor.

Vonnegut bu şahane romanı 1985'de yazmış. O zamandan beri, aşırı büyük, yalancı, güvenilmez ve şeytani beyinlerimiz muhtemel sonumuzu biraz daha hızlandırmaktan başka bir şey yapmadı. Yazarın da söylediği gibi dünyanın en az üç bölgesinde sürekli devam eden savaşlar hala var, artan silahlanma da cabası. Afrika kıtası hala açlıkla mücadele ediyor. İnsanlar, Kavimler göçünü andıran yığınlar halinde yer değiştiriyor, küresel iklim değişikliği ciddi bir tehdit olarak önümüzde dururken yine tıpkı Vonnegut'un söylediği gibi Güney Amerika ekonomik krizlerle boğuşuyor. Eh bizim durumumuz da malum.

Ama bence sonun yaklaştığının en önemli belirtisi başka yerde. Bir bilimkurgu yazarının öngörüsü müdür yoksa malum mu olmuştur bilmem ama romanın henüz ilk sayfalarında kaybettiğimiz Japon bilgisayar dehası Zenji'nin icadı, bin dilde tercüme yapabilen, hastalıkları teşhis eden, belli bir yılda meydana gelen tüm olayları sıralayabilen, iki yüz oyunun kuralını, elli farklı el sanatının temel ilkelerini, edebiyatın sevilen 20 bin alıntısını hatırlayabilen cep bilgisayarı Mandarax'dan çok daha gelişmiş aletlerin artık hepimizin cebinde olması sadece bir tesadüf mü?

Bu işaretleri düşününce Vonnegut'un öngördüğü son gerçekleşir mi bilinmez ama bir konuda yanılmadığını şimdiden söyleyebilirim. Tüm sorunlarımızın kaynağı olarak gördüğü aşırı büyük beyinlerimiz, her şeye, geçmişimize, “korkulacak çok şey olmasına” rağmen hala yeni bir “Beethoven'ın Dokuzuncu Senfoni'si yazabileceğine”, “İnsanların iyi hayvanlar olduklarına ve sonunda her şeyi halledip yeryüzünü yeniden cennet bahçesine çevireceklerine” inanmaya devam ediyor. 

22 Temmuz 2019 Pazartesi

Okumak, Yazmak ve Yaşamak Üzerine; Schopenhauer


Schopenhauer, Okumak, Yazmak ve Yaşamak Üzerine

Felsefe tarihinin en kötümser filozofuyla birkaç saat geçirmek yaz tatiliniz için hayal ettiğiniz şey olmasa gerek ama yine de fırsat bulursanız bir ara okumanızı çok isterim. Özellikle de her gün yenileri yayımlanan kitaplara yetişemeyip kendinizi çaresiz hissediyorsanız, bir yığın güzel kitap ama çok az zaman olduğu hissindeyseniz, yazmaktan zevk alıyor ve daha iyisini yapmak istiyorsanız Schopenhauer'a kulak verebilirsiniz.

Okumak hakkında söyledikleri belki ilk bakışta aykırı bir düşünce gibi gelebilir ki bana öyle geldi, hatta biraz da kızdırabilir ki beni kızdırdı ama beyefendinin karamsar ve asabi ruh halinin arkasındaki gerçekçi insanı sevdiğimden bu konuda ona güveniyorum.

Şöyle ki, Schopenhauer, kitap okumanın faydaları konusunda bizim gibi ısrarcı değil. Tam tersine hem seçici olunması hem de okuma süresinin azaltılması gerektiği kanaatinde. “Okurken bir başka kimse bizim için düşünür: Biz sadece onun zihin sürecini takip etmekle yetiniriz.” diyor ünlü filozof. Ve böylece düşünmeyi bıraktığımız ve sürekli, her boş vakitte okumanın üzgünüm ama bizi aptallaştırdığı görüşünde. Başkalarının fikirlerini, düşünce akışlarını takip ederek “kendi kendimize düşünme” yeteneğimizi kaybedeceğimizi, “ tıpkı at üstünden inmeyen bir adamın yürümeyi unutması gibi” düşünmeyi unutacağımızı söylüyor.

Benim de hep yaptığım gibi daha biri bitmeden başka bir kitabın kapağıyla flörte başlayanları da hiç hoş karşılamıyor. Art arda okuduğumuz kitaplardan bize bir şey kalmayacağı çünkü “okunan şeylerin ancak derin düşünmeyle” sindirilebileceği ve bu yüzden kitapları ikinci kez hem de bitirir bitirmez yeniden okumanın gerekli olduğu fikrinde. Tabii elinizdeki iyi bir kitapsa bu geçerli çünkü;

İyi olanı okumak için kötü olanı hiçbir zaman okumamayı insan kendisine düstur edinmeli: çünkü hayat kısa ve hem zaman hem dinçlik insan için sınırlı.”


Yazmak üzerine;

Hani bazen düşündüğünüz hatta yazdığınız şeyin tıpkısını bir kitapta hem de önem verdiğiniz birinin kitabında okur ve şaşırırsınız ya işte ikinci bölümü okurken bana da aynen böyle oldu. Hem de birkaç kez. Önce Schelling ve Fichte hakında yazdıklarıyla, sonra yazarlık ve üslup hakkındaki sözleriyle ve tabi ki son olarak da aşağıdaki cümlelerle, tam o sırada düşündüklerimi yazarak;

(...)ve sonra hemen aynı düşüncelerin çok uzun zaman önce büyük adamların eserlerinde dile getirildiğini görünce hoş bir şaşkınlık içerisinde kalmışımdır.”

Schopenhauer'ın yazarlık ve üslup üstüne yazdıkları bugün olsa kaç davaya konu olurdu bilmiyorum. Lafını sakınmadan, böyle sert bir şekilde yazdığına göre acaba üniversite yıllarımda aldığım, defalarca tekrar tekrar başlayıp bıraktığım Copleston'ın Hegel cildini mi okudu diye düşünmeden edemedim. Çünkü Schopenhauer'ın Hegel'e ama özellikle de Fichte ve Schelling'e söylediklerinden çok ama çok kızmış olduğu anlaşılıyor. Ki bence;

Schelling ve Fichte'nin eserleri; ... derin ve bilimsel bir üslup tutturmaya çalışırlar, öyle ki öbür tarafta okuyucu içi boş, düşünceden yoksun, uzun, dolambaçlı cümlelerin uyuşturucu etkisiyle azap ve işkenceler içerisinde kıvranır durur.” derken az bile yazmış.

Ama Schopenhauer'ın kızgınlığı bu kadarla bitmiyor. İyi bir yazarı diğerlerinden ayırmanın ipuçlarını ve dolayısıyla yazmak isteyenlerin izlemesi gereken yolu da bu bölümde veriyor. Bu arada ben de 9 yıl önce Flaubert'in ilk romanından bahsederken yazdıklarımın benzerini Schopenhauer'ın kitabında görmenin şaşkınlığını yaşıyorum. Tabi ki böyle yazamamıştım ama kastetmek istediğim tam da böyle bir şeydi;

Ayrıca kendi başlarına hiçbir anlam ifade etmeyen, ne var ki belki bunlardan bir şey anlayacak birisi çıkar umuduyla kimsenin sesini çıkarmadığı cümleler, hatta uzun ve gösterişli cümleler yazarlar.”

Şu halde birinci kural yazarın söyleyecek bir şeyinin olmasıdır, hatta iyi bir üslup için neredeyse bu kendi başına yeterlidir.”

Düşünme kabiliyetine sahip bir insan her zaman kendisini açık, sarih, anlaşılabilir ve kapalılıktan uzak sözcüklerle ifade edebilir. Güç, karanlık, çetrefil ve ikircikli ifadelere başvuran yazarlar kesinlikle söylemek istedikleri şeyin ne olduğunu tam olarak bilmiyorlardır; onun hakkında belki sadece müphem bir bilince sahiptirler, ki hala kendisini düşünceye yerleştirmeye çabalar; keza bunlar aynı zamanda gerçekte söyleyecek hiçbir şeye sahip olmadıklarını kendilerinden ve başka insanlardan gizlemeyi arzu ederler.

Diyerek devam eden, hepsini şuracığa eklemek istesem de fazlasıyla uzattığım için yazamadığım ama eli kalem-kitap tutan herkesin okumasını tavsiye edeceğim şahane bir yazı.

28 Aralık 2018 Cuma

Mezarımdan Yazıyorum; Machado De Assis


Machado de Assis, Mezarımdan Yazıyorum

Yıl sonu yaklaşırken, geçen upuzun 11 ay boyunca blogumda sadece 5 yazı yayınlayarak ortalamamı bir kez daha tutturduğumu fark etmenin mutluluğunu yaşıyorum. Aslına bakarsanız hayatımın hiçbir alanında gösteremediğim istikrarı burada ve yine yakalamış olmak hakikaten gözlerimi yaşartıyor. Ama ben son dakikada son bir yazı ekleyerek bu kez şeytanın bacağını kırma çabasındayım.

Siz de benim gibi 2018'i şöyle bir gözden geçirmeye başladıysanız belki Latin edebiyatının harikalarından birisi olan Machado De Assis'den ilham almak istersiniz diye yılın son kitabı da bu olsun. Romanın ismine bakıp hemen karamsarlığa kapılmayın çünkü Mezarımdan Yazıyorum'un bilge kişiliği Brás Cubas'dan öğreneceğimiz çok önemli şeyler var. Cubas, aşklarını, dostluklarını, tutkularını, hayal kırıklıklarını ve tabi ki bütün bunlardan ürettiği teorilerini okuruyla cömertçe paylaşıyor. Ve en az kendisi kadar mucit birinin, daha önce bahsettiğim “Xavier de Maistre'nin serbest yazım tekniğini” kullanarak kaleme aldığı kitabında, ironisiyle gülümsetirken zorlu bir sorgulamanın da yolunu açıyor.
“Bu eser miskin bir felsefi boyuta sahiptir. Fakat bu bütünlükten yoksun bir felsefedir; kah ciddi kah neşelidir, ne geliştirir ne de yok eder; ne ısıtır, ne üşütür. Eğlencenin ötesindedir ama nasihat kitabı da sayılmaz.”

Burjuva bir çevrede, büyük umutlarla, epeyce de şımartılarak büyüyen Cubas, gençliğinde uçarılığı ve maceralarıyla ailesini hayal kırıklığına uğratmıştır. Kendisinden beklenen şöhrete ve politik kariyere ulaşmak için gösterdiği çaba istediği sonuca ulaşmaz. Aşkta da şansı pek parlak değildir. Ve şimdi artık öldüğü için 64 yılın getirdiği tecrübeyi okura aktarmaktan başka yapacak daha iyi bir işi yoktur. Kalbinden geçenleri, dürüstçe, lafını sakınmadan kağıda dökmekten çekinmez. Eserinin belki de en dikkat çekici kısmı ise ölümüne sebep olan son icadı hüzün yakısı gibi, tecrübelerinin ışığında ortaya koyduğu ilgi çekici teorilerdir.

Mesela; hayatını gözden geçirirken bulduğu “insan basımları” kuramına göre nihai basım yapılana kadar hiç bir şey için geç kalmış sayılmayız;
“.... bizi dünyanın hakimi kılan yeteneğimiz budur: Geçmişi yeniden kurmak. Böylece kanılarımızın değişkenliğini, sevgilerimizin beyhudeliğini kanıtlamış oluruz. Pascal, insanın düşünen bir kamış olduğunu söylemiş. Yanlış... İnsan düşünen bir dizgi hatasıdır. Hayatın her dönemi, bir öncekini düzelten yeni bir basımdır ve her dönem, bir sonraki tarafından düzeltilecektir; ta ki nihai basım yapılana kadar, ki yayıncı bu basımı kurtlara adamıştır.”

Ya da “Burnun Ucu Teorisi” ki buna göre ne zaman kendimizi gözlerimizi dikmiş oraya, burnumuzun ucuna bakarken yakalarsak durup düşünme vakti gelmiş demektir;
“... buradan varılacak sonuç, toplumda iki temel güç olduğudur; Türlerin çoğalmasını sağlayan sevgi ve bunu birey için ikinci plana iten burun. Üreme ve denge."

Ve en sevdiklerimden biri; “Pencerelerin Denkliği Yasası”. Temiz bir vicdanın verdiği rahatlık bir yana bence bu yasanın kullanım alanı oldukça geniş. Ne zaman sıkılsanız, kapalı olanı dengelemek için yeni bir pencere açıp temiz havayı kucaklayın ve derin derin nefes alın;
“Böylece ben Bras Cubas, muhteşem bir yasayı, Pencerelerin Denkliği Yasası'nı keşfettim ve kapalı bir pencereyi dengelemenin en iyi yolunun başka bir pencere açmak olduğu ilkesini kurdum, böylece vicdan daima rahat rahat soluk alabilir.”

Sefaletin Şehveti, İnsan Sefaletinin Birliği İlkesi, Faydalar Kuramı gibi şahane teorileri, arkadaşı Quincas Borba'nın Hümanitizim felsefesi, tabi ki günümüz aforizmacılarını kıskandıracak özlü sözleri ve samimiyetiyle Mezarımdan Yazıyorum bu yıl okuduğum romanlar arasında en iyilerinden biriydi. Ayrıca küçük bir not; Machado De Assis hayatı roman olan yazarlardan. Romanı okursanız yazarın hayatına da bir göz atmayı ihmal etmeyin. Sevgiler ve Mutlu yıllar!
“Hayatın tadını çıkarmaya, zevkine varmaya çalış; en kötü hayat felsefesinin, nehrin kenarında uzanıp su sürekli aktığı için ağlayıp sızlanan sulu gözlerinki olduğunu anlamaya çalış. Nehrin işi akmaktır; bu tabiat kanununa ayak uydur ve bundan yararlanmaya çalış.”





3 Eylül 2018 Pazartesi

Dişlerimin Hikayesi; Valeria Luiselli



“Dünyanın en iyi müzayedecisiyim ama kimse bilmez, çünkü ihtiyatlıyımdır. Adım Gustavo Sánchez Sánchez, gelgelelim herkes bana Otoban der, beni sevdiklerinden olsa gerek. İki kadeh rom içtikten sonra Janis Joplin taklidi yapabilirim. Kısmet kurabiyesi yorumlayabilirim. Tıpkı Kristof Kolomb gibi bir yumurtayı masanın üstünde dikine durdurabilirim. Japonca sekize kadar sayabilirim: ichi, ni, san,shi, go, roku, shichi, hachi. Sırtüstü yüzebilirim.”

1983 doğumlu Meksika'lı yazar Valeria Luiselli'nin 2011'de yayımlanan ilk romanı Kalabalıkta Yüzler'in ardından Dişlerimin Hikayesi de yine Siren yayınevi tarafından basıldı. Genç yaşına rağmen latin edebiyatının önemli isimleri arasında şimdiden sağlam yer edinen Luiselli, felsefe, edebiyat ve sanatı pek de alışık olmadığımız bir şekilde birleştirmiş ve ortaya kaçırılmaması gereken bir roman çıkarmış.

Şahane hikayelerle dolu, şaşırtıcı, oyuncaklı bir roman olan Dişlerimin Hikayesi, küçük yaşlarda koleksiyonerliğe gönül veren, Gustavo Sánchez Sánchez namı-diğer Otoban'ın, meyve suyu fabrikası bekçiliğinden müzayedeciliğe uzanan kariyeri sırasında elde ettiği dişlerinin biyografisini konu ediniyor. Hayata pek de iyi bir başlangıç yapamayan Otoban biraz şans, biraz kaderin cilvesi ama en çok da yeteneği sayesinde hem amacına ulaşır yani çok istediği dişlerine kavuşur hem de hayal ettiği başarıyı yakalar. Bu arada bazı şeylerden de vazgeçmek zorunda kalır ki en önemlisi oğlu Siddhartha'dır. Yıllar sonra oğlu ile yolları yeniden kesiştiğinde kendisini bir intikam planının içinde bulan Otoban, çok sevdiği dişlerini kaybetse de ayağa kalkmayı ve yoluna devam etmeyi başarır. Üstelik bu kez dişlerinin hikayesini yazacak ve kaybettiklerini geri almasına yardım edecek kişiyi de bulmuştur.

Otoban sıradan bir müzayedeci değildir, kendine özgü yöntemleri olan bir sanatçı ya da onun cümleleriyle söylemek gerekirse “ ... her şeyden önce güzel hikayelere aşık bir adam, iyi bir hikaye koleksiyoncusu”dur.

İşte bu yüzden, kilise için düzenlediği ve eski dişlerini satışa sunduğu müzayedede Otoban, Platon'dan Augustinus ve Montaigne'e, Rousseau'dan Virginia Woolf ve Jorge Francisco Isidoro Luis Borges'e uzanan isimlerle ilgili türlü çeşit hikayeler anlatır. İsimleri satışa çıkardığı “dolaylama Gustavo'lar”adındaki çembersel müzayedesinde Gustave Flaubert'ten, Gustave Klimt'e ünlü Gustave'lar yer alır. Meyve suyu fabrikasının müzesinden çaldığı modern sanat eserleri için yazdığı  “Ecatepec Alegorileri” ise “objelerden çok onlara anlam katan hikayelerin satıldığı” en başarılı işlerinden birisi olur.

Ama Dişlerimin Hikayesi bu kadarla bitmiyor ve sonunda okuyucuyu bir sürpriz bekliyor. Bunu bozmamak için detaylara giremiyorum. Ama kısaca romanın, sanat eserleri özellikle de modern sanat objeleri ve bunların değeri üzerine çok yaratıcı ve keyifli bir yorum getirdiğini ve bunu da edebiyat ve felsefeyi işin içine dahil ederek harika bir şekilde yaptığını söyleyebilirim. Romanı bitirdikten sonra doğal olarak ilk aklıma gelen Orhan Pamuk'un Masumiyet Müzesi romanı ve tabi ki müzesi oldu. Tek başlarına anlamları olmayan nesneleri bir bağlam içine yerleştirerek müzede sergileyen Orhan Pamuk'un romanı bir sergi kataloğu olarak okunabilir miydi?  Okunabilirse edebi değerinden bir şey kaybeder miydi? Onu ne olarak adlandırmamız gerekirdi? Bir roman mı yoksa bir sergi kataloğu mu? Peki ya müzede sergilenen objeler? Roman olmasa yani Valeria Luiselli'nin söylediği gibi bağlamlarından koparılsalar onları nasıl anlamlandırırdık? vb. vb.

8 Ağustos 2018 Çarşamba

Tütüncü Çırağı, Robert Seethaler



Tütüncü Çırağı, Robert Seethaler

“Neyin anlamı olup olmadığını zaman gösterecek,” dedi Franz. “Ayrıca benim adım Franz. Franz Huchel, göl kasabası Nussdorf'tan”

Yaşadıkları küçük kasabada Franz için yapacak bir iş olmadığından, çok sevdiği annesi onu tütüncü dükkanı sahibi eski arkadaşı Otto Trsnjek'in yanında çalışması için Viyana'ya gönderir. 17 yaşındaki Franz tüm itirazlarına rağmen 1937 yılının bir sonbahar günü Atter gölü kıyısındaki balıkçı kulübesinden çıkıp Viyana'ya giden trene biner. Tütüncü çıraklığı öyle pek de kolay değildir. Bütün gazeteleri okumalı, müdavimlerin ne istediklerini öğrenmeli ve purolar hakkında da bilgi sahibi olmalıdır. Franz işine alışmaya çalışırken, kapıdan giren bir müşteriyle hayatının akışı başka bir yöne doğru evrilir. Profesör Freud'un verdiği ilk tavsiye çok basittir;

“Benim gibi yaşlı bir adamın tozlu kitaplarını okuyup da ne yapacaksın? Yapacak daha iyi bir işin yok mu? diye sordu.
“Ne mesela Bay Profesör?”
“Bana mı soruyorsun? Gençsin.Temiz havaya çık. Gez. Eğlen. Kendine bir kız bul.”

Franz, profesörün tavsiyesini dinler ve o haftasonu gerçekten de bir kıza, Bohemyalı Anezka'ya aşık olur. O, aşkın getirdiği umutsuzluk, sefalet, kafa karışıklığı, acı ve tüm diğer şeylerle uğraşırken, Viyana'da başka bir nedenle benzer sona doğru sürüklenmektedir. Naziler ve Yahudi düşmanlığı şehri sarmaya başlamıştır. Yahudi müşterilerine hizmet vermeyi sürdüren tütüncü dükkanı da bu saldırıların hedefindedir. Franz ise Profesöre yaptığı ziyaretlerde kendi derdine bir çare bulmaya, aşkı ve hayatı anlamaya çalışırken, bir taraftan da yaşanan değişimin farkına varmaya başlar.

Daha fazla ipucu vermemek için kısaca Robert Seethaler'ın, şahane bir romana imza attığını söyleyebilirim. Gerçi ben söylemesem de aldığı ödüller yeterince gösteriyor ama baştan sona boğazımda bir yumruyla okuduğumdan yine de çok beğendiğimi, anladığım kadarıyla filmini de yakın bir zamanda izleyeceğimizi buraya not düşmek istedim. Dilin sadeliği, betimlemelerin ve detayların incelikli kullanımı, her şeyin kendi düzeni içinde akışı, yaklaşmakta olan sonun çok da uzak olmadığını sezdiren atmosferi, özellikle yavaş yavaş işgal edilen şehrin arka plan olarak kullanılma şekli romanın bana kalırsa en güzel taraflarıydı. Seethaler, Nazilerin yarattığı karanlığın karşısına, Franz'ın naifliğini, saflığını, açık sözlülüğünü, dürüstlüğünü ve tabi ki cesaretini koymuş. Annesiyle yazışmaları, patronu Otto'yla ilişkisi, Anezka'ya hissettikleri, Freud'la, aşkın doğası ya da “insana yakışır adam akıllı bir hayat” hakkındaki sohbetleri de karakterinin bu yönlerini ortaya çıkarıyor. Ve tabi ki o da bir işaret bırakıyor, tıpkı Profesör Freud'un söylediği gibi;

“Freud iç çekti. “Gerçi yolların çoğu bana bir şekilde tanıdık geliyor. Ama aslına bakarsan yolları bilmek bizim fıtratımızda yoktur. Aksine yolları bilmemek var bizim fıtratımızda. Dünyaya cevap bulmak için değil, aksine soru sormak için geliyoruz. İnsan, deyim yerindeyse kesintisiz bir karanlığın içinde el yordamıyla yolunu bulmaya çalışır ve ancak çok şanslıysa bazen bir ışık noktasının parıltısını görür. Ve yine insan, ancak yeteri kadar cesur, sebatlı, yahut aptal ise veya en iyisi hepsine birden sahipse bizzat kendisi ardında bir işaret bırakır!”

7 Ağustos 2018 Salı

Yaşamak, Yu Hua



Yaşamak, Yu Hua
“İnsanların unutmaması gereken dört kural vardır: Yanlış söz söyleme, yanlış yatakta uyuma, yanlış eşikten girme, elini yanlış cebe atma.”

Köyleri gezerek halk şarkıları derleyen anlatıcı, yaşlı bir öküzle tarlasını süren yaşlı bir adamla karşılaşır. Dinlenmek için bir ağacın altına otururlar ve yaşlı adam, gezgine hayat hikayesini anlatmaya başlar. Varlıklı bir ailenin, genç, umursamaz, eğlenmekten başka bir şey düşünmeden gününü gün eden tek varisiyken, yaşlı ve yalnız bir adama dönüşen Fugui'nin hikayesi, savaşlar, çatışmalar, değişen siyasi figürlerle birlikte yoksulluk ve kıtlığın getirdiği ağır şartlarda, sevdiklerinin kayıplarıyla giderek eksilen bir yaşamdır.

Aile servetini kumarda kaybettikten sonra annesi, babası, hamile karısı ve küçük kızıyla çatısı kamıştan bir kulübeye yerleşen Fugui'nin tahmininden çok daha uzun bir hayatı olur. Küçük bir toprak parçası kiralar ve ekip dikmeye, ailesini beslemek için çalışmaya başlar ama yaşamak pek de öyle kolay bir iş değildir. Şans bir yandan yüzüne gülse de diğer tarafta acı ve gözyaşı vardır. Ama sevgi ve dostluk da vardır, o an farketmese de sürekli biriktirdiği anılar, hep bir umutla yaşamak, umudu kalmadığında, nefes aldığı sürece hatırlamak için yaşamak vardır. Kısacası hüzünlü ama aynı zamanda her şeye rağmen hayata karşı içinizi sevgiyle dolduracak bir roman Yaşamak.

Romanın yasaklanmasına neden olan bölümler ise -Komünizmin gelişi, halk komünleri, Kültür devrimi ve Mao yönetimi- siyasetin bireylerin yaşamları üzerindeki etkisini ironik bir dille anlatıyor.  Bu küçük sahneler bile ülkenin nasıl bir karışıklık içinde olduğunu, insanların hayatta kalma çabasını, tarih kitaplarında yazan her şeyden daha açık şekilde görmemizi sağlıyor. 

Savaştan sonra halk komünleri kurulmaya başladığında köydeki evlerde bulunan tüm yiyeceklere tencere ve tabaklara el konur. Artık herkes yemekhanede yemek yiyecektir. Ama toplanan tencereleri eritecek ateşi yakmak için de uygun bir yer bulmak gerekir;

“Yoldaş Başkan ile kasabanın feng şui uzmanı, birlikte köyde gezmeye başladılar. Demiri eritmek için en uygun noktayı bulmaya çalışıyorlardı. Uzun bir cüppe giymiş olan feng şui uzmanı, yüzünde bir gülümseme, bir ileri bir geri yürüyordu. Hangi ailenin evine yaklaşsa, içeridekilerin nefesi kesiliyordu. Bu kambur ihtiyarın onay veren tek kafa sallaması, o insanları evlerinden etmeye yeterdi.”

Çin edebiyatının en güçlü isimlerinden birisi olarak kabul edilen Yu Hua, 1993'de yayımlanmasının ardından ülkesinde yasaklanan romanı ile büyük bir başarı yakalamış. Sinemaya aktarılan, pek çok dile çevirilen ve ödüller alan Yaşamak'ın yanı sıra Kanını Satan Adam, Yağmurda Gözyaşları, Kardeşler, Alacakaranlıktaki Çocuk: Saklı Çin Hikayeleri de yazarın ses getiren diğer romanları.

1 Ağustos 2018 Çarşamba

Kaplanın Karısı; Téa Obreht


Kaplanın Karısı, Tèa Obreht

Téa Obreht, 25 yaşında yayımlanan romanı Kaplanın Karısı'yla 2011'de New Yorker dergisinin 40 yaşın altındaki en iyi yazarlar seçkisine girmiş ve aynı yıl Orange ve Page des Libraries ödülünü almış. Belgrad doğumlu yazar, savaş sırasında ailesiyle birlikte Kıbrıs ve Mısır'a ardından da Amerika'ya yerleşmiş. 

Bir ilk roman olan Kaplanın Karısı, Yugoslavya'yı bölen savaş ile Balkan topraklarına sinmiş gizemli hikayeleri, gelenek ve efsaneleri iç içe geçen bir kurguyla anlatıyor. Savaş sırasında çocuk olan Natalia, her şey bittikten sonra idealist bir doktor olarak gittiği sınırın öteki tarafında, büyükbabasının ölüm haberini alıyor ve ondan kalan birkaç parça eşyayı bulup evine geri götürmek için artık yabancısı sayıldığı topraklarda anılar, efsaneler ve yıkımdan geriye kalanlar arasında bir yolculuğa çıkıyor. Çocukluk ve ilk gençlik yılları nispeten güvenli bir şehirde geçse de alıştığı yaşantısının nasıl değiştiğini, savaşın gölgesindeki hayatını, bunların nasıl yavaş yavaş kaybolduğunu, büyükbabasını, Ölmez Adam Gavran Gailè, Şifacı, Mora, Ayı Darisa ve tabi ki Kaplanın Karısı'yla bunları birbirine bağlayan tüm diğer hikayeleri Balkanların büyülü atmosferi eşliğinde anlatıyor.

Tıpkı romanın kahramanı Natalia gibi, Müslüman bir büyükanne ve Hıristiyan bir büyükbabanın yanında yetişen yazar, her ne kadar savaş sırasında ülkede olmasa da, savaşın etkilerini, kayıp ve parçalanmışlık duygusunu, farklı dinlere inansalar da birlikte aynı topraklarda yaşayan, aynı kaderi paylaşan, evlenen, aile olan, aynı sofraya oturan insanların böylesine şiddetli bir şekilde kopuşunun ardından her şeyin nasıl değiştiğini, savaş, yıkım ve kayıplar karşısındaki çaresizliği hissettirmeyi başarıyor. Özellikle Sarobor'da, bombalar atılmadan hemen önce, büyükbabanın Ölmez Adam'la yeniden karşılaştığı geceyi anlattığı sahnede;
“Sarobor'a girdim ki el ayak çekilmiş. Gece oluyordu.Türk mahallesinde, bizimkilerin Marhan vadisindeki fabrikayı top ateşine tuttuğunu duyabiliyor, tepenin üzerindeki ışıkları görebiliyordum. Bir sonraki adımın ne olacağı belliydi, neyin geldiği biliniyordu. Herkes biliyordu, bu yüzden dışarda kimseler yoktu, pencelerde hiç ışık yoktu. Yemek kokusu vardı; insanlar karanlıkta oturmuş yemek yiyorlardı. Öyle dolu dolu bir akşam yemeği kokusuydu ki, bana her şeyin sonuna gelindiğinde duyulan mantıksız arzuları düşündürdü – kuşatma söz konusu olursa diye yiyecek ayırmak yerine, nehir boyunca dizilmiş evlerinde ziyafet çekiyorlardı; gaz lambaları, patatesleri ve yoğurtları vardı masalarında. Nane ve zeytin kokuları alıyordum; arada bir pencerelerin önünden geçerken kızartma sesleri duyabiliyordum. Sarobor'da yaşadığımız zamanlarda, dışarıdaki büyük söğüt ağacına bakan pencerenin önünde büyükannenin yemek yapışını hatırlatıyordu.” (sf. 301)

Canlı betimlemeleri, usta işi kurgusu, samimi anlatımı ve birbirinden ilginç hikayeleriyle Kaplanın Karısı, şöyle bir süreliğine buralardan uzaklaşmak istediğinizde iyi gelecek romanlardan. 

(romandan bir yemek denemek isterseniz;Tavuk Paprikash

16 Temmuz 2018 Pazartesi

Her Çıkışın Bir İnişi Vardır; Flannery O'Connor



Her Çıkışın Bir İnişi Vardır, Flannery O'Conner

Geçtiğimiz yaz iki kısa öykü yazarıyla tanıştığımı söylemiştim. İlki Raymond Carver'di. Diğeri ise bir türlü buraya yazmayı beceremediğim ama eksik kalmasını da hiç istemediğim biriydi. Yine Amerikan edebiyatının önemli isimlerinden, kısa öykünün ustası Flannery O'Connor.

Dokuz öyküden oluşan Her Çıkışın Bir İnişi Vardır, yazarın 39 gibi genç bir yaşta hayatını kaybetmesinden bir yıl sonra 1965'de yayımlanmış. İki romanı ve İyi İnsan Bulmak Zor isimli bir öykü kitabı daha bulunan O'Connor'ın, güney gotiği olarak isimlendirilen anlatıları, atmosferleri, canlı karakterleri ve trajik sonlarıyla en iyi öykü örnekleri arasında yer alıyor.

Kitap epeyce sarsıcı ve bol sürprizli öykülerden oluşuyor. İlk okuyuşumda durup düşünmeye fırsat bulamadan şahane edebiyatın keyfini çıkardım. Sonra geri dönüp hepsini tekrar tekrar okumaktan da hiç sıkılmadım. Hikayeler, fanatizm, ırkçılık, din gibi temel meseleler üzerinden geçerek bir tema etrafında toplanıyor. İlk satırlardaki gerilim hissi anlatı ilerledikçe ürkütücü ve bir o kadar da ironik bir hal alıyor. O'Connor'ın karakterleri, başlangıçta her ne kadar uzak, kendilerine has ve biraz acayip gibi görünseler de aslında o kadar da uzak ve acayip olmadıklarını kısa sürede anlıyoruz. Hikayelerinde beni asıl şaşırtan şey bu karakterlerin, bildiğimi bile bilmediğim bir şeyleri belki his denebilir, hatırlatıyor olmaları. Hayır korkutucu bir şey değil demek istediğim. Şöyle ki;

Bir süre önce twitter da şu videoya rastlayınca, yukarıda bahsettiğim tanıdık hisler meselesi de bir yerlere oturmaya başladı. Sanırım bir basın toplantısında sinirbilimci Rudolph Tanzi ve tıpçı, yazar Deepak Chopra, deneyimlerin, duyguların ve hatta anlamların genlerimizde kayıtlı olduğunu ve bu sistemin çok yakında keşfedileceğini söylüyor. Diyorlar ki; hislerimiz, yaşadıklarımızın bizde bıraktığı duygular, hepsi birer moleküle dönüşüyor, oksitosin, dopamin, seratonin gibi hormonlar üretiyor. Peki ama herhangi bir anlam nasıl olur da bir moleküle dönüşür? Üstelik bu kimyasal değişiklikler genetik değişimlere de yol açıyor. Ve en şaşırtıcı olanıysa bu genlerin gelecekte de böyle davranmak üzere şartlanmaları ve sonraki nesillere aktarılabilmeleri. Mesela, “Birisi bana seni seviyorum dese ben de onu seviyorsam kendimi çok iyi hissederim ve oksitosin, dopamin, seratonin gibi salgılar üretirim. Fakat birisi bana seni seviyorum dediğinde eğer onun beni kandırdığını düşünüyorsam aynı salgıları üretmem, onun yerine kortizol ve adrenalin üretirim.” ve bu bizim genlerimize işlemiştir." 

Pek çok davranışımızı ortak atalarımızdan miras aldığımızı sanırım söyleyebiliriz. Benzer şeylerden korkuyor benzer şeylere seviniyor, korkuya mutluluğa, tehlikelere karşı benzer fiziksel tepkiler veriyoruz. Yakında belki de bir adım ileri giderek moleküllere dönüşüp genlerimize yerleşmiş ortak anlamlar taşıdığımızı da söylememiz mümkün olacak. Peki ya okuduklarımız karşısında hissettiklerimiz? Onlar çok mu farklı? Bana kalırsa bir yazarın gerçeği söyleyip söylemediğini ayırt edebiliyoruz ve onlar yani Flannery O'Connor ve tabi ki pek çok iyi yazar genlerimizdeki ortak anlamları çözmemizi, bilmediklerimizi hatırlamamızı sağlıyor. Biz de bu yüzden onları seviyoruz. 

Video için; https://twitter.com/banabirseyogret/status/955110912360316928


29 Aralık 2017 Cuma

Raymod Carver ; Aşk Konuştuğumuzda Ne Konuşuruz ve Katedral


Raymond Carver, Aşk Konuştuğumuzda Ne Konuşuruz? ve  Katedral 

Bloga yazılamayan ve kapakları hala açılamamış kitaplarla bu yıl da aslında diğerlerinden pek farklı değildi ama yine de çok hızlıca geçiverdi sanki. Yaz kitaplarımdan bile bahsedemeden bitti. Oysaki bir sürü planım vardı. Şimdi de yine her zamanki gibi son dakikada bir şeyler yazıp yeni yıla iç huzuruyla girmek için bu açığı kendimce kapatmaya çalışıyorum. 

Öykü kitaplarına ayırdığım yaz ayları şahane iki yazarla tanışma fırsatı sağlamıştı. İlki, Raymond Carver, kısa öykü dünyasının ve Amerikan edebiyatının önemli isimlerinden. Erken yaşlarda atıldığı hayat, yaşadığı güçlükler ve alkolizm, edebiyata olan sevgisine engel olamamış. 20'li yaşlarda ilk öykülerini yayımlatmayı başaran Carver, ülkenin en ünlü yazarlık okuluna devam etme şansını yakalamış. Üniversitelerde dersler de veren yazar, ne yazık ki yine oldukça erken bir yaşta ve kariyerinin doruk noktasında hayatını kaybetmiş. Raymond Carver tek kitapla bırakılabilecek bir yazar değil. Eve döner dönmez okuduğum Katedral de ilki kadar etkileyiciydi.


Aşk Konuştuğumuzda Ne Konuşuruz, tabi ki aşk hakkında,  yani kaybetmek, özlemek, acı çekmek, hayal kırıklığı, yalnızlık, isyan, ayrılık, pişmanlık, suçluluk ve aslına bakarsanız garip, pek de söze dökülemeyen şeyler hakkında. Bir kafede oturup etrafa göz gezdirirken birilerinin muhabetinin bir parçasına, ortasından bir yerden tanık olmak gibi bir his bırakan öykülerde, yazarın gözlerini çevirdiği insanlar genellikle sıradan Amerikan vatandaşları. Peki onların hikayelerini bu kadar etkileyici yapan şey ne? Çünkü belki de aslında sıradan olan hiç bir şey yoktur ve sadece onların içindeki görebilen ya da göremeyen insanlar vardır. Carver, hikayelerinin sonunda okuyucuyu kelimelerle örülü bir duvara toslatıp sarsıyor. Sadece onunla sizin aranızda kalacak bir sırra ortak ediyor. Bazen olduğundan başka türlü olamazmış dediğiniz bir öyküde, kısacık bir anda koca bir hayatın içine çekiyor, bazen söze dökülmeyenlerle, bazen öylesine edilmiş gibi görünen birkaç cümleyle hayatın bambaşka bir yüzünü ortaya seriyor.

Raymond Carver'den okuduğum ikinci kitap ise Katedral. Yine benzer karakterler üzerinden gerçekçi hikayeler anlatıyor. Bu kez kitaba ismini veren Katedral de dahil hikayelerin ortak noktası ev ya da nereye ev diyorsak, evimiz hissediyorsak işte o yerler. Ait hissedilen, özlenen, mahkum olunan, nefret edilen, bazen sizin olmasa da iyi hissettiğiniz bazen de her şeye rağmen yabancı kalınan, uzaklaşılan, kaçmak istenen evler. Tek bir kişi ya da bir aile ya da bazen sadece dört duvar. İçinde olmasanız da hep sizin içinizde olan şey, belki de evin ruhu bilemiyorum Carver etkisiyle yeni bir anlam kazanıyor.

“Ama gözlerim kapalıydı. Kısa bir süre daha kapalı tutmayı düşündüm. Bunun yapmam gereken bir şey olduğunu düşündüm.
“Ee? dedi. “Bakıyor musun?”
Gözlerim hala kapalıydı. Evimdeydim. Bunu biliyordum. Ama aslında bir şeyin içindeymişim gibi gelmiyordu.
“Müthiş bir şey.” dedim.  

15 Ekim 2017 Pazar

Mutfaktaki Tarifbaz; Julian Barnes

Mutfaktaki Tarifbaz; Julian Barnes

Mutfaktan pek çıkmayan, çıktığı zamanlar da yemek programları izleyip, fotoğraflarına bakarak zaman geçiren birisi olduğumdan yemek blogu açarken tarif yazmanın ne derece zor olabileceğini pek düşünmemiştim. Kendim için bir şeyler pişirirken - yazarın tersine- genellikle el alışkanlığı, göz kararı çalışırken tarifleri uygulama konusunda da pek titiz sayılmazdım. Ama blog için yazmaya başlayınca, bardak, kaşık ölçülerinden tartım olmadan asla moduna giriverdim. Yani Julian Barnes'ın deyimiyle, onun kadar değilse de bir tarifbaz olup çıktım. Bu arada evet evet yine o, ta kendisi :)

Romanlarıyla başlayıp denemeleriyle devam ettiğim Julian Barnes' dan bir kitap daha. Çoğumuzun az biraz tanıdık olduğu, bazılarımızınsa korktuğu ya da üşendiği için uzak durduğu, benim de çok sevdiğim bir konu hakkında; yemek pişirmek. Mutfağa geç girmesine rağmen hevesli bir aşçı olan yazar, Mutfaktaki Tarifbaz'da, aşçılık maceralarını, yemek kitapları ve yazarları hakkında yorumlarını, yeni başlayan, başlamak isteyen, yemek pişirmekten hoşlanan herkes için tecrübeyle sabit tavsiyelerini paylaşıyor.

Yemek tarifleri ne kadar güvenilir, yemek yazarları kendi tariflerine ne kadar sadık, yemek kitabı alırken göz önünde bulundurmanız gereken kriterler ne olmalı, mutfak raflarınızda biriken kitapları nasıl elersiniz, çekmece temizliği nasıl yapılmalı, her şeyi mahvettiğinizde nasıl teselli bulursunuz, hangi tür tarifler hiç denenmemeli ya da bir daha asla yapılmamalı, yenebilen ve yenemeyen şeyler, modası geçenler, üç tür misafire hazırlanabilecek pratik yemek fikirleri, alışverişin püf noktaları, mutfak tasarımı gibi hemen her yemek pişirme heveslisinin karşılaşabileceği daha pek çok sorunu ortaya koyup çözümler geliştiren yazar, yalnız olmadığımızı anlayıp yeni tarifler denemek için cesaretimizi toplamamıza yardım ediyor. Ve tabi ki işin en hoş tarafı da tüm bunların bir edebiyatçının kaleminden çıkarak leziz bir okuma keyfine dönüşüyor olması.



Barnes'ın yemek yaparken karşılaştığı güçlüklerin başında, tariflerde kullanılan ölçülerin muğlaklığı geliyor. Hangi boy soğanın orta boy sayılacağı, bir topağın büyüklüğü ve tabi ki tarifte genellikle boyutu verilmemiş o “kupa” nın evdeki hangi kupaya denk düştüğü gibi sorunlar yazarı da epey zorlamış gibi görünüyor. Yemek yazarlarının tarzları da Julian Barnes'ın eleştiri oklarını üzerine çekiyor. “Büyük bir aşçı olmak bir şeydir, doğru dürüst bir yemek tarifi kitabı yazarı olmak başka bir şey;- dahası -tıpkı roman yazmak gibi- yaratıcı bir duygudaşlık ile kesin bir tanımlama gücüne dayanır.” diyen yazara göre teknik konulardaki zorluklar bir yana, yemek pişirmenin duygusal tarafı, aldığımız keyif sanırım hem onun hem de bizim için çok daha önemli.


    “Yemek pişirmek işte bununla ilgilidir. Bir somun ekmek seçersiniz. Tereyağı konusunda cüretkar davranırsınız. Mutfağın altını üstüne getirirsiniz. Artıkları ziyan etmemeye özen gösterirsiniz. Dostlarınızı ve ailenizi doyurusunuz. Bir masanın çevresinde oturup indirgenemez toplumsal bir eylem olan yiyeceği başkalarıyla paylaşmayı sergilersiniz. Tüm kusurlarına ve itiraz edilecek fikirlerine karşın Conrad haklıydı. Bu ahlaki bir eylemdir. Bir akıl sağlığı meselesidir. Öyleyse son sözü bırakalım Conrad söylesin: “titiz yemek pişirmenin özel etkisi” diye yazmıştır, “ zihinsel huzuru, düşünsel zarafeti ve komşumuzun kusurlarına karşı hoşgörülü bakmamızı kolaylaştırır ki bu da iyimserliğin tek sahici biçimidir. Bunlar saygı duyduğumuz özellikleridir.” 

17 Eylül 2017 Pazar

Kabuk; Zeynep Kaçar

Zeynep Kaçar, Kabuk

Zeynep Kaçar ilk romanı Kabuk'ta bir ailenin üç kuşaktan kadınlarının, Sabiha, Sezin ve Füsun'un, Saliha ve Efsun'un hikayesini anlatıyor. Edebiyatın “deli kadın” karakterleri arasına yenilerini ekleyen roman, aslında sıra dışı olanın şu dünyada aklı başında kalabilmek olduğunu hatırlatıyor. Yazarın samimi dili, çok yerinde tespitleriyle feminist damarımızı kabartırken, kabuğun içindekine ise büyük bir incelikle dokunuyor.

Romanın karakterleri, terk edip giden eşin, babanın, kardeşin, kaybedilen gençliğin, güzelliğin, evladın, annenin ve hayatın yokluğunu kaçarak, inkar edip bazen de unutarak, yerlerine bambaşka şeyler koyup, o kocaman boşlukları kapatmaya çalışırken, kendi kendileriyle, aile, birey, kadın olmayı ve hayatı sorguladıkları bir kavgaya girişiyor. Hikaye, Sabiha, Sezin ve Füsun'un birbirini tamamlayan anlatılarıyla ilerlerken her birini çevreleyen kabukların içinde, o kabuktan çok daha sert olan çekirdeklerin farkına varıyoruz.

Aile kavramı Kabuk'ta tartışılan temalar arasında ön plana çıkıyor. Reklamlarda gördüğümüz mutlu aile tablosu Sezin'in cümleleriyle sıkı bir eleştiriye uğruyor. Peki ya sıradan olmak, sıradan, “normal” bir ailede, “ortalama bir dünyada” büyümek? Tabi eğer öyle bir şey varsa? Hayatı daha kolay bir hale getirir miydi? -Bana kalırsa hiçbir aile sıradan değildir ve içindeki kadın nüfusu az çok delirtir ya neyse- o zaman tam olunabilir miydi? Erkek karakterlerin pek bir varlık gösteremediği romanda, birbirlerini yargılayan, yaralayan ama aynı zamanda besleyen, sarıp sarmalayan, iyileştiren kadınlardan, anneanneler, teyzeler, kuzenler, arkadaşlar,  hatta komşu teyzelerden oluşan aile ise gayet tanıdık ve sahip olduğumuz gerçek aile gibi görünüyor.

“Kadın olmak ölümcül” “...daha on beşinde anlamak ve bilmek ve çılgınca bilmek asla ve asla istediğin kişi olamayacağını, istediğinle öpüşemeyeceğini, istediğin işler, istediğin hayatlar ve istediğin koşular ormanda, hayvanlar gibi özgür ve hayvanlar gibi kendiliğinden olmayacak olmayacak hep susturulacak hep içe atılacak hep dibe gömülecek daha da dibe, sonsuz bir unutkanlığa teslim olacak kendin olmalar ve yavaş yavaş ve ama korkunç bir şiddetle dönüşülecek başka bir bene, başka birine, herkesin öyle olmanı istediği, herkesin belirlediği, zamanın, ülkenin, komşu ülkelerin, kendi konu komşunun, annenin, babanın, masalların, ders kitaplarının ve senden önce doğup büyümüş kendi olamamış tüm kadınların, onlarla şekillenmek, onlarla yeni bir ben yaratmak...”  

23 Mayıs 2017 Salı

Fahrenheit 451; Ray Bradbury


Fahrenheit 451; Ray Bradbury
Her şeyin mevsimi, göklerin altındaki her olayın zamanı vardır.” Ecclesiastes

Bir süredir istediğim kadar kitap okuyamamanın verdiği sıkıntının üzerine bir de İskenderiye kütüphanesinin yakılıp yıkıldığı, Hypatia'nın öldürüldüğü Agora'yı izledikten sonra ilk girdiğim kitapçıdan elimde Ray Bradbury'nin kült romanı Fahrenheit 451 ile çıktım. Ütopya ya da fantastik edebiyata pek de düşkün olmadığımdan yolumun bir türlü kesişmediği romanlardan biriydi Fahrenheit 451. Ama işte her şeyin olduğu gibi onun da bir zamanı varmış.

Ray Bradbury 1953'de yazdığı romanında aslında bugün bize hiç de ütopik gibi gelmeyen bir dünya çiziyor. Kahramanımız (her anlamda) Guy Montag, kitap yakmakla görevli bir itfaiyeci. İlk sayfalarda yaptığı işten oldukça hoşnut olan Montag, komşu eve taşınan genç bir kızla aralarında geçen sohbetler sayesinde bir tür aydınlanma yaşıyor. Mutsuz olduğunun dahası etrafında hiç kimsenin de mutlu olmadığının, yaşadığı sahte dünyanın farkına varmaya başlıyor. Kitap bulunduğu ihbar edilen bir eve gittiğindeyse ipler tamamen kopuyor. Ev sahibi yaşlı kadının kitaplarını terk etmemesi ve yanan evinden çıkmaması Montag'ın merakını evden bir kitap çalacak kadar tırmandırıyor. Bundan sonra sessiz kalmak, yaşadığı dünyanın kurallarını kabul edip hayatına devam etmek Montag için imkansız hale geliyor.

Özellikle ekranlardan gözlerimizi ayıramadığımız, içeriğin niteliğinden çok niceliğine önem verilen, eğlencenin her şeyin önüne geçtiği, gündüz kuşağı, yarışma programları ve reklam çılgınlığıyla dolu yaşantımızda bir de kitap okumanın yasak olduğunu ve bulundukları yerde yakılarak yok edildiğini ekleyin. Düşüncesi bile canımızı acıtıyor ama Fahrenheit 451 bana kalırsa ütopya olmanın ötesine çoktan geçti bile. Bugün çoğumuzun şikayet ettiği şeyin bir adım sonrasında neler olabileceği romanda itfaiye şefi Beatty'nin sözleriyle ortaya çıkıyor.

Devletten tepeden inme bir şekilde gelmedi bunlar. Ne baskı, ne uyarı ne sansür, başlangıçta hiçbiri yoktu, hayır. Bu oyunu, teknoloji, kitlelerin sömürüsü, azınlıkların baskısı devam ettirdi, Tanrıya şükür. Bugün, bunların sayesinde, her zaman mutlu kalabileceğin için, çizgi roman kitaplarını, eski iyi itirafları ve ticaret mecmualarını okuma özgürlüğün var.”

Neil Gaiman'ın kitabın sonuna eklenen nefis yazısında söylediği gibi “...bu kitap umursamakla ilgili. Kitaplar için yazılmış bir aşk mektubu...” umursamayı bıraktığımız anda başımıza gelecekler için bir uyarı. Ray Bradbury ise her şeye rağmen ümidini kaybetmiyor. Tarih boyunca insanlığın tıpkı bir Anka Kuşu gibi küllerinden yeniden ve yeniden doğduğunu söyleyen yazarın hepimizin çok ihtiyacı olduğunu düşündüğüm bir de tavsiyesi var;
Gözlerini merakla doldur ve sanki on saniye sonra ölecekmişsin gibi yaşa. Dünyayı gör. Fabrikalarda yapılan veya parası ödenen herhangi bir rüyadan daha muhteşemdir.”